Boston yaza geri döndü ama sonbahara hazırlanıyor.
Yıllar önce Seiji Ozawa’nın, çok seçici olduğum ve klasik müziğin tartışmasız şekilde imparatoru saydığım Beethoven’i bambaşka bir yorumla çaldırışını huşu içinde dinlediğim Boston Senfoni kapısını eylül ortasında açacak. Oysa beni karşısında bir kere daha iman etmeye davet ve ikna eden Ressamsı Resim Sonrası Soyutlamanın yepyeni örneklerini gördüğüm, dünyanın en melankolik ressamı Edward Hopper’ın, içinde hiç bulunmadığı zaman da insanları gösteren ve onların ne kadar içli yaratıklar olduğunu sezdiren resimlerinin bulunduğu, kadın olmasalar güncel sanatın bugün önde gelen adlarını çok geride bıraktığı evrensel olarak kabul edilecek neredeyse hatırlanmayan sanatçıların güncel yapıtlarını izlediğim müzeler davetkâr.
Sokaklara, bina aralarına taşan, sahaf Brattle yerinde duruyor, biraz küçülse bile. Orada bir dönem 50 cent’e aldığım kitaplar ve dergiler sonra bir dolar olmuştu. Aynı kitap ve dergiler şimdi beş dolar. Amerika bu ayrıntılarda gizli.
O kadar sevdiğim Henry James’in Bostonlular romanında anlattığı hayat belki kapalı kapılar ardında devam ediyor ama kaldığım yerin karşısındaki Tufts Hastanesine yorgun argın girip çıkan gömlekli insanları görünce gerçek Amerika’nın, bu Yeni İngiltere (New England) bölgesindeki bilim birikiminden doğduğuna yeniden iman ediyorum. Belki de o yüzden Boston, Amerikan romanına New York ya da LA kadar girmemiştir. Benim hayatımın da Dostoyevski’yle beraber büyük serüveni olan Nuntucket’ın Kaptan Ahab’ını ise buralarda anan eden yok. Onun için biraz daha kuzeye gitmek gerek, Okyanus’a ve ıssızlığa doğru.
Öte yanda, Harvard’da ilk yıl öğrencileri çimenlerin üzerinde ve Hardard Square doldurmuş durumda. Kitapçılar hala kalabalık. Amerika’da sadece şiir kitabı satan en eski kitapçı Grolier yerinde duruyor. Şiir ölümsüzdür ama YZ çağında galiba edebiyat da tümüyle ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze. Ve Harvard’da söz gerçekten bitmiyor.
* * *
Söz, düşüncenin uzantısıdır. Dünya Wittgenstein’ın, neredeyse bir yüz yıl önce geliştirdiği ‘sözsüzlük/sözcüksüzlük’ (wordlessness) çağını mı yaşıyor denirse cevabım evet olur. Amerika’da bile, sözcükler şu veya bu şekilde kısıtlanıyor. Otoriter/sağ bir yönetimin işe sözü kısıtlamaktan başlayacağını bilmek kahin olmak değildir.
Paneller düzenleniyor, 250 yaşındaki bu ülkede demokrasinin durumu üstüne. Muhteşem kitaplar birbiri ardınca yayınlanıyor Amerikan anayasacılığı hakkında. Geleceğe dönük bir görüş üretmek ise her zamanki gibi zor. Kim ne derse desin ve her şeye rağmen Amerika’daki Demokratların/Liberallerin (bu iki kavram bu ülkede aynı şeydir, bizdekinden farklı olarak) elinde olan ‘müesses nizam’, tabandan geliyormuş gibi görünen popülizmle çatışıyor. Trump yönetiminin ciddi bir ağırlık kazandığını sadece görmek değil, en yetkili akademiklerin analizlerinde dinlemek de mümkün.
* * *
Aklımın almadığı, yakın dönemin gelişmelerini hiçe sayarak bugünkü duruma yakınmaktır. Sağ bu düzeye kendiliğinden gelmedi. Her şey Reagan’la başladı. Onunla birlikte ağırlık kazanan Yeni Sağ kavramı Clinton döneminde, Obama döneminde kopmuş gibi gösterilse de, inandırıcı değil o, ilerlemesini sürdürdü. Yeni Sağ, Amerika’dan dünyaya yayılan bir hareket olarak doğdu ve gelişti. 2000’lerde hepimiz bu kavramı tartışırdık siyaset bilimi alanında, ama Yeni Toplumsal Hareketler (New Social Movements) kavramıyla iç içe ele alarak irdelerdik. Soğuk Savaşı bitirdiğine inandığımız YTH, eski Doğu Bloku ülkelerinde başlamıştı ki, onlar zaten Orta Avrupa ülkeleriydi.
İki kutup çarpıştı, Yeni Sağ kazandı. YTH, sonraları, bir tek Occupy Wall Street hareketinde, 2011 sonbaharında başını kaldırdı, yok olup gitti. Galiba, bizim dış politikamızı tepeden tırnağa etkileyen Arap Baharı bu kategori içinde ele alınabilir/di. Büyük bir ilgi uyandırdıysa da, son yıllarda katıldığım Orta Doğu Çalışmaları Derneği (MESA) toplantısında tek tük bazı irdelemelerin dışında pek bir şey görmüyorum artık Arap Baharıyla ilgili.
Ama Yeni Sağ, sert ve seri adımlarla gelişti ve Trump’ı doğurdu.
* * *
Ben 1980’lerin ortasından başlayarak Yeni Sağı bütün açılımlarıyla hem de bizatihi Amerika’da gözlemlemek olanağını buldum. Chicago Üniversitesinde Profesör Allan Bloom’un, 1979’da yayınladığı ve zaman zaman hatırlattığım Closing of the American Mind (Amerikan Zihniyetinin Sonu) kitabı YS için ilk işaret fişeğiydi. Bloom, 1968 sonrası Amerika’nın toplumsal ve kültürel yapısını şiddetle eleştiriyordu. Chicago, sonradan Yeni Sağı aşacak kadar sert bir hareket olan Neo-Con’ların (yeni muhafazakarlık) üslendiği büyük bir akademik kurumdu. (Chicago’nun, Commmittee on Social Sciences yöntem ve yapı açısından hayatımda gözümü diktiğim, idealize ettiğim tek yerdir.)
Chicago üniversitesinde, önce herhalde gelmiş geçmiş en büyük siyasal kuram zekalarından biri olan Leo Strauss’un (Bloom, onun öğrencisiydi) sonra Bloom’un öğrencisi olanlar (mesela Francis Fukuyama) neo-con düşüncesini devreye soktu. 11 Eylül sonrasında onca şeyi katıp karıştıran mesela Paul Wolfowitz’in Leo Strauss’un öğrencisi olduğunu, kaldığı yurttaki Allan Bloom’un mentorluk ettiğini hatırlamak yeter ki, kim kimi işe almıştır bu neo-con ağı nasıl gelişmiştir sorusunun yanıtı bugün çok iyi bilinir. Biz Sabancı Üniversitesinde sabahlara kadar 1 Mart Tezkeresine karşı çıkarken ve ben sonradan ABD Bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi adıyla yayınlayacağım kitabın yazılarını yazarken neo-con’lar bugüne kadar sürecek şekilde Orta Doğu’ya saldırıyordu. O işin başındaki ve G W Bush’un Dış İşleri Bakanı siyahi (!) Colin Powell sonradan ‘aldatıldım’ diye yazacaktı hatıralarında. Aldatılmıştı, çünkü ABD bir yerlere saldırmak zorundaydı.
Kısacası, Trump ne bir gecede doğdu ne de gökten zembille indi. Önce neo-con’lar geldi, sonra onların çocuğu olarak Trump.
* * *
İki şeyi üst üste bindirerek düşünelim.
Yeni Sağ da, neo-liberal ekonomiler de 1980’le birlikte başladı. 45 yıllık kesintisiz ve sol olmayan bir yana, solu ölüme mahkum eden bir tarihten söz ediyoruz. Ulaştığımız yer şimdi akademik konferanslarda irdelenen anksiyete. Toplumlar, başta ABD olmak üzere, daha önceki yazılarımda vurguladığım teknolojik, kültürel, finansal, çevresel, kentsel ve sağlıkla/virüslerle ilgili dönüşümlerle birlikte, derin bir depresyona ve anksiyeteye sürüklenmiş durumda. Freud, 19. Yüzyılın nevrozlar çağı olduğunu yazmıştı. 21. Yüzyıla depresyonla girdik. O depresyonu yaratan neo-liberal tüketim ekonomilerinin tetiklediği narsisizmdi. Şimdi yerini endişeye bırakıyor. Herkes büyük bir gelecek korkusu içinde. Politics of Anxiety daha 2107’de yayınlanmış bir kitaptı. Geçen yıl da American Anxiety yayınlandı. Her ne kadar bu kavram 1960’lardan beri devam etse de geldiği yer şimdi ciddi bir dönüşüme ve belirsizliğe tekabül ediyor.
Endişenin en önemli amillerinden biri, pervasızlık. Bugün devam eden ve herhalde Kasım seçimlerinden sonra büsbütün şiddetlenecek İran savaşını Trump’ın Epstein skandalının üstünü örtmek için çıkardığı sabit bir gerçek. Kuşkusuz geleceğe dönük enerji biriktirmek meselesi de var işin içinde ama, bir Başkanın istediği zaman savaşa karar vermesi ve mesela Hürmüz Boğazının adının Trump Boğazı olarak değiştirilmesini istemesi nasıl olur da endişe doğurmaz bir toplumda.
İşte, gelecekte ne olacak sorusunun cevabı da bu gerilimde yatıyor. Siyaset bilimi literatüründe ele alınıp irdelenen ve hızla geliştirilen bir tespite göre, bugün toplumları yöneten sert merkezi otoriteler (bu tabir, ‘otokratik yönetim’ deyiminden siyaset bilimi açısından çok daha zengin ve açıklayıcıdır) insanlardaki endişeyi hem tahrik ediyor hem de ‘doğrulamak’ adına savaşa yönelebiliyor. Kısacası, sert merkezi otorite endişeden besleniyor. Popülizm bu kurgunun, arkadan gelen bir parçası. Gerilim, çatışma ve yarattığı endişe dikkatle ve özenle geliştiriliyor ve kitleleri yönlendiren bir araç olarak kullanılıyor. Popülizm de o aşamada endişeyi giderecek bir uyuşturucu olarak doğuyor
* * *
Katıldığım ve müzakerecisi olduğum paneldeki tebliğler de bu gerçeği doğruluyordu. Devlet, propaganda demektir. Althusser huzur içinde uyusun, meğer devletin ideolojik aygıtları ve ‘üst-belirlenim’ (overdetermination) kavramı bugün de geçerli olacakmış. Devlet, radyodan başlayarak propaganda araçlarını daima merkezi otoriteyi ve onu meydana getiren ulusçu düşünceyi güçlendirmek için kullanıyor, bugünkü dünyada. Covid uygulamalarının yani ev hapislerinin bile ulusçuluğu, merkezi devlet yetkesini güçlendirdiği kanıtlandı.
Demokratik, çoğulcu, farklılığı içeren ve kapsayan devlet modeli ise şimdilik git gide geriliyor. 1960’ların Amerika’sında başlayan ve Life dergisinden nefes nefese izlediğimiz, 2019’da dönüm noktasını teşkil eden kentleri ve kasabaları adım adım gezdiğimiz, Toplumsal Haklar Hareketi (Civil Rights Movement) ve benim 1993’te katıldığım Amerika’da Çoğulculuk ve Çoklu-Kültür (Pluralism and Multiculturalism in America) programları geçmişin dumanları arasında. Trump, herkesi doğru şiveyle ‘güzel İngilizce’ konuşmaya davet ediyor, aksanı olanların sorularını cevaplamıyor. Bundan on yıl öncesinde durum tam tersiydi, aksansız bir İngilizce özenti, ayıp ve kabalık sayılıyordu.
* * *
Amerika da insanlık da bu demir kafesi aşar.
Bu ülke önünde sonunda özgürlük ülkesi. Her şey bir yana sadece ölçek ve mekan bu duyguyu uyandırmaya yeter. Bir de kültür var işin içinde. ‘American hero’ kendisini yoktan var eden insandır. Kovboy filmleri, gösterdiği o büyük çayırlarla, geniş ufuklarla ‘Amerikan rüyası’nın gerçeklenmesidir. Demokrasi o ülkünün ve ölçek duygusunun içine oturur. Amerikan kapitalizmi dahi özgürlük düşüncesinden beslenir. Özgürlük duygusunun yitimi insan cesaretini kırar, o ortamda bilim üretilmez. Bugünkü kısıtlamalar yerleşik yapıyla taban tabana zıttır ve aşılacaktır, eğer Amerika diye bir ülke olacaksa.
Ama kolay görünmüyor. Evvela solun ve demokratların bugün Clinton’ların, Pelosi’lerin, Obama’ların temsil ettiği yerleşik yapısından kurtarılması, yeni hatta özgün politikalar geliştirmesi gerekiyor. Gerçekten önemli bir olgudan söz ediyorum, çünkü, Trump, Avrupa’yı kendi kaderine terk etti ve bu kesindir. Washington’un koridorlarında başka kararlar oluşturuldu ve uygulanıyor. Rusya-Çin aksı başlı başına bir gerçek. Adım adım yeni dünyanın taşları döşeniyor: bu dünya AI’ın, chip’lerin, verilerin, algoritmaların ve gözetlemenin/izlemenin (surveillence) dünyası olacak. Yeni enerji modellerinin çağı olacak. Yeni insan ve toplum bu teknolojinin içinden çıkacak. Bütün mesele o insanın demokratik, çoğulcu, adil ve hakkaniyetli olması ve öyle bir dünyada yaşaması.
Yaparsa yine Amerika yapar ve dünyanın ona ihtiyacı var. Endişe oradaysa Walt Whitman’ın şiirleri buradadır...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


