Türkiye’de toplumun son derecede politik olduğunu birçok yerde ve farklı nedenlerle belirttim. Bu siyasallaşma dört büyük modernleşme evresinin soncudur.
Birincisi İkinci Meşrutiyet (1908-1918) dediğimiz dönemdir. Abdülhamit dönemi baskısından kurtuluşun ve yeni bir toplum modelinin kaynağı olarak gösterilen bu dönemin siyasal bilince ve kitlelere getirdiği en önemli katkı partilerin kurulması ve seçimlerin yapılmasıdır. Halka o güne kadar hiç sahip olmadığı bir olanağın tanınması onun toplumsal bilincinde derin bir iz bırakmıştır. O kadar ki, İttihat ve Terakki yanlış yaptığı onca şeyden biri olarak 1912 yılında, kendi diktatoryasını kurmak ve rakibi Hürriyet ve İtilaf Fırkasını bastırmak için anti-demokratik girişimlerde bulunduğu seçmenler, bugün de ‘Sopalı Seçim’ diye anılıyor.
O dönemin getirdiği ikinci büyük değişim ‘Halkçılık’ kavramının türetilmesidir. Rus Narodnik hareketinden ilhamla kurulan bu kavramı ikinci toplumsal zihniyet dönüşüm dönemi olan Cumhuriyet tamamlamıştır. Saltanatın ve Hilafetin kaldırılmasıyla, milli egemenlik kavramının iyiden iyiye pekiştirilmesiyle toplumun siyasallaşmasındaki ikinci büyük adım atılmıştır. Doğrudur, Cumhuriyet dönemi 1950’ye kadar demokratik bir yaklaşımda bulunmamıştır. 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunuyla mevcut tüm partileri kapatmıştır. CHP ile birlikte devlet-parti bütünleşmesini sağlamıştır. Yine de hakimiyet-i milliye kavramını Halkçılık kavramıyla birlikte temellendirmiş ve toplumsallaştırmıştır. (‘Hakimiyet-i Milliye’ kavramını İttihat ve Terakki hiç kullanmadı. Genç Osmanlıların geliştirdiği bu deyimi İ-T’ye muhalif Osmanlı Demokrat Fırkası (evet, böyle bir parti vardı, diğer adı Fırka-i İbad idi ve neredeyse sol denecek düşünceleri savunuyordu) o kavramı sahiplendi. Tek Parti döneminin kavramı ODP’den alıp bunca vurguyla kullanması ayrıca önemlidir.)
Üçüncü dönemeç Takrir-i Sükun Kanunun sona erdirilip çok partili hayata geri dönüldüğü 1950 yılıdır. Halk zincirinden boşalmıştır ve sadece 1950 tepkisi bile siyasallaşmanın boyutunu da erken Cumhuriyet dönemindeki siyasal kısıtlamaya dönük tepkinin düzeyini de gösterir. Halkın, 1973’te geleneksel çizgisini şiddetle eleştirerek dışına çıktığı seçimler hariç, CHP’ye iktidar vermemesinin çok önemli bir nedeni budur.
***
Dördüncü ve büyük evre Türkiye’de 1960’la birlikte başlayan sosyalist harekettir.
Yanlış bilgilere itibar etmenin anlamı yok. Sol, 1960 sonrası Türkiye’nin temel siyasal tutumudur. Sağ partiler bile ondan etkilenmiştir. 1961’de ortaya çıkan YÖN dergisi çok büyük bir kapı aralamış, Türkiye’deki toplumsal dönüşümün sosyalist bir temelde gerçekleşebileceği görüşünü zihniyet haline getirmişti. Özellikle gençlik hareketinin ve bilimsel çevrelerin bu anlayışla bütünleşmesi neticesinde Türkiye’nin o zaman toplumun yüzde 70’inin yaşadığı 40 bin köyünde sosyalizm, devrim, halk, emek, sömürü kavramları konuşulur olmuştu. Türkiye İşçi Partisinin (TİP) büyük emeği ve katkısı, gelişen sanayileşmenin yarattığı işçi sınıfı ve devinimi bu oluşumları hızlandırmıştır. CHP’nin 1973 ve 1977 başarısı o partinin gerçek manada sollaşmasıyla sağlanmıştır.
Hiç kimse o dönemde yaşananların iz bırakmadan geçip gittiğini sanmasın. O dönemde yayınlanan fraksiyon gazetelerinin ve dergilerinin bile kaç sattığı ortadadır. Kuşkusuz tümünün entelektüel kısıtlamalar vardır. Üretilen görüşlerin sekter yanları mevcuttur. Stalinizm gibi, Maoculuk gibi modellerin belirlenmesinden kaynaklanan sorunlar tabii ki, ciddi şekilde söz konusudur. Yine de hepsi kelimenin gerçek anlamında kitsel yayınlardır. Roman estetiği bakımından çok başarısız hatta ilkel olmasına rağmen Köy Edebiyatı bu doğrultuda bir hizmet görmüştür. Şiir o yönde gelişmiştir. Sinema ve tiyatro aynı doğrultuda yapıt üretmiştir. Müzik bile o yöne evrilmiştir.
Şimdi o içeriklerle ilgili değilim. Toplumun siyasallaşmasını söz konusu ediyorum ve şu andığım dört aşama neticesinde Türkiye’de toplumun demokratik ve sol eğilimler içinde bulunduğunun altını kalın kalın çiziyorum. Başka türlü halkın oy kullanmaya bayrama gider gibi en temiz elbiselerini giyip gitmesini nasıl açıklayacağız? Naiflikten değil hassasiyetten söz ediyorum.

***
Bu damarın koparılması, bu ilerlemenin durdurulması için devlet ve ordu ne vahşi yöntemler kullanarak iki kere fiili darbe gerçekleştirdi. 12 Mart ve 12 Eylül tamamen sola karşı yapılmıştır. Başarılı olmuştur ama ne pahasına? İkincisi, solun ortadan kaybolması sadece Türkiye’yle ilgili bir durum değildir. 1979 sonrasında bütün dünyada sürdürülen sistemli bir yıkım politikasının sonucudur. Fakat yeniden toparlanacağını ve ortaya çıkacağını söylemek kehanet olmaz. Her büyük teknolojik dönüşümden bir süre sonra sol öne çıkmıştır. Yine öyle olacağı muhakkaktır.
***
Yeniden o soruyu soralım: bu miras kayboldu, eridi buharlaştı mı? Öyle bir iddiada bulunmak için hayal aleminde yüzmek gerekir. Hayır, kaybolmadı. O mirası daha sonra Kürt hareketi ve çok kısıtlı da olsa Alevi hareketi devraldı. ‘Hareket’ derken belli bir eylemi veya grubu değil, genel bir bilinci söz konusu ediyorum.
Bu gerçek uzun süre görmezden gelindi ve gözlerden ve bilinçlerden uzak tutulmak istendi. Oysa doğrudur. Kürt hareketi sosyalist hareketin taşıyıcı köprüsü olmuştur. Sadece 1980’lerdeki Stalinist ve manasız sol açıklamalardan, PKK’nın yanlış, sekter ideoloji ve çıkışlarından söz etmiyorum. Tersine o çıkışlar yanlış sol arayışlardı.
Asıl mesele şu veya bu biçimde demokratik bilinç/demokratikleşme bilincini o hareketin taşımasıdır. Toplumsal dönüşüm talebinin o çevreden gelmesidir. O talebe katılıp katılmamak ayrı bir tercihtir. Önemli olan demokratik mekanizmanın yani diyalojinin ve tartışmanın işlemesidir.
Kürtler arasında tercihini İslamcı eğilimlerden yana kullananlar da var. AKP’nin önemli bir desteğini o kanat meydana getirdi. Kendi içlerindeki tartışmalarda dinsel kimlik-ulusal/siyasal kimlik tartışması yaptıkları ‘dinim mi dilim mi’ dedikten sonra ‘dinim’ diye cevap veren bir kitlenin ortaya çıktığı sosyolojik gerçektir. Kürtlerin arasında, Hamidiye Alayları'ndan başlayarak devletle ittifak edenler açıktır. Fakat geride kalan büyük kitle toplumsal talebini sol bir tercihle öne sürmüştür. Sol derken de onun sosyalist sol olduğunu hatırlamak gerekir.
***
Bir ideolojinin aynı partiler ve söylemlerle devam etmesi gerekmez. O durum zaten kendi içinde ciddi yozlaşmalar getirir. Bugün Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da büyük ve eski partilerin hâli bu gerçeği kanıtlıyor. Türkiye’de de TİP bir daha oluşmadı ama onun başını çektiği sosyalist sol olmasaydı, Türkiye’deki demokratik bilinç bu kadarını birle sağlayamazdı. Kürtlerin ve zaman zaman Alevilerin yükselen talepleri, hatta Türkiye’deki sağ siyasetin dalgalanmaları hep bu sosyalist özlü soldan beslenmiş ve kaynaklanmıştır.
Tüm bunları şu nedenle yazdım: şimdi, Kürtler arasında cereyan eden ve bir bölünmüşlük izlenimi de veren gelişmelerin bundan sonraki aşamalarını yine bu sol gerçeği tayin edecektir.
Nasıl olacağını yaşayıp göreceğiz...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


