Mesele Mansur Yavaş değil. Hele benim için hiç değil. Mesele, merkez siyasetinin ağır ve vahim çöküşüdür ve bu problem çok uzun süredir devam ediyor. Daha da ürkütücü ve ürpertici olanı bu kısıtlamanın aşılamaması, aşılması bir yana, üstünde dahi düşünülmemesidir. Evet, neden merkez siyasetinin çöküşü üstünde düşünülmüyor ve bir çare aranmıyor?
Üstünde düşünmediğimiz problem şu: Nasıl bir merkez siyasetinden söz ediyoruz ki, CHP, bundan yıllarca önce ne dediğini bilmez bir şekilde ‘bozkırın tezenesi’ diyerek, ne dediğini daha da şaşırmış bir şekilde ‘ekmek için Ekmelettin’ diyerek, siyasal İslam’ın Türkiye’deki en maruf isimlerinden birini CB adayı gösterebilmiş, o partinin Atatürkçü, ‘Aydınlanmacı’, laikçi, Batıcı olduğunu söyleyen tabanı o isme kucak kucak oy taşımıştır. (Unutanlara hatırlatalım, oyların yüzde 38.4’ünü almıştır.)
Yine bu nasıl merkez siyasetidir ki, Mansur Yavaş gibi MHP kökenli bir siyasetçiyi Ankara Belediye Başkanı seçtirmiştir. 2009’da MHP adayı olan Yavaş, 2013’te CHP’li oluyor, 2014’te BB seçiliyordu. 2016’da partiden ayrılıyor, 2019’da yeniden seçiliyor. Şimdi, CHP’den bir kere daha istifa ediyor. Neden istifa ettiğinin, bundan sonra ne yapacağının hiçbir önemi yok. Önemli olan bu sahneler, bu tablolar.
Bir daha soralım, nasıl oluyor da, bu isimler CHP’nin adayı olabiliyorlar, CHP’li olabiliyor, CHP’li olarak seçilebiliyorlar? Nasıl oluyor da CHP bu isimlerden başkasını bulamıyor, aday gösteremiyor? Ortada siyaset sosyolojisi açısından çözülmesi gereken cidden çok ağır bir problem var.
* * *
Önce başlıca nedeni ele alalım.
O neden çok uzun süredir devam eden, benim hami-müvekkil (patron-client) ilişkisi dediğim ilişkidir ve bu ilişki bir çıkar (interest) ilişkisidir. Türkiye’de siyaset, her şeyin aşırı derecede merkezileştiği, sermayenin tabana yayılmayarak, git gide daha fazla dikey ilişkilere bağlı kaldığı bir ortamda büsbütün bu ilişkiye dayalı hale geldi. Bahsettiği bağa teorik olarak kayırmacılık (nepotism) demek mümkün. Sosyal devletin yeterli derecede güçlü olmadığı bir ortamda Ak Parti yıllar yılı, üstelik ‘görevimizdir’ diyerek, kendine özgü bir dağıtım ekonomisi uyguladı, o yöntemin uzantısı olarak. Başlı başına incelenmesi gereken ve kitleleri kendisine bağımlı hale getiren bu uygulama tüm siyasi kanatlar tarafından derece derece benimsendi.
Gerçek ve güçlü bir sosyal demokrat siyasetin yeni bir bölüşüm ve dağıtım ilişkisi önermediği bir siyasal alanda, tüm partiler merkezi iktidarı ele geçirerek, orada toplanmış sermayeyi kendi yandaşlarına dağıtmayı tek siyaset olarak benimsedi. Tatmin edici bir dağıtımın sınırlı kaynaklarla olması mümkün görülmediğinden bu defa ‘rant ekonomisi’ devreye sokuldu. Merkezi siyaset elde edilemediğinden münferit ve mevzii olsa dahi yerel yönetimlerin elde edilmesi temel hedef olarak benimsendi.
Çıkar anlayışı siyasetin özünü meydana getirince ve daha geniş bir ideolojik veya makro ekonomik plan önerilmeyince o yerel yönetimi elde etmek tek hedef seçildi. İdeolojik ve etik düzlemleri hiçe sayan bu yaklaşım, daha da kötü bir yöntem benimseyerek, bu defa, ‘seçilecek aday’ arayışına girdi. Seçilecek aday, siyasetin tam anlamıyla yozlaşması demek olan ‘karşı partiden de oy alacak’ adaydır. Bir siyaset yandaşla değil, karşıtların da katılmasıyla kazanılır. Maksat daima budur. Fakat bu ittifak ideolojik ve ahlaki bir temelde yapılır. Önce siyasal karakterin inkarı sonra da oy çalma veya teslimiyetle gerçekleşmez.
* * *
Türkiye’de siyasetin bugün için tek hedefi budur: kazanmak. Kazanmanın tek hedef seçildiği ideolojinin adı ise Makyavelizmdir. O Makyavelizmin an trajik örneği Altılı Masa garabetiydi. Akla ziyan bir şekilde bir araya getirilmiş, uzlaşması olanaksız ‘kuvvetler’, sonunda, genetik yapılarının çektiği yerlere dağıldılar, ortada bir hiç kaldı. O hiç’i hep’e dönüştürmek için Kılıçdaroğlu’nun neler yaptığı, masada bulunan ama arkalarında gölgelerinden başka kimsenin bulunmayan parti ve kişilere ne akıl almaz ‘rüşvetler’ verdiği, sonra da masanın haberi olmaksızın ne girişimlerde bulunduğu şimdi herhalde çok hazin bir şekilde hatırlanıyor. Daha doğrusu o da unutuldu ki, şimdi yeniden aynı senaryolar ısıtılıyor. Peki, seçim gecesi Kılıçdaroğlu’nun bir yanına İmamoğlu’nu diğer yanına Yavaş’ı alıp poz vermesi, ardından İmamoğlu için yaptıklarına, Yavaş’a tavrına ne diyeceğiz?
Hiçbir ideolojik ‘çıpa’ söz konusu değilse geriye isimler etrafında sürdürülen kişisel hırs ve çekişmelere dayanan bir siyaset kalır. Altılı Masa da tıpkı başta anlattığım yerel yönetim tercihleri gibi sadece kazanmak için kurulmuştur ve kazanmak sadece bir kişiyi alt etmekle sınırlıydı bir ideolojiyi veya bir politikayı değil. o nedenle İP gibi bir partiyle ne bileyim ismi var cismi yok DSP veya hiçbir toplumsal karşılığını bulunmayan Davutoğlu ve Babacan bir araya gelebiliyor, yetmiyor, o rüşvet babından milletvekillikleri kazanıyorlardı.
* * *
Benzeri bir durum yine cereyan edecek.
Besbelli, Yavaş hayatının zarını atıyor. Ya tümüyle siyasetten dışlanmanın ya da ‘çatı aday’ı olmak gibi yeni bir ‘masa’ kurmanın hayalini görüyor. Dediğim gibi o kısım beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren merkez siyasetin erimesi, içinin tümüyle boşalması, ideolojiden soyutlanmasıdır. Adayların bu ‘yokluklara’ dayalı olarak tespit edilmesidir.
Hemen belirteyim ki o şekilde tespit edilen bir adayın, ‘çatı’ adayın şansı çok zayıftır. Nedenini yıllar önce siyaset bilimci Chantal Mouffe saptadı. Merkez siyaset eridikçe yarattığı boşluğu daha radikal siyasetler doldurur. Bu kural şaşmadan işler, işliyor. Ben yıllardır söylerim ama başka bir kulakla dinleyen, daha doğrusu duymak istediğini duymayanlar tepki gösterir ama sonunda haklı çıkarım: Ak Parti, ideolojik bir harekettir. 2002’de merkezi yıkarak geldi. Aynı dinamik bugün de etkin. Karşısında içi boşalmış merkezle durmak, direnmek olanaksızdır. Ortaya çok daha ciddi bir proje (!) değil, ideoloji koymak gerekir. Projeler ideolojilerden doğar. İdeolojiler projelerden türemez. Eski bir MHP’li, CHP’yle hiçbir yakınlaşması, etkileşimi olamayan sonradan CHP’li bir belediye başkanı bir de YP’li veya partiler üstü bir CB olamaz. Olursa, olan siyasete olur.
Asıl sorun orada: CHP’den seçilmekle CHP’li olunmuyor. Daha doğrusu, CHP’li bile olunmuyor demek gerekir. Peki, siyaset bu pozisyondan zarar gördüğünü düşünmüyor mu, CHP, kendi partisinden seçilmiş birisinin hiç CHP’li olmamasından rahatsızlık duymuyor mu? Hayır, ideolojik hiçbir beklenti olmadığı ve her şey o Makyavelizmin sınırları içinde cereyan ettiğinden huzursuzluk duymuyor. Asıl çıkmaz gerçekten de budur.
* * *
Ama o rahatsızlığı siyasetin kendisi, yapısı, dokusu yaşıyor. Siyaset halk demektir. Kimsenin hatırlamadığı bu gerçek başka bir noktada somutlaşır: İnsanlar hatırlamasa bile Türkiye’de siyaset olağanüstü ölçüde ideolojiktir. Bu durum siyasal modernleşmemizin sonucudur. 1950’de DP’nin seçilmesi modern ve ideolojik bir tepkiydi. Beğenin beğenmeyin, o refleks, başka türlü toplumsal dönüşümlerle birlikte bugün AKP olarak devam ediyor. Bu şartlar ortadayken ‘çatı aday’ gibi bir zorlamanın karşılık bulması çok güçtür.
* * *
Herkes dış güçlerin Türkiye’ye dönük olarak tasarladığı projelerden söz ediyor. Acaba o proje merkez yavaş yavaş eritilmesi olmasın?...
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


