Kalkınma var, kalkınma var...

Kalkınma var, kalkınma var...

Türkiye sağı altyapı yatırımlarına, kalkınmaya ve büyüme ekonomisine dönük bir tutku içindedir ve iyi ki de öyledir. Onlar da olmasa büsbütün perişan bir durumda kalacaktık. Ama başka bir gerçek de orta yerde duruyor: Sokakların hali. Bugün İstanbul’un merkezine bakın, bütün o ekmek peşinde koşan ve ne kural ve hak bilen kuryeler, trafiğin ortasında su ve mendil satmaya çalışan çocuklar, yaşlılar...

Kalkınma var, kalkınma var...

Nazım Hikmet, Türkiye’den uzak olduğu ama gönlü Türkiye’yle dolu yaşadığı o hasret yıllarında ‘Memleketimi Seviyorum’ adlı şiirini yazdı. En güzel şiirlerinden olmadığı muhakkaktır. Ama etkileyicidir. Bir yandan özlemini yansıtır diğer yandan 20. yüzyılın en önemli kitaplarından bir olan ve Türkiye’deki Kemalist rejim hakkında en derin akademik analizlerden çok daha içgörülü çözümlemeler yapan kitabı Memleketimden İnsan Manzaraları’nın sesini anımsatır şekilde bir topoğrafya sunar. Beni üç mısraı özellikle ilgilendirir:  

memleketim:
develer, tren, Fort arabaları ve hasta eşekler,
kavak, söğüt ve kırmızı toprak.

Nazım Hikmet şiirini 1950’lerin içinde yazdı, öyle olmalı, çünkü aramızdan 1963’te çekildi. O yıllarda böyle bir ülke tanımının yapılması doğaldı. 1950’yle birlikte Marshall Yardımı ülkeye girmiş, her zaman söylendiği gibi 50 bin Ford traktörüyle Çukurova hallaç pamuğu gibi atılmıştı. Çukurova’nın bataklıkları kurutulmuş, barajlar yapılmış, üretim çığ gibi büyümüştü. (O rakamlar Türki Siyasetinin Yapısal Analizi adlı kitabımın 1923-1960 arasını incelediğim ikinci cildinde mevcuttur.)  

Daha da önemlisi Çukurova gibi, derya deniz ovada toprak mülkiyeti dönüşmüştü. Büyük romancımız Orhan Kemal onu anlatır. Diğer büyük romancımız Yaşar Kemal de Çukurova’nın köylü gerçeğini yazar. Çukurova’ya giren traktörlerin köylü üstündeki tesirini merak edenlerin onun uçsuz bucaksız romanlarını değil 93 sayfalık Hüyükteki Nar Ağacı adlı romanını okumalıdır. (O roman bütün Yaşar Kemal külliyatının özetidir. Yaşar Abinin değindiği tüm trajik meseleler (köylünün çaresizliği, mit yaratma özelliği, ölüm ve öldürme içgüdüsü, sınıfsal ilişkiler) yerli yerindedir. Kitap tam manasıyla 1950’lerin başındaki Çukurova ‘gerçeğinin’ öyküsüdür.) Fort traktörü girmiş, köylü büsbütün aç ve işsiz kalmıştır. Develer, arabalar ve hasta eşekler iç içedir.  

* * *

Bu parantezi kapatırsak, Türkiye siyasal pratik olarak 1950’den bu yana gelişiyor. Siyasal pratik dediğim iktidarların altyapıya dönük uygulamalarıdır. Rakamlar bu gerçeği açıkça önümüze koyuyor. Menderes’in başlattığı büyük ama plansız ve programsız hamle 1965’te iktidara gelen Demirel’le birlikte ciddi bir çerçeve içine alınmıştır. (Menderes’e, o şekilde daha fazla ilerlenemeyeceğini, mutlaka bir plan yapılması gerektiğini defalarca söylediğini Demirel bana bizzat anlatmıştı. Onu da yazayım: Demirel, güvendiği bir üst düzey bürokrat olduğu için sonunda Menderes’in aklı yatmış bu önermeye, ‘nasıl yapacağız’ diye sormuş. O da merkezi bir örgüt kurulması gerektiğini belirtmiş. Demirel ‘darbeyle gitmeseydi, biz daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı olacak kurumu vücuda getirecektik, ufak tefek hazırlıklara başlamıştık’ diye eklemişti. Kendisi de 1960’tan sonra askerliğinin bir kısmını orada yapmıştı.)  

Menderes-Demirel döneminden başlayarak kalkınmacılık Türk sağının büyük tutkusu olmuştur. İktidarla doğrudan ilişkili tüm sağ partiler büyüme ve kalkınma politikalarını heves ve şevkle savunmuştur. Buna Erbakan ve Erdoğan dahildir. Erbakan’ın ‘ağır sanayi’ veya 1970’lerdeki ‘100 bin motor’ hedefi bu meyanda ayrıca önemlidir. Maalesef CHP’nin tarihinde hiç böyle bir yaklaşımı veya ihtirası olmamıştır.  

Son 25 yılın iktidarı da aynı mantığı güdüyor ve onunla övünüyor.  

Bu süre zarfında büyük altyapı yatırımları ve sanayi yapısı olarak inşa edilen kapasite elbette önemlidir. Yapım ve işletme hatalarına dönük itiraz haklarımız sonuna kadar baki kalmak kaydıyla ve iktidar değişikliği durumunda düzeltilmelerine dönük planlamaların yapılması şartıyla, bugüne kadar inşa edilen büyük yapıları önemsiyorum. Öyle bir kültürden geliyorum. Yapılan sonunda Türkiye’nin birikimidir. Bu tartışmanın vakti zamanındaki Keban Barajı zıtlaşmasına dönmesini, yapılanları, o gün CHP’nin ‘bu kadar enerjiyi ne yapacaksınız, yiyecek misiniz?’ şekilde karşılamasına benzer şekilde karşılamayı gereksiz buluyorum. (O sözü eden kişi, alt katımızda oturan Hakkı Gökçe amcamdı. Hayatı boyunca gitti geldi bana mahcubiyetini ifade etti.) Eski bir mühendis ve iktisatçı olarak planlamadan ama mühendislik ekonomisine dayalı planlamadan heyecanlanırım. Mühendislik ekonomisinin ilkesi en az parayla en çok iş yapmaktır. Bu nedenle Türkiye’nin kaynaklarını en akılcı ve verimli şekilde kullanması zaten esastır.  

* * *

Şimdi ana meseleye geleyim. 

Mühendislik ekonomisi kalkınmayı öngörür. Fakat bir de sosyal kalkınma var. Fakat bir de kültürel kalkınma var. Bir örnek üstünde durayım, kimse kızmasın ya da kızan kızsın.  

SSCB, 1917 yılında kuruldu. Lenin 1924’te öldü. İktidarı devralan Stalin 1953’e kadar yaşadı, otuz yıl iş başında kaldı. Kruşçev (doğrusu Huruşov’dur) görevi 1. Sekreter olarak devraldı, 1956’daki 20. Kongrede kıyamet koparacak ve Batıdaki sosyalist partilerin ve tartışmaların yönünü kökten değiştirecek şekilde Stalin’e lanet okudu, 1964’te görevden uzaklaştırıldı. Yerine Brejnev-Kosigin ikilisi geldi ve tarih 1989’a kadar bir gerontokrasi içinde devam etti, Gorbaçov’la tamamlandı. 

Bu güzel Rus adlarının sahibi olan kişilerin yönetimindeki Rusya yola, yüzde 85’i topraksız, günde bir tayın ekmek yiyen, okuma yazma bilmeyen serf yani köle olan mujiklerle yani Rus köylüsüyle çıkmıştı. (Tolstoy bir Rus asiliydi ve ölmeden önce engin topraklarını Yasnaya Polyana köylülerine dağıtmıştı. Büyük sakallı Koca Rus’a da o yakışırdı.) O Rusya 1957’de Sputnik 1’i dünyanın yörüngesine oturttu. Yani uzaydaydı. Yetmedi, bu defa 1961’de Yuri Gagarin’in, Vostok 3KA kapsülünün içinde uzaya gönderdi.  

O köylüler Rusya’sı, 50 yılda Bolşoy’uyla, jimnastikçileriyle, hayranı olduğum ve aşılamadığını düşündüğüm Yevgeni Mravinski’nin, Kiril Kondrashin’in, Yuri Temirkanov’un yönettiği orkestralarla, adlarını ayrıca yazmadığım büyük piyanistleriyle, Odesalı Yahudi kemancılarıyla, büyük matematikçileriyle, büyük fizikçileriyle, büyük romancılarıyla, büyük bestecileriyle, kurduğu devasa şehirlerle, nükleer santrallerle bir dünya devi haline gelmişti. ABD ile yarışıyor, onunla Soğuk Savaşı sürdürüyordu. 

Bu nasıl oldu?  

Cevaplarım var ve elbette bu ögelerini saydığım dünyanın tüm Rusya’yı kapsamadığını biliyorum, sonunda da yıkılmış bir devletten söz ediyorum.  Ayrıca, ‘vakti zamanında Fransızlarda şu var bizde niye yok’ şeklindeki saçma düşünceyi unutup ‘biz neden Rusya olamadık’ diye soracak da değilim. Ama ortada duran gerçeği inkâr edecek de değilim. Kaldı ki, Rus Rönesansı'nın tabana yayılışının, kırsal alana götürülen altyapı yatırımının gücü malumdur. Lenin’in ‘elektrifikasyon’ tutkusunu bilenler bilir. Üstelik, 1917 sonrasında iç savaş ve hayallerin almadığı bir açlık yaşamıştı Rusya Ana.  

* * *

Cumhuriyetin 100. Yılında da biz Rusya’nın 1950’lerde, 1960’larda yaptığını yapamadık. Ne kültürel düzeyde ne ekonomik düzeyde. Ayrıca Rusya kelimenin gerçek manasında devasa bir ülkeydi, Urallarda çıkarılan ve dünyanın en ucuzu olan kömürü başka bir yere naklettiğinizde dünyanın en pahalı kömürü haline geliyordu. Akla sığmayan bir genişlikten söz ediyorum. Nüfustan söz edelim. 1924’te 170-180 milyon insan o ülkede yaşıyordu. 1950’lerde onca yıkıma rağmen nüfusu 210 milyon kişiydi.  

Cumhuriyetin 10. Yılında 15 milyon olduk diye övünüyorduk. 1960’larda bana ilkokulda Türkiye’nin nüfusunu 35 milyon diye öğretmişlerdi. Bir açıdan bakarsanız gelişmeyi kolaylaştıran, bir açıdan bakarsanız gelişmenin en büyük engelinden bahsediyorum. Devam edelim. Maddison Project Database’in verilerine göre Rusya’da 1960’larda kişi başına düşen gelir ortalama 5 bin dolar, 1970’te 7000 dolara çıkmış. Türkiye’de 1960’ta 267, 1965’te 369, 1970’te 487 dolar. Yani, 500 doların yarısından 500 dolara gelmişiz. Hiçbir şey söylemiyorum, aynı tarihlerde kurulmuş iki ülkeyi karşılaştırıyorum. Kimse bugüne kadar çıkıp ne bu karşılaştırmayı yaptı ne niye böyle oldu diye sordu. Ama şimdi kimse de kalkıp Osmanlı’dan alınan mirasla Rus İmparatorluğu mirasının mukayesesine kalkışmasın.  

Kısacası, olmayacak bir işi yaptı Rusya ama sonunu getiremedi. Demek ki, sorun o: Yani kültürel ve sosyal yatırımı yapmamak. Ama başka bir sorun daha var. O büyük sorunun adı demokrasisizlik.  

* * *

Demokrasi olmayınca bir ülkede ne servet tabana yayılıyor ne de sosyal gelişmeyle ekonomik gelişme iç içe geçiyor. Bir gazeteci dostum anlatmıştı. 1980’lerde Rusya’ya gidiyor ve asansörü indirip çıkaran bir görevliyi izliyor. Adam, çok önemli bir yazarın çok ciddi bir yapıtını okumaktaymış. Dostum bunu görünce o sosyal gelişmişlik düzeyine mevcut iktidarın dayanamayacağı sonucuna varıyor ki, öyle oldu.  

Gelelim Türkiye’ye. 12 Mart muhtırasını veren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, ‘sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı’ diyerek darbenin gerekçesini izah ediyordu. Tercüme edersek darbe sosyal uyanışı durdurmak için yapılmıştı. O kadar korkunç bir muhakemenin içindeydi ordu. On yıl sonra da başka bir tiksindirici darbeyi, 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştirdi. Yetmedi, 1997’ye, 2007’ye bulaştı. Hepsi de, işte GK Başkanının açıklaması ortada, sosyal uyanışı durdurmak için yapılmıştır. O arada aynı ordu demokrasinin askıya alındığı her darbeyle ülkenin on yıl geriye gittiğini düşünmedi. Öte yanda kimse mesela Hindistan’da hiç darbe yapılmadığını aklına getirmedi.  

Evet, Türkiye sağı altyapı yatırımlarına, kalkınmaya ve büyüme ekonomisine dönük bir tutku içindedir ve iyi ki de öyledir. Onlar da olmasa büsbütün perişan bir durumda kalacaktık. Ama başka bir gerçek de orta yerde duruyor: Sokakların hali. Bugün İstanbul’un merkezine bakın, bütün o ekmek peşinde koşan ve ne kural ve hak bilen kuryeler, trafiğin ortasında su ve mendil satmaya çalışan çocuklar, yaşlılar, tam bir ‘anomi’ yani düzensizlik içinde yaşayan, kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen halk, kural çiğnemeyi marifet, uyanları ahmak sayan insanlar...  Kısacası ürpertici bir sosyal yapı. Kısacası, bir yanda Fort arabaları diğer yanda bambaşka bir dünya. Evet, 60 yılda 500 doları ancak 10 bin dolara çıkarabildik. Oysa, sosyal ve kültürel kalkınmaya, demokrasiye daha fazla önem verseydik muhtemelen daha yukarılara gidecektik. Haydi Tağmaç bir yana ama eminim Demirel de o ‘sosyal gelişme’nin önünü kesmeye çalışmasaydı çabasında çok daha başarılı olacaktı.  

Demokrasi olmadan, geliştirilip güçlendirilmeden bir toplum ilerleyişini ne sağlayabiliyor ne sürdürebiliyor ne de sosyal kalkınma yaratabiliyor. Refahın toplumsallaştırılması ise büsbütün eksik kalıyor.  

Bir de demokratik kalkınmayı denesek diyorum...


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

 

İlgili İçerikler