GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 46
Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...
Tarih, 20 Ocak 2018
Yer, Bremen.
Stefan Zweig şöyle der:
Ruhum öyle huzursuz ki,
her an bir yerlere gidebilirim.
Yaşlanmaktan korkuyorum.
Günün birinde yorulacağımdan,
tembelleşeceğimden ve
yolculuk edemeyeceğimden
çok korkuyorum.
Stefan Zweig
Uçağa atladım Bremen’e geldim,
uzun yıllar öncesini yaşamak için...
Geçmişten kurtulmak dedim,
53 yıl öncesine ışınladım kendimi.
Çok eski hatıralara doğru
bir yolculuğa çıkmak istedim
belki de...
Weser Nehri çamur gibi akıyor.
Gri, kasvetli hava.
Bremen hep böyleydi.
Rutubetli soğuğu
insanın iliklerine işlerdi.
Sabahları evden çıkarken
bazen bir küçük kadeh
buz gibi Korn içerdim,
içimi ısıtsın diye...
1965’ten beri onca yıl geçti
ama sokağın adı
ve evin numarası hâlâ aklımda:
Schwachhaussen, Saarbrückenerstr 46.
Taksi şoförü İranlı.
Türk olduğumu öğrenince,
“Bu gidişle seninki bizim mollalardan
daha kötü olacak” diyor.
Bremen'de Rathaus Meydanı
Bahçe içindeki kırmızı tuğlalı,
üçgen çatılı ev
yarım yüzyıla iyi dayanmış,
hiç değişmemiş ama
biraz bakımsız duruyor.
Frau Jansen, cumartesi günleri
bana evin önünü süpürtür,
çimleri kestirir,
meyve ağaçlarını budatırdı.
Sonra şömineyi yaktırır,
mahzenden bir şişe
beyaz Ren şarabı çıkartır,
pikaba klasik bir uzunçalar koyup
bana -bazen de zorla- dinlettikten sonra,
harçlığımı elime tutuşturup
cumartesi akşamı eğlencesine
çıkmama izin verirdi.
21 yaşındaydım o zamanlar,
genç bir Mülkiye mezunu...
Şehir merkezine doğru yürüyorum.
Bremen, yıl 1966, pansiyonunda bir buçuk güzel yılımı geçirdiğim Frau Jansen'le evin bahçesinde
Demir parmaklıklar arkasında bir sinagog.
Yahudi cemaati merkezi olarak
1876’da inşa edilmiş.
1938 yılı Kasım ayı pogromunda
Naziler yakmış yıkmış...
Dalgın dalgın yürürken,
kendimi bir kahveden içeri atıyorum.
Haftaya açılacakmış
ama benim telaşımdan
hemen anlayıp
tuvaletin yolunu gösteriyorlar.
Bizim topraklardan
güler yüzlü iki genç adam.
Biri, Mardinli Süryani, öteki Arap.
İkisi de Suriye göçmeni...
Yürüyorum.
Rathaus Meydanı ıslak ve tenha.
Bremen Mızıkacıları’nın heykeli yerli yerinde.
Öğlenleri sosis ekmek ve
bir fincan kahveyle karnımı
doyurduğum küçük kulübe de açık,
tombul sarışın teyzelerle...
Yarım asır geçmiş olsa da ekmek arası
hardallı bradwurst o eski lezzetini korumuş...
Akordeon sesine dönüyorum.
Tam Böttcher Sokağı’nın köşesinde çalıyor,
hüzünlü çağrışımlarla...
Böttcher Strasse.
Anılar dipsiz bir kuyu gibi...
1965’te kargacık burgacık bir sokaktı.
Sanatçılar yaşardı.
Tesadüfen tanıdığım bir ressamın evindeki
partilere damladığım olurdu.
Böttcher Strasse artık o eski sokak değil ama.
Turistik olmuş.
Belki de kendi gençliğimi aradığım için
bana öyle fazla değişmiş geliyor.
Bremen Mızıkacıları
Yeniden başlamak...
Neye? Borges’in deyişiyle:
Kendimi yazıya dökmeye...
Hayatta kaç kere yaptım bunu.
Bugüne kadar çıkan on üç kitabım da
kendimi yazıya dökmek değilse nedir?
Ben hayatta sürekli olarak kaybolup giden
zamanın peşinden koşturmadım mı?
İç dünyamdaki o maziye dönük hüzünlü yolculuklara,
ruhumu hafifletir diye çıkıp durmadım mı?
Hem yeni başlangıç...
Hem geçmiş...
İkisi bir arada nasıl gidecek ki?..
Masamdaki fiyakalı bira kupasının üstünde
“Pilsner Urquell” yazıyor.
Bu kadarı da olmaz ama...
Her şey geçmişi çağrıştırıyor.
1965 yılı Eylül ayında,
Bremen’deki ilk akşam yemeğimde
babamın arkadaşı bana
Pilsner Urquell birası içirmişti.
Kaliteli ve pahalı bir Çek birasıydı.
Garson kıza sordum,
“Artık satmıyoruz,
sadece Kölsch var” dedi.
Duvarlar, Almanya’nın acılı geçmişini
anlatan fotoğraflarla dolu.
Savaş yılları, yerle bir olmuş Bremen fotoğrafları.
Orak çekiçli kızıl bayraklar.
Komünistlerin faşizm karşıtı posterleri.
Ve Soğuk Savaş dönemi.
En çok da Willy Brandt fotoğrafları.
Brandt gibi bir sosyal demokrat
lider çıkaramadı Türkiye.
Portekiz çıkardı, İspanya çıkardı,
Yunanistan çıkardı ama biz çıkaramadık.
Bu ülkelerin sosyal demokrat, sosyalist liderleri
Soares, Gonzales, Papandreu, Simitis,
ülkelerindeki askeri yönetim
sonrasında demokrasi ve
Avrupa Birliği’ne doğru yürürken,
arkalarında Alman sosyal demokratların
lideri Willy Brandt vardı.
1970 Aralık ay. Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Varşova'da Soykırım Anıtı'nın önünde diz çöküyor, kıyamet kopuyor
Willy Brandt 1975’te,
12 Mart askeri darbesinden
sonra Ecevit’e de elini uzatmış,
CHP’ye Sosyalist Enternasyonal'in
kapısını açmıştı.
Ama Ecevit ne sosyal demokrat olabildi,
ne de Türkiye’ye AB yolunu açabildi.
Bizde sosyal demokratlık değil,
milliyetçilik, Kemalistlik
ağır basmaya devam etti.
12 Mart sonrası demokrasiye değil,
bir başka askeri darbeye,
1980’de 12 Eylül’e gittik,
Demirel gibi, Ecevit gibi
büyük liderlerimiz sayesinde...
Bugün de başımızda “sivil darbe” var.
Farkındayım, bir anda yine iç siyasete daldım.
Willy Brandt beni geçmişe götürdü.
Alman sosyal demokratları yenileyen...
Amerika’yı dinlemeden Sovyetler’le
yumuşama -detant- kapılarını açıp
Berlin Duvarı’nın yıkılmasını hızlandıran...
1970 yılı Aralık ayında kendi ülkesindeki
büyük tepkiyi göğüsleyerek,
Varşova Gettosu’ndaki anıtın
önünde diz çöküp Almanya’nın
Nazi geçmişiyle hesaplaşan...
Böylece ülkesine çok kritik
bir eşiği atlatan Willy Brandt,
bir lider ve devlet adamı olarak
beni hep heyecanlandırmıştır.
Frauen Kirchhof
Bizim Türkiye siyasetinin
bir Willy Brandt’ı olmadı.
Bu da beni hem hüzünlendirmiş
hem düşündürmüştür.
Türkiye belki de Almanya gibi
büyük kopuşlar yaşamadığı için,
tarihinde Almanya gibi korkunç
acılardan geçmediği için
Willy Brandt gibi ülkesini
barış ve demokrasiye açan
liderler de çıkaramadı.
Biz hâlâ “duvar”ı yıkamadık.
Barış ve demokrasinin,
hukukun, özgürlüğün önünde
heyula gibi yükselen “bir duvar” var,
hâlâ yıkamadığımız...
İnternete giriyorum,
Türkiye’den savaş haberleri...
Afrin harekâtı!
Adını da “Zeytin Dalı Harekâtı” koymuşlar.
Barışın sembolü zeytin dalıyla
savaş yapıyor Erdoğan,
2019 seçimlerini kurtarmak için...
CHP lideri Ecevit de “barış” diye “savaş” yapmıştı.
1974’te Kıbrıs’a çıkarken, savaşın adını
“Barış Harekâtı” koymuştu.
Yıllar sonra da şimdilerde
CHP’nin bir başka lideri Kemal Kılıçdaroğlu,
Erdoğan’ın savaşına tam destek veriyor.
Ne kadar hazin!
Böttcher Strasse’yi ve hatıraları
arkamda bırakırken lapa lapa kar yağıyor.
Frauen Kirchhof’un çan sesleriyle karlı,
sisli hava beni bir melankoli bulutunun üstünde
bambaşka bir yolculuğa çıkarıyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


