Dogma ve sansür, ölümcül düşmanlar!

Dogma ve sansür, ölümcül düşmanlar!

Bozguna uğrasak da bir son olmasa da yazmaya devam, zaman daralıyor çünkü, etraf da gittikçe ıssızlaşıyor

Dogma ve sansür, ölümcül düşmanlar!

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 40

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

Tarih, 2013 yılı mart ayı...
Yer Heidelberg...

Kar atıştırıyor.
Eski köprüye bakan otel odamda,
usul usul akan Neckar nehrini seyrediyorum,
içimdeki burukluk halleriyle.
Artık gazetede bir köşem yok,
belki bundan kaynaklanıyor
burukluk halleri...
Milliyet’le yolum
15 yılın sonunda ayrıldı.
Kürt sorunu ve gazetecilik
konusundaki bir yazım üzerine
Başbakan Erdoğan,
“Batsın senin gazeteciliğin” diye
bas bas bağırdı.
Yetmedi, gazetenin patronuna
telefon açarak
onu da ağlatıncaya kadar azarladı.
Patron da hıncını
gazete yöneticisinden aldı.
Böylece Milliyet’teki köşem
2013 yılı mart ayında kapanmış oldu.

Sanki yazamayınca görünmez adam olacaktım

Heidelberg’de, otel odamda düşünüyorum.
Bir gazete köşesinde yazmak isteyip de
yazamamak çok uzun yıllardır
ilk defa başıma geliyor.
Tuhaf bir his.
Bir süredir gittikçe büyüyen
bir boşluk beni içine çekiyor,
hüzünlü
bir yalnızlık duygusuyla birlikte.
Bu arada, insanın ruhunu acıtan
böyle bir duyguyla
baş başa kalmasının öğretici,
olgunlaştırıcı bir yanı var.
Her gün yazı düşünen,
neredeyse her Allah’ın gününü
kafasının arkasında durmadan dönen
bir teyple geçirmeye yıllardır alışmış
bir gazetecinin içine düştüğü
boşluğun derinliğini uzun yıllardır
ilk kez
hissediyorum.
Sanki yazı yazmayınca,
yazamayınca görünmez adam olacaktım,
kaybolacaktım.
Bu belki de bir dışlanmışlık duygusuydu.
Her gün iyi
kötü bir yazı yazmaya
ne kadar alışmış olduğumu
ilk kez fark ediyorum.

Milliyet, Hasan Cemal'in ayrılışını böyle duyurmuştu...

Keşke felsefe ve tarih okuyabilseydim!

Ahmet Altan’ın
Son Oyun isimli romanındaki
“Yazı yazamayan
her yazar ölüdür zaten”
cümlesi gibi...
Ben ölmek istemiyorum!
Yıllar önce İngiliz Daily Telegraph
gazetesini karıştırırken,
mesleğinde 75. yılını dolduran
bir gazeteciyle yapılmış bir söyleşiyi okumuştum.
Siyah beyaz fotoğrafı da vardı,
trende pencere kenarına
oturmuş yazarken.
Kutlama yemeğinde
“93 yaşına geldin, hâlâ ne diye
her gün bilgisayarını açıp
karşısına oturuyorsun?” diye sormuşlar.
O da bu soruyu, çok sevdiği
birkaç dizeyle yanıtlamış:

Uyan evlat!
Yolculuk bitince
uyumak için fazlasıyla
vaktin olacak.
(
Up, lad
when
journey’s over
there’ll be
time enough to sleep.) 

Duygularımın sesini dinliyorum.
İçimdeki yalnızlığa kapanıyorum.
Her zamanki o hayaller peşimde yine.
Keşke Heidelberg Üniversitesi’nde
felsefe ve tarih okuyabilseydim!
Gençliğimden beri
Cambridge’di,
Oxford’du, Boston’du
hangi üniversite şehrine gitsem,
buna benzer keşkeler aklıma düşer.
Demek ki bu da
futbol gibi içimde kalmış bir şey...
Hayallerin peşinden koşmak
ve onları hayatta gerçekten yakalamak
o kadar az ve şanslı insana kısmet olabiliyor ki...

Zaman durmayınca iç barış da olanaksız

Sorular beni bir türlü
kendi başıma bırakmıyor.
Acaba hayattan istediğim
kendi kendimle barış mıydı?
İç barış!
Mafya filmiydi.
Büyük bir Sicilya ailesinin
mükellef sofrasında
mafya babası
kendini emekliye ayırırken,
“İçimde barışı sağladım!” diyor.
Ne büyük bir iddia.
İnsan yaşarken
ne kadar iç barış yapabilir,
kendi kendisiyle nereye kadar
barışık hale gelebilir?
İnsanın kendi iç dünyasında
gerçek barışa erişmesi
belki de ölüm demek.
Ölümden önce iç barış!
Yaşamda didişme hiç bitmiyor ki...
Zamanı yaşıyorsun.
Zaman durmayınca
iç barış da olanaksız.
Abartıyor muyum?

Bir son yok ki!

Yaşarken akıp giden zamanı
durdurmak mümkün değil.
Zamanı, o da senin için
ancak ölüm durduruyor.
Rus şair Nikolay Kopil’in
dediği gibi: 

Yavaş ol küheylanım
Kamçıyı duymazdan gel
Keyifle yaşayayım
Şarkımı bitireyim
Uçar gibi gidiyor
Sözümü dinlemiyor
Deli bir küheylan bu
Şarkım yarıda kaldı.
Kimin şarkısı bitiyor ki?

Doğan Avcıoğlu’nu
hatırlıyorum, “Hasan,
bu işin sonunu göreceğim!” derdi
o mütehakkim sesiyle.
Doğan Bey’in görmek istediği
‘devrim’di, göremedi.
Bir son yok ki!

Zaman durmayınca bir şey durmuyor

Sevgili annem Ayşe Cemal
93 yaşında öldü.
Onu kaybettiğim
gece yalnız başıma odasını topluyordum.
Başucu çekmecesinde bir
zarf buldum. Zarfı karıştırırken
bir gazete kupürü dikkatimi çekti.
Yaşlı bir kadınla erkeğin
kocaman gülümsedikleri anı
gösteren fotoğraflı haberin başlığı şöyleydi:

“80’inde mutluluğu buldular.” 

İçim burkulmuştu.
Babam sevgili Ahmet Cemal
1980’de öldükten sonra
23 yıl tek başına yaşamış olan
annemin onca yıllık yalnızlığını
hissetmeye çalışırken,
yatağının kenarına oturup ağlamıştım.
Zaman durmayınca bir şey durmuyor.
Dünya dönmeye devam
ediyor.
Ve şarkılar yarım kalıyor.

Bozguna uğrasak da yazmaya devam

Acaba bunun için mi Heidelberg’de,
bu biblo gibi ortaçağ şehrinde,
nehre ve tarihî köprüye bakan
bu küçük otel odasında
hayatıma dair notlar düşüyorum?
Her şeye rağmen daha hâlâ yapacak,
yazacak bir şeylerim olduğunu düşünüyorum.
Mario Vargas Llosa iyi ki var:

Yazarın içinde bulunduğu durum
her zaman başkaldırıdır,
şeytanın avukatı rolüdür,
toplumda, dün ve bugün olduğu gibi
hayır diyerek,
başkaldırarak,
farklı düşünme hakkımızın
tanınmasını talep ederek,
dogmanın, sansürün ve keyfiliğin,
ilerleme ve insan onurunun
ölümcül düşmanları olduklarını
göstererek,
hayatın
ne basit bir şey olduğunu,
ne de şemalara oturtulabileceğini,
gerçeğe giden yolun her zaman
dümdüz ve doğru olmadığını,
sıklıkla dolambaçlı ve engebeli
olduğunu söyleyerek,
dünyanın temel karmaşıklığını
ve çeşitliliğini ve insani olguların
çelişkin biçimde her yöne çekilebilirliğini
kitaplarımızla bıkıp
usanmadan ortaya koyarak
yürümeye devam etmek zorundayız.
Dün ve bugün olduğu gibi,
eğer yaptığımız işi seversek,
Albay Aureliano Buendia’nın
otuz iki savaşını
vermeyi sürdürmemiz gerekecek,
bunların hepsinde,
tıpkı onun gibi bozguna uğrasak da... 

Evet öyle, bozguna uğrasak da 
bir son olmasa da yazmaya devam,
zaman daralıyor çünkü,
etraf da gittikçe ıssızlaşıyor.
Belki de, bu çaresizliği derinden
hissettiğim için Heidelberg’de,
Neckar nehrinin kıyısında alıyorum
bu notları. Belki de, bu sessiz
yalnızlık beni içine çekti,
kendi başıma bıraktı.
Düşünüyorum bu insanlık hallerini
ve merak ediyorum,
kendi kendimi ne kadar bulacağım
bu yalnızlık içinde?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler