GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 42
Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...
Tarih, 1989 Nisan ayı,
Yer, İstanbul.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından yedi ay önce.
Uğur Mumcu Ankara’dan telefon etti.
Sadun Aren’le bir mülakat yapacağını söyledi.
Ben de, “Hoca’ya 1968 Çekoslovakya işgalini sor,
bakalım bunca yıl sonra değişmiş mi,
değişmemiş mi?” dedim.
“Mumcu: Peki Hocam, Lenin’in görüşlerinde
milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı
diye bir ilke yok mu?
Aren: Var.
Mumcu: Peki, bir ülkeyi işgal etmek
bu ilkeye aykırı olmuyor mu ?
Aren: Tabii böyle düpedüz işgal edersen olur.
Mumcu: Düpedüz işgal değil mi Çekoslovakya ?
Aren: Yok değil. Çekoslovaklar karşı koymadı.
Mumcu: Nasıl koymadı, koydular.
Aren: Tek bir silah atılmadı.
Mumcu: Sovyet ordusu güçlü bir ordu.
Ne yapsın Çekoslovaklar ?..
Aren: Ne kadar güçlü olursa olsun.
Bir terslik görselerdi karşı koyarlardı.
Mumcu: Ya Afganistan?..
Aren: Afganistan’a da davet edildi benim bildiğim.
Mumcu: Amma da davet ha!..”
Uğur Mumcu
“Nâzım Hikmet henüz yazılmamalı”
İnşallah unutmadın, Uğur Mumcu anlatmıştı.
Aziz Nesin, bu mülakatın çıktığı gün Uğur’u
telefonla arar, sitemde bulunur,
“Keşke bu Çekoslovakya sorusunu
sormasaydın” diye...
Türk solunun peşini yıllar yılı hiç bırakmayan
kötü bir alışkanlıktır bu.
Birtakım gerçekleri henüz zamanı değil
diye saklamak...
Aziz Nesin’in ölümünden sonra yayımlanan günlüğünde
bunun bir örneğine rastlamıştım.
12 Eylül 1968’de günlüğüne,
“Nâzım Hikmet henüz yazılmamalı”
diye not düşmüş Aziz Nesin:
“Nâzım Hikmet’in biyografisini
bugün Türkiye’de yayımlamak bence doğru değil.
Nâzım Hikmet bugün Türk okurlarının gözünde,
saraylı genç kızın gözündeki şeyh efendi gibidir.
Bir mit halindedir. Oysa Nâzım Hikmet de
öbür normal insanlar gibi öksürür, hapşırır, geğirir
ve osurur. Bunları öğrenmek gerçeği öğrenmektir.
İyidir. Ama bu gerçekler ortaya çıkınca,
ona mit diye bakanların düş kırıklıkları bir yana,
gericiler bundan, yani Nâzım Hikmet’in gerçek kişiliğindeki
doğal zaaflardan, karşı propagandaya geçerek
yararlanmaya çalışacaklardır.
Nâzım’ın biyografisinin yayımlanması için
zamanın da geçmesi gerekir.”
Nâzım Hikmet
Nâzım Hikmet’le ilgili bir anı da bende var.
1970’li yıllarda Cumhuriyet’in mutfağında çalışırken,
Zekeriya Sertel’in anıları gelmişti.
Gazete içi birtakım tartışmalardan sonra yayından vazgeçildi.
Nadir Nadi’yi kim ikna etti, bilemiyorum.
Kimileri İlhan Selçuk der.
Fakat gerekçesini biliyorum.
Zekeriya Sertel, Sovyetler ve Nâzım Hikmet’le
ilgili anılarında fazla açık sözlüymüş!
Bunun üzerine Sertel’in anıları
Milliyet’e gitti, Abdi İpekçi yayımladı.
Türk solu yıllar yılı böyleydi.
“Henüz zamanı değil!”
Türkiye’nin “henüz” demokrasiye
hazır olmadığını buyuranlar gibi değil mi?
Bir bakıma öyle.
Gerçeklerden çekinmek
ve neyin ne zaman öğrenileceğine
tepeden karar vermek...
Benim de yıllar yılı kurtulamadığım düşünce tarzı.
Demokrasi kültürüne aykırı bir tarz.
Kimin neyi, ne kadar, ne zaman öğreneceğine,
ne yapacağına karar verme tekeline sahip olma çabası...
Türkiye’nin demokratikleşmesini,
ekonomik alanda rekabetçi yapılara kavuşmasını,
dünyaya açılmasını yıllar yılı köstekleyen
“resmi bakış açısı” da bundan farklı değil.
Ama Türkiye’nin dili özellikle
1980’lerden başlayarak çözülmeye başladı.
1990’larda ise özel radyo
ve televizyonlarla tam bir patlama yaşandı.
“Konuşan” Türkiye giderek
“geveze” Türkiye’ye dönüştü.
Fazla düşünmese bile fazlasıyla konuşmaya başladı.
Türkiye’nin demokratik standartlarındaki birçok gerilik
devam ediyordu ama dillere yıllardan beri
vurulmuş kilitler açılıyordu.
Tabular resmi yasaklara karşın kırılıyordu.
Bir başka deyişle eski elbiseleri
artık Türkiye’ye küçük geliyor,
orasından burasından atıyordu dikişler...
Nereden nereye?..
Haklısın, nereden nereye?..
Aziz Nesin
1961’de, Sadun Hoca’nın Yön dergisindeki
devletçilik makalesiyle politikaya gözlerini
bir radikal olarak açan toy,
aynı zamanda cahil bir Mülkiye öğrencisinin
kendi kendisiyle 35 yıl sonraki hesaplaşması..
Ama sanıyorum Sadun Aren Hoca da
bu hesaplaşmayı bir yerde yaptı.
1991’in yaz ayları...
Cumhuriyet’in genel yayın müdürüyüm.
Sadun Hoca, Sosyalist Birlik Partisi Genel Başkanı
olarak beni ziyarete gelmişti. Yanında eski TKP’li,
avukat Atilla Coşkun da vardı.
Hoca’nın neler söylediğini 5 haziran 1991’de
günlüğüme şöyle özetlemişim:
“Fransız İhtilali’ni izleyemedik doğru dürüst.
Marksizm’in de nereye gittiğini göremedik.
Kapitalizm yıkılacak dedik, yıkılmadı.
Kendini yeniledi. Güçlenerek yaşıyor.
Üretim araçlarının devletleştirilmesini savunduk
sosyalizm adına. Sonuç vermedi.
Devletleştirmeden de oluyor.
Artık dünyayı daha iyi izlemeliyiz.
Çoğulcu ve katılımcı demokrasi, başka çare yok!”
Samimi itiraflar...
Ama bugün hâlâ “Marksizm ölmedi!” diyenler
acaba dünyanın şimdilerde nereye gittiğini
iyi izliyorlar mı?
Örneğin, bilimsel teknolojik devrimin
dünyayı nasıl bir değişime tabi tuttuğunun
ve küreselleşmenin nasıl geri dönülmez
bir süreç olduğunun farkındalar mı ?
Değillerse, Sadun Hoca’nın uyarısı boşa gitmiş olur.
Tarih onları yine sollar geçer gider ne yazık ki!
Sadun Aren
Bak, bir gazete kupürü.
Fotoğrafta Sadun Hoca.
Milliyet gazetesi, 15 Şubat 1995.
Türkiye İşçi Partisi’nin, yani TİP’in
artık arşivlik olduğunu ilan eden bir haber:
“12 Eylül askeri döneminde el konulan TİP arşivi
yıllar süren dağınıklıktan sonra toparlanarak
yeniden gün ışığına çıkarıldı. Önceki gece TİP arşivi,
Tarih Vakfı’nda eski TİP’lilerden oluşan
topluluk önünde açıldı. 35 yıllık bir tarihin
resmi geçidini izlemeye bir avuç yorgun insan gelmişti.
‘Biz artık tarihiz’ diyen üç beş yaşlı TİP yöneticisiyle,
ateşi sönmüş ‘eski tüfekler’, slayt gösterisinde
yüz binlerin katıldığı mitingleri hüzünle seyrettiler.
Eski TİP Genel Sekreteri Nihat Sargın,
Milletvekili Sadun Aren toplantı başlamadan
yarım saat önce Tarih Vakfı’nda hazır bulundular.
Partinin ilk Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar
rahatsızlığı nedeniyle katılamamıştı.
Behice Boran da fotoğraflarıyla ‘merhaba’ diyordu.”
Bu haberi okuyunca içim burkulmuştu.
TİP, 1960’larda ne büyük bir heyecan fırtınası
estirmişti Türkiye’de. O yıllarda senin siyasal
dünyanda bir umut ışığı yakmıştı.
Trabzon’da yedek subaylığımı yaptığım
1968’de, 1969’da politik söyleşilerin merkezinde
en çok İşçi Partisi vardı.
Trabzon’daKİ çevren ilginçti.
“Sosyalist yargıç” Ali Faik Cihan.
Sevgili Ali Faik Bey!
Her şeyiyle tipik bir Karadenizliydi.
Yargıçken Sosyalist Türkiye adını taşıyan
bir kitap yazdığı için, sosyalizm sözcüğünü
böyle uluorta kullanıp Türkiye’ye yakıştırdığı için,
üstelik bir devlet memuru olarak bunu yaptığı için
“suç” işlemişti. Görevinden alınmış,
mahkeme önüne çıkarılmıştı.
Sonra, TİP Trabzon İl Başkanı Atilla Aşut...
Babası kasaptı. Doğuştan topaldı.
Hararetli sosyalizm tartışmaları yapardık.
Bir gün Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’dan
yakınmıştı. Trabzon’a geldiğinde oteli
ve kendisine ayrılan odayı beğenmediği için
Aybar’a kızmıştı Atilla.
“Aristokrattan sosyalist mi olur?” diye
dertlenirdi. Sonra, uzun yıllarını
askeri yönetimler yüzünden yurt dışında,
sürgünde geçirmek zorunda kaldı.
Bir seferinde Türkiye’ye geldiğinde tutuklandı
ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) davasında
yargılanıp hapse mahkûm oldu.
Milliyet gazetesi, 15 Şubat 1995
Şair Ataol Behramoğlu’yla Trabzon’da
yedek subaylığınızı yaparken renkli günleriniz olmuştu.
Öfkeli bir şairdi!
Trabzon ve Ataol deyince
Bertolt Brecht’in Aşk Şiirleri aklıma geldi.
Eylül’ün mavi ayında o gün
Taze bir erik ağacının altında usulca
Tuttum o sessiz solgun sevdayı
Tatlı bir rüya gibi kollarımın arasında
Ve güzelim yaz göğünde üstümüzde
Bir bulut vardı seyrettim uzun süre
Bembeyazdı ve korkunç yükseklerde
Ve tekrar baktığımda yukarı:
Yoktu artık orada
Hiç şiir yazdın mı?
Çoğu genç insan gibi ben de bir zamanlar
yazmıştım aşk şiirleri. Ortaokul yılları olmalı.
On üç, on dört yaşındayken.
Hatırlıyorum. Babamın her cumartesi günü
okul sonrası verdiği harçlığa kıyarak almıştım o defteri.
Sayfa kenarlarında çiçek desenleri vardı.
Hatıra defteri diye satılırdı, Meşrutiyet Caddesi’ndeki
Cahit Zamangil’in kitapçı dükkânında...
Şiirlerinin önce müsveddesini yazar,
bir süre olgunlaşmasını bekler, daha sonra
büyük bir özenle -tabii mürekkepli kalemle- deftere yazar,
yani temize çekerdin.
Ne oldu o defter ?
Tuhaf! Belki de kendime güvensizlikten...
Kenarları çiçek desenli o şiir dolu sayfalar
hep benim kaldı. Kimselere okumadım.
Kimseyle paylaşmadım. Yalnız ben okudum
o şiirleri... Hüzünlendiğim,
hüzünlenmek istediğim zamanlarda,
kilitli çekmecemden gizlice çıkarıp
bir köşeye büzülür, sayfaların arasında dalardım.
Belki de kendi iç dünyamda kendi kendime
duygu fırtınaları estirmekten büyük keyif aldığım
zamanlardı onlar... Sonra şiir devri geçti.
Çoğumuzda olduğu gibi.
O defteri de kaybettim. Sonra bir gün buluverdim.
İçindekileri gülerek okudum. Attım gitti.
Keşke saklasaydın.
Haklısın. Kendi kişiliğimin ipuçları,
kişisel tarihimin notlarıydı o satırlar...

Bertolt Brecht yukarıdaki şiirini 22 yaşındayken yazmış...
Ben de bu şiiri ilk defa 22 yaşındayken,
1966’da Bremen’deki dağınık günlerimde
okumuştum. Brecht’in Aşk Şiirleri uzun yıllar
başucu kitabım olmuştu.
Trabzon’daki yedek subaylık günlerinde,
Ataol’la 48. Alay’ın Bando Bölüğü’nde kalıyoruz.
Karadeniz’e tepeden bakan bir bekâr odası.
İki masa, iki sandalye, iki yatak.
Odun sobası. Çıplak ampul ışığı...
Hepsi bu ! Yağmur yağdı mı sular sızan,
rüzgâr üfüren, rutubetli bir oda.
Hepimiz gibi Ataol’un da antikalıkları yok değil.
Mesela duvarın belirli yerlerine çiviler çakmış.
Gazete kâğıtlarını avuç içi kadar muntazam kesip
o çivilere deste deste asıyor.
Arada bir masadan kalkıyor, duvardaki çividen
bir yaprak kâğıt alıyor ve mercek gibi
gözlüklerini çıkarıp kalın camlarını
büyük bir itinayla siliyor.
İkinizin de çalışma temposu yoğun.
Ben asistanlık sınavlarına hazırlanıyordum.
Ataol ise Rusça aslından Puşkin’in
bütün eserlerini Cem Yayınevi’ne çeviriyor.
Ben de bunaldıkça Brecht’in aşk şiirlerine
göz atıyorum.
İlk gördüğünde Ataol’un tepkisi,
“Nee, Brecht aşk şiirleri mi
yazmış?” oluyor.
Sonra kafa kafaya verip bazı şiirleri
Türkçeleştiriyoruz.
Hasan Cemal'in Trabzon'daki askerlik günleri
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


