Zifiri karanlıkta fırtına, korkuyorum!

Zifiri karanlıkta fırtına, korkuyorum!

Ay, kapkaranlık bulutların içinde bir görünüyor, bir kayboluyor, korku filmlerindeki gibi ama bu sahici... Hava bir anda patlıyor! Ve aynı anda tekne olduğu yerde fır dönmeye başlıyor... Rüzgar inleyerek, uluyarak, ıslık çalarak geliyor...

Zifiri karanlıkta fırtına, korkuyorum!

GÜNLÜĞÜMÜN SAYFALARI ARASINDAN - 39

Gece vakti günlüğümün sayfaları arasında
dolaşıyorum yaşlı hatıralarla...

Yer, Bonifacio Limanı,
Tarih, 12 Mayıs 2012
Saat 12.30.
Akşam Kadıköy'deki
Fenerbahçe- Galatasaray şampiyonluk
maçını seyredeceğiz.
Heyecan dorukta!
Hızlı interneti olan mekânı da tespit ettik.
Hotel Residence du Centre Nautique.
Yemekleri de çok güzel.
Her şey deniz ürünü ve makarna üzerine.
Garsonlara gecenin mana ve ehemmiyetini de anlattık.
"İmparatore'nin takımı" dedik.
Garsonlar Fatih Hoca'yı İtalya zamanlarından tanıyor,
anladılar ve tümü Cimbomlu oldu.
Hepsi paylaştı coşkumuzu.
Garsonlardan biri Brezilya’lıydı,
Melo’dan dolayı bize katıldı.
Biri de İtalyan’dı, Fatih Hoca’yı tanıdığı için bizi tuttu.

Saat 23.30.
Gece boyunca yaşadığımız
heyecan fırtınasını kolay anlatamam.
Ve şampiyonluk kupasını Fatih Hoca’yla
aslanlarının elleri üstünde,
Saraçoğlu’nda gördüm ya, bundan sonra gam yemem
dedim kendi kendime...

Aslan Cimbom, Saracoğlu’nda kupayı kaldıranca Bonifacio’da bir aslan heykeli bulup tüm Fenerli dostlara gönderdim

Yer, Tiran Denizi,
Tarih, 15 Mayıs 2012, salı.
Saat 03.35
Kamaramda dön o yana, dön bu yana.
Uyku tutmuyor, çok fena sallıyor Peace, müthiş.
Güverteden şaklama sesleri,
şakırtılar geliyor yelkenlerden.
Rüzgâr çığlıkları kulak tırmalayıcı.
Uluyarak, inleyerek geliyor rüzgâr.
Anlaşılan fırtına!
Ya da doğru deyişle fırtınamsı...
Hızla en kalın giysilerimi üstüme geçirip
k
amaradan fırlıyorum her tarafa
savrularak,
çarparak. Cüneyt, benim önümden
merdivenleri tırmanıyor.
Telaş ve tedirginlik güvertede.
Cenova ya da flok (öndeki yelken) ip dolamış,
şakırdıyor,
bir o yana bir bu yana.
Gökhan boğuşurken özetliyor vaziyeti:

“Bir kaçağın içine düştük (umulmadık fırtınamsı hava, HC).
Yelkenler tam açık olsaydı, daha kötü şeyler olurdu.”

Gökhan Kaptan, cenovayı ipten kurtaramayınca,
havanın deli gibi patladığı, dalgaların
çılgına döndüğü bir sırada teknenin burnuna doğru fırlıyor.
Bu ne cesaret!
Bakamıyorum, neredeyse gözlerimi kapatacağım,
ya denize düşerse Kaptan...
Önde halatlara asılıyor, yelkenle, iplerle boğuşuyor.
Ben Cüneyt’in talimatıyla ışık tutuyorum öne doğru...
Cüneyt dümende.
Ay, kapkaranlık bulutların içinden bir görünüyor, bir kayboluyor.
Rüzgâr ıslık çalarak geliyor Peace’nin üstüne.
Korku filmlerindeki sahneler gibi.
Ama film değil, sahici.
Yüreğim ağzımda şaşkın izliyorum.
Tam bu sırada tekne olduğu yerde fır dönmeye başlıyor.
Aman Allah’ım!
Peace, 360 derece dönüyor kendi etrafında.
Oto-pilot yine su koymuş durumda.
Cüneyt tedirgin.
Hava bir anda 10 knottan 25 knota çıktı.
Kaçak dedikleri bu işte.
Öyle bir hava yiyoruz ki...
Korkuyorum.
Allah’tan Sadun Boro’nun sesi kulağımda:

“Denizden korkmayan denizi sevemez.”

Saat 04.30
Cüneyt’in sesini ancak duyuyorum rüzgârda:
“Aman, dümen elimizden çıkmasın!”
Oto-pilotun devreden çıkması, anlaşılan,
çok soğukkanlı kalabilen yılların denizcisi
Cüneyt’i de t
edirgin ediyor.
Hatta bir ara ağzından
“Endişeliyim!” sözü çıkıyor.
Yahya Kemal’in o şiirindeki gibi:

“Gördüm, deniz dedikleri bin başlı ejderi;
Sonsuz ufuktan, ah, o ne coşkun gelişti o!
Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!
Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara.”

Saat 06.35
Gün nihayet doğdu ama keyifler kaçık.
Çok kötü bir gece geçirdik.
Oto-pilotun bozulması işleri biraz daha zorlaştırdı.
Radarla tutuluyor dümen.
Hem kolay değil, hem yorucu.
Güneş kara bulutların arasından çıkamıyor.
2-3.5 metrelik dalgalar daha çok arkamızdan geliyor.
Fazla oynak ve hırçın dalgalar.
Bazen bordadan da alıyoruz.
İskeleden (sol taraf) bir köpek balığı geçti,
yüzgeci suyun yüzüne vurarak.
Yüzgeçten tanıyorum artık onları...
16 saattir yoldayız.
Daha en az 24 saatlik seyir var.
Cüneyt’in bir gözü radarda,
bir gözü ufukta, sol eli dümende.
Gökhan Kaptan biraz kestiriyor,
sonra gelip oto-pilotu tamir etmeye çalışacak.
Yenisini de Bonifacio’da o monte etmişti.

Saat 07.20
Birkaç yunus sabah kahvaltısına çıkmışlar,
cuup cuup, halleri çok sevimli.
Ama rüzgâr hâlâ ıslık çalıyor.
Arada bir çıkardığı uğultu ise irkiltici.
İnleyen bir denizi ilk kez dinliyorum.
Deniz, tuhaf bir sonsuzluk duygusu uyandırıyor.
Deniz ertesi sabah yine patlayabilirmiş.
Sadun Abi’nin sesi uzaklardan:

“Hasan Cemal’i paçalarından sıkı bağla Cüneyt, tüymesin!”

Yunuslar Peace’ye refakat ediyor.
Benim de keyfim yerine geliyor onları seyre dalarken...
Deniz tutmadı.
Uyumak isteyip uyuyamıyorum.
Gökhan Kaptan, “Üç türlü deniz tutması vardır.
Birinde için dışına çıkar. İkincisi ha bire yersin.
Üçüncüsü de uyuklarsın” diyor.

Vardiya senin Hasan Cemal!

Saat 10.55
Güneş çıktı, hava ısındı.
Dalgalar dalga dalga geliyor,
Peace’ye bordadan vuruyor.
Sallanıyoruz.
Ama Gökhan Kaptan oto-pilotu halletti yine,
keyifler biraz olsun yerine geldi.
Cenova Körfezi’nden kopan sert hava,
Sicilya’ya doğru getiriyor köpük köpük dalgaları.
Ve dalgalar efelenerek vuruyor Peace’ye,
bu âlemin efendisi biziz diyerek.
Peace de çaresiz onların suyuna gidiyor,
hatta anlaşılan merhametine sığınıyor.
Dalgaların tepesindeki bembeyaz köpükler,
parlayan güneş ışınlarının altında
gelin duvağı gibi dağılıyor rüzgârda.
Ve tülümsü bulutlar geçip yitiyor
süt mavisi gökyüzünde...
Burundaki yelken, Cenova arada bir şak şak patlıyor,
s
onra azgın rüzgârı yine koynuna alıp
Peace’yi Sicilya’ya, Messina Boğazı’na doğru koşturuyor.
Kulağımda Pavarotti.
İnsanı sesiyle, dalgaların tepesinden gökyüzüne çıkartıyor,
ilahi duygular uyandırıyor.
Tam hayallere dalarken Cüneyt’in sesi:

“Vardiya senin Hasan Cemal!”

Gökhan Kaptan kamarasında, Cüneyt güvertede kestiriyor.
"Ay ayakta, gemici yatakta derler. Bu gece
sakin geçecek demektir” diyor Cüneyt,
u
ykudan önce vaziyeti tarif eden bir diskur çekiyor
Hasan Kaptan’a:

“Deniz 4 kuvvetinde, hareketlenmiş durumda.
Kuzu başları göründü.
Bak denize, sanki otlanan kuzular gibi görünür dalgalar.
Beyaz köpüklerle geldikçe geliyor kıçtan...
Hava batıya döndü.
Bonifacio’dan yola çıktığımızda poyrazdı (kuzey doğu).
Akşam yıldıza (kuzeye) çevirdi.
Daha sonra karayel (kuzey batı) yaptı.
Genelde batı rüzgârı ve lodos daha çok deniz kaldırır.”

22 saattir denizde ilk defa bir tekne gördük, koca bir tanker...
Yavru bir deniz kaplumbağası Peace’ye
sürtünerek geçiyor
ve içimi ısıtıyor.
Not alıyorum:
Umutları besleyecek en güzel seyahat
belki de denizde olanı, yelkenleri doldurup
enginlere açılmak...

Fırtına sonrası bir kadeh buzlu uzoyla keyif

Tiran Denizi,16 Mayıs 2012, Çarşamba.
Saat 01.45
Cenova iyice şişmiş kıbleden esen rüzgârla,
seyir feneriyle de ne güzel aydınlanmış.
Azami hızımız olan 9 mil süratinde
motor/yelken seyrediyoruz.
Rüzgâr 10-15 knotta...
Battaniyeye sarılıp havuzlukta,
hem denize inmiş yıldızları seyrediyorum
hem kestiriyorum.
37 saattir denizdeyiz, açık deniz...
Daha 6-7 saatimiz var.
Saat 05.40
Başımı kaldırdım ki güneş doğmuş.
Çocuk gibi sevindim.
40 saat sonra kara gözüküyor.
Aeolion Adaları...
Sislerin içinde tam beş tane saydım.
Kara bulutlar ufukta görünüyor.
Bizi yakalamaları mümkün mü?
Yoksa kapağı atar mıyız Messina’ya?
“En çok 3 saat sonra bordalarız adayı” diyor Cüneyt.
Saat 07.25
Kara bulutlar Peace’ye yetişemedi.
Bulutların arasından sıyrıldı güneş.
Bisküviyle sıcak kahvemizi içtik.
Deniz çok edepli.
Motor stop, yelkenler fora!
Mutlak bir sessizlik içinde 6.4 mil hızla
yol alıyoruz, olağanüstü...
Yelken galiba insana sabrı,
sabrın ne olduğunu çok iyi öğretiyor,
eğer biraz sabredebilirsen.
Sicilya’nın silueti sancakta göründü.
Necati Kaptan’ın
(yılların denizcisi ve
Günaydın'daki genel yayın yönetmenim)
ilk mesajı düşüyor cep telefonuma:

“Messina’ya yaklaşırken kuvvetli havayla karşılaşabilirsiniz.
Yelken küçültüp yürüyün.
Calabria’daki marinada kalabilirsiniz.
Oradan Crotone, Kefalonya, Patras’tan Yunanistan’a giriş
ve Korint Kanalı’ndan pire ben pire kea!
Rüzgârınız uygun olsun, selametle...”

Messina Boğazı, Sicilya,
16 Mayıs 2012,
Saat 12.55
Açık denizde fırtınalı geçen 47.5 saat sonrası
birazdan karaya ayak basacağız.
Önümüzden upuzun direği ve tepesindeki gözcüsüyle
fındık kabuğu gibi bir kılıç balığı teknesi
pata pata, pata pata geçiyor.
Necati Kaptan’dan (Zincirkıran)
cep telefonuma yeni bir mesaj:

“Bahriye Mektebi’ndeyken her gece gemicilik opereti diye
bir şarkıyı İstiklal Marşı’ndan sonra söyler
ve uygun adımla yatmaya giderdik.
Son bölümü şöyleydi:
Gemimiz limana avdette / neşeler doluyor /
bütün meşakkatler, zahmetler / hepsi birden unutuluyor.
Bugün bile kuvvetli havalarla karşılaşıp bir sakin limana vardığımda,
bağıra bağıra bu şarkıyı söylerim.”

Messina Boğazı deniz gibi ya da İstanbul değil de,
Çanakkale Boğazı’na benziyor.
Çok yoğun bir trafik var üstünde.
Messina’yı mahvetmişler, koca beton bloklarla
sahilden tepelere kadar örmüşler canım şehri.
Mersin’le Rize sahilini çağrıştırıyor.
Yanaştığımız marina, deniz tanrısı Neptün’ün adını taşıyor.
Bütün gece yine uyuyamadık.
Rüzgârla, fırtınayla inledi ortalık.
Ara sıra yağmur indi sağanak halinde.
Kara bulutlar gökyüzünde devamlı koşturuyor.
Peace’nin direk ve çarmık telleri gece boyunca
birbirlerine serenat yaptılar.
Uyutmadılar beni, ille de kendilerini dinlememi istediler.
Deniz uçuyor olmalı.
Denizde fırtına var!
Messina,18 Mayıs 2012.
Saat 09.40
Messina’dan vira bismillah!
Güneşli bir havada boğazdan püfür püfür çıkıyoruz.
Sancak (sağ tarafımız) Messina, iskele ise İtalya ana karasının,
yani çizmenin burun tarafı.
Şimdi çizmenin burnundan
topuk istikametinde yol alıyoruz.
Gökhan Kaptan Sicilya’nın Etna’sına işaret ediyor eliyle.
Zirveden aşağı kuzey yamaçlarında kar henüz kalkmamış.
Az sonra Adriyatik’e, İyonya Denizi’ne açılacağız.

Rüzgar çığlık atıyor

Saat 11.45
Denizin üstü bembeyaz köpürmeye başladı,
her taraf kuzu başı...
Deniz 4, 5 şiddetinde.
Rüzgâr 24 knot.
Çizmenin burnunu geçtik mi, dalgalar büyüyecek.
Cüneyt keyifli:

“Cenovayı (öndeki flok) açtık.
Tam yelkencinin isteyeceği hava.
Kuzeybatı, karayel esiyor.
Gökyüzü ne kadar pürüzsüz.”“
Neta neta! (Temiz anlamında, HC)
Sicilya bütün
bulutları tepesinde
toplamış, durdurmuş...”

Denizden serpintiler geliyor.
En iyisi sancağa, gölgeliğin altına sığınmak.
24 knot esiyor.
Rüzgâr ötmeye başladı.
Rüzgâr vurdukça direk de ötüyor,
tuhaf sesler çıkarıyor,
hatta çığlık atıyor.
Bana sesleniyor Cüneyt:

“Cenabı Allah’la Neptün’e dokunma da ne yaparsan yap!
Sen şimdi hazır ol Adriyatik’in dalgalarına.
Çizme’nin burnunu geçince görürsün.”

Sicilya, Etna Yanardağı gitgide kayboluyor.
Orhan Veli’nin Sicilyalı Balıkçı şiirini anımsıyorum.

Yüz sene sonra bugünkü dünyadan
Bir tek insan kalmadığı gün,
Sicilya sahillerinde yasayan bir balıkçı
Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize
Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp
Benden bir mısra mırıldanacak
Şarki halinde bu dünyadan Mehmet Ali isminde bir sairin
Gelip geçtiğini bilmeksizin...

Bu güzel düşüncenin
Olmayacağından eminim
Fakat nedense bu is
Benim pek tuhafıma gidiyor.

Saat 17. 55
Gemici düğümünü, izbarço, öğrenmeye çalışıyorum.
Cüneyt’le Gökhan’ın farklı teknikleri kafamı karıştırıyor.
Gökyüzünden tülümsü bulutlar geçmeye başladı.
Ana yelken tam açılmış durumda.
Dalgalara karşı denge hamlesi.
Cenovayı da açtık, yelken/motorla bir anda 9 mili patlattık,
a
zami hızımız... Pat diye bir ses.
Gökhan Kaptan’ın oltasına koca bir torik takıldı, 5 kiloluk.
Cüneyt’in çiğ balığıyla rakıya hazırlıyorum kendimi.
Arkasından da Kaptan’ın torik yahnisi gelecek...
Saat 19.45
Güneş yusyuvarlak ateş topu gibi batıyor,
tam dümen suyumuzda.
Bir kadeh denize...
Bir kadeh böylesine güzel batan güneşe...
Bir kadeh de Ayşe
m’e...
Kocaman yelkenli bir gemi batan güneşin içinde geçerek
kim bilir hangi sulara doğru yol alıyor.
Deniz ne büyük bir özgürlükmüş...

Adriyatik Denizi’nde,
19 Mayıs 2012,
Saat 07. 25
Dün akşam güneşi keyifle batırdık.
Her şey fevkalade dedikten sonra erken erken tumba yatağa.
Ama uyumak ne mümkün.
Öylesine sallanmaya başladık ki...
Kamaramdaki benim yatak bir anda trambolin haline geldi.
Hoop hop, zııp zıp!
Duramıyorum yerimde, sürekli düşme, savrulma hissi
içinde oraya buraya çarparak kendimi dışarı atıyorum.
Her taraf çatırdıyor.
Ürkütücü sesler.
Alt salonun merdivenlerinden güverteye
kafamı uzatmaya çalışıyorum.
Dışarısı zifiri karanlık, sallanıyoruz ummanın orta yerinde.
Cüneyt dümende, keyfi yerinde,
gülüyor benim halime.
Ana yelken yarım, flok çekilmiş,
“Çok iyi hız yapıyoruz” diyor.
Dalgalar 30-40 metre olmasa da 3-4 metreyi buluyor
ve iskele (sol taraf) bordadan bindiriyorlar.
20 knotın üstünde, kuzeyden yıldız esiyor.
Yuvarlana yuvarlana gidiyor Peace, umurunda değil hava,
o kendini dalgalara teslim etmiş, gayet mutlu...
26 saattir açık denizdeyiz, daha gözüme uyku girmedi.
Gökhan’a bağırıyorum:

“Gökhan, Sadun Abi duymasın,
Patras’da havalimanı var mı?”

Gülüşmeler...

Türk gemisi yanıyor

İyonya Denizi, 19 Mayıs 2012
Saat 10.25
Aşağıda uyuklarken telsiz cazırtısıyla uyandım.
May day! May day! May day!
Bu da nenin nesi?
Önce 1 Mayıs aklıma geliyor
ama çoktan geçmedi mi?
Cüneyt iniyor aşağıya:

“SOS bu, denizden imdat istiyorlar.
Bak arkasından yangın diyor.
En yakın olan derhal oraya gitmek zorunda.”

Gökhan Kaptan koordinatlarını
çıkarıyor,
bize çok uzak.
Hava hız kesmiş değil.
Yine bordadan yiyoruz koca Adriyatik dalgalarını...
Saat 12.30
Telsizden yine aynı sesler:
May day! May day!
Az sonra yine telsizden öğreniyoruz son durumu.
B
ir Türk gemisi yanarak devrilmiş
ama dört Türk mürettebat kurtarılmış...
Saat 14.55
Kaptan Gökhan dümende, “Kara gözüktü” diye bağırıyor.
Yaşasın!
İskelede (solumuz) Kefalonya Adası’nın
uzadıkça uzayan silueti.
Tam 29 saat sonra kara yine.
Daha Yunanistan’ın üçüncü büyük şehri
Patras’a kadar sekiz saat yolumuz var.
Çok uzaktan, Fellini’nin Hayal Gemisi gibi bir vapur
Dalmaçya kıyılarına doğru yol alıyor.
Deniz mutedil!
Gökhan Kaptan:

“Yukarıdan, Adriyatik koridorundan kopan havayı
bazı adalar kesiyor, yumuşatıyor.”

30 saattir 2 saat uyuyabildim.
Patras,20 Mayıs 2012.
Saat 01.13
Çepeçevre ışık şeridi halindeki Patras’a
ağır ağır giriyor Peace,
iki yanından fışırtılı sesler çıkartarak...
41 saattir denizdeyiz.
Saat 11.05
Pırıl pırıl güneşli bir hava.
Hafif esinti diriltiyor.
Marina cıvıl cıvıl.

Korint Kanalı...

Korint Körfezi, 21 Mayıs 2012
Saat 05.55
Öylesine bir şafak söküyor ki keşke şair olsaydım.
Yeri göğü kızıla boyayarak doğuyor güneş.
Mutlu oluyorum böylesine bir güzelliği yaşadığım için...
Patras limanından 23.00’te 'vira bismillah' dedik.
7 saattir munis bir denizde yol alıyoruz,
geçip Ege’ye açılacağımız
Korint Kanalı’na doğru.
Saat 06.55
Korint Kanalı’na giriyoruz.
Peace’ye sevimli yunuslar refakat ediyor.
Dümen suyumuzda ufuk çizgisi iyice belirsizleşmiş durumda.
Denizle gökyüzü tek vücut olmuşlar puslu, sisli havada...
Kanalın girişine geldik.
Tepemizde tek bir martı uçuşuyor, önce kanat çırpıyor,
sonra kendisini denize doğru bırakıyor.
İlahi sessizliğin içinden ç
an sesleri duyuluyor.
İlginç, Korint Kanalı’na kekik kokularını
içimize çekerek giriyoruz.
3 mil yolumuz var Ege’ye.
En çok 20-25 dakika.
Bir daha geçecek miyim Korint’ten?
Yıllar önceydi, Ayşem ve Stelyo’yla Korint’in üstündeki
bu köprülerin birinden geçip gitmiştik güneye doğru...
Evet, hayat çok çabuk geçiyor.
Saat 17. 10
Atina Körfezi’nde yol alıyoruz,
Paros adasına doğru.
Kythnos adası.Sancakta Serifos adası.
Saat 22.40
Paros’a gidik, Naussa isimli
küçücük balıkçı sığınağına yanaştık.
Sardalya ve kalamarla ve de uzoyla
enfes bir sofra donatılıyor,
bir balıkçı meyhanesinde...

Paros Adası, 22 Mayıs 2012.
Saat 12.40
Paros’tan çıkıyoruz Amargos adasına doğru.
Haydi Allah selamet versin!
Deniz kükremeye başladı.
Beyaz köpük başlı dalgalar,
yani kuzucuklar çoğalıyor.
Rüzgâr direkleri,
çarmıkları öttürüyor.
Gökyüzü pamuk pamuk bulut topluyor.
"Fırtına emareleri. İnşallah fazla aşağı inmezler.
İki ada arasında oluk yapıyor hava" diyor Cüneyt Kaptan.
Dalgaları baştan, pruvadan alıyoruz.
Küt küt kalkıp iniyor Peace...

Amargos Adası,
Saat 17.50
Cüneyt’le çam mı, mazı mı tartışmalı
ama çok güzel bir ağacın dallarının altındaki
bir masanın hasır iskemlelerine oturuyouz
güneşi batırmak için.
Norah Jones çalıyor.Ve buzlu uzo...
Saat 19.00
Kilise çanları...
Kalamar, barbun ve uzoyla batırıyoruz güneşi,
bir başka küçük lokantada.
Masamızı iskelenin üstüne taşıyoruz,
gün batımını daha güzel seyretmek için.
Bu çabamız, lokanta sakinlerinden alkış bile alıyor.
Adı, Minos Taverna.
Önündeki fındık kabuğu gibi balıkçı motorları
suyun içinde birbirleriyle oynaşıyor.

Gökhan Kaptan, Yalancı Kaptan, Cüneyt Kaptan...

Amargos, 23 Mayıs 2012.
Saat 07.00
Vira bismillah!
Marmaris’e doğru yola koyuluyoruz.
Saat 5’te kalkıldı ama hava sert bulunduğu için
iki saat ertelendi yolculuk.
Peace güzel seyrediyor.
Bir ara foş diye yedim Ege’nin suyunu yüzüme.
Gülüyor Cüneyt
Kaptan:

“Henüz denizci olmadın.
Popona yemen lazım o suyu,
denizci olman için...”

Sancak baş omuzluktan alıyoruz,
3-3.5 metrelik dalgaları.
Heeytt, kocaman bir dalga yine.
Hoop bindik, fooşş indik!
Oyun gibi... Alışıyorum galiba...
Saat 12.05
Bir köpek balığı, yüzgeci suyun üstünde...
1
3-14 knot esiyor arkamızdan,
dalgaların üstünde Marmaris’e doğru...
Saat 19.05
Kos, Kalimnos.
Karşısında Turgut Reis.
Nisiros.
Derken Deveboynu, Datça yarımadası...
Simi’ye 17 mil, Marmaris’e 51.7 mil...

Marmaris, Albatros Marina,
24 Mayıs 2012,
Saat 01.30
Marmaris’e salimen geldik,
Albatros Marina’ya selametle bağlandık.
Gece vakti son bir hatıra fotoğrafı çektirdik Peace’yle,
Cüneyt, Gökhan Kaptan’la birlikte.
Akdeniz’in bir ucundan çıktık, öbür ucuna geldik.
1438 mil yol yaptık.
163 saat denizde kaldık.
15 gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Açık denizde 15 gün geçirdikten sonra
Marmaris Albatros
Marina’ya demirledik Peace'yle...

HC YALANCI KAPTAN'IN İKİ HAFTALIK DİZİSİ BİTTİ...

Port Leucate'de bir Yalancı Kaptan Hasan Cemal: Denizler beni çağırıyor!


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler