Avrupa ordusu mu, külahıma anlat sen onu

Avrupa ordusu mu, külahıma anlat sen onu

Trump 02’den bu yana can derdine düşen Avrupa Birliği’nin artık genişlemeymiş, demokratik hak ve özgürlüklermiş, serbest ticaretmiş gibi bir derdi yok. Varsa yoksa “Amerika Avrupa’dan çekilirse, ne olacak hali pür melalimiz?”

Avrupa ordusu mu, külahıma anlat sen onu
Almanya Şansölyesi Fredrik Merz, Münih Güvenlik Konferansı'bda

Davos’un üzerinden bir ay geçmeden bu kez uluslararası siyasette gözler Bavyera’nın şirin başkenti Münih’e çevrildi. Aralarında Almanya Şansölyesi Fredrik Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, ABD’nin yıldızı parlayan Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin bulunduğu ağır toplar, 13-15 Şubat tarihlerinde, “62. Münih Güvenlik Konferansı”nda bir araya gelerek Avrupa’nın geleceğini tartıştılar. Zaten Trump 02’den bu yana can derdine düşen Avrupa Birliği’nin artık genişlemeymiş, demokratik hak ve özgürlüklermiş, serbest ticaretmiş gibi bir derdi yok. Varsa yoksa, “Amerika Avrupa’dan çekilirse, ne olacak hali pür melalimiz?”

Şansölye Merz’in konuşması

Bu yılki “Münih Güvenlik Konferansı”na Almanya Başbakanı Merz’in yaptığı açış konuşması damga vurdu. Bugün sağır sultanın bile duyduğu, kural temelli uluslararası düzenin sona erdiği saptamasıyla konuşmasına başlayan Şansölye Merz, bir Alman’dan beklenilemeyecek kibar bir üslupla, Amerika’yı karşısına almadan Avrupa’nın başının çaresine bakması için neler yapılabileceğini dile getirdi. Bu çerçevede AB’nin işbirliğini artırması gereken ülkeler arasında Türkiye’nin adını da telaffuz etmesi, malum çevrelerce cımbızlanarak manşetlere çekildi. “AB sonunda Türkiye’nin önemini anladı, üyelik sürecimizin önü açıldı” şeklinde yorumlanarak coşkuyla karşılandı. Oysa Şansölye Merz, Türkiye’nin gündeme geldiği paragrafta, AB’nin aynı ortak değerleri ve çıkarları paylaşmasa da aynı endişeleri duyan yeni ortaklara açılması gerektiğinden söz ediyor.

Merz’in ismen zikrettiği ülkeler arasında da en yakın AB toprağına 4000 kilometre uzaklıktaki Hindistan ve Güney Afrika, nüfusları 3-5 milyonu geçmeyen Körfez ülkeleri de var. Oysa Türkiye, AB için sıradan bir ülke değil. Halen kesintiye uğramış da olsa, yaklaşık 20 yıldır AB ile üyelik müzakereleri yapıyor. Diğer adı geçen devletlerle aynı statüye konulmasına sevinmek değil, zûl addetmek lazım. Şansölye Merz’den bir gün sonra kürsüye gelen AB Komisyon Başkanı Vander Leyen sanki daha dürüst davranmış, işbirliği yapmaları gereken ülkeleri sıralarken İngiltere, Kanada, Norveç ve İzlanda’yı saymış. Türkiye’nin adını hiç ağzına almamış.

Gelelim Münih’te tüm konuşmacıların diline pelesenk ettiği Avrupa’nın güvenliği için Amerika’ya bağımlı olmaması, kendi kendi savunma yeteneklerini geliştirerek kurumsallaştırması meselesine.

Avrupa’nın kendi güvenliğini kendisinin sağlaması arayışları

Aslında Avrupa’nın kendi savunma kimliğine sahip olması Trump’la gündeme gelen yeni bir fikir değil. Hatta Avrupa Birliği’nin kendisinden daha eski. Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg 1948 yılında Brüksel Antlaşmasını imzalayarak bir savunma işbirliği örgütü olarak “Batı Avrupa Birliği”ni kurdular.1954 yılında Almanya ve İtalya, daha sonra da diğer AB ülkeleri BAB’a katıldılar. Ancak 2011 yılında BAB’ın faaliyetleri AB tarafından devralındı, BAB tarih oldu.

Avrupa’nın güvenlik ve savunma alanındaki faaliyetleri zaman içerisinde Avrupa Güvenlik Ve Savunma Girişimi (ESDİ),Ortak Savunma ve Güvenlik Politikası (CSDP) ve Daimi Yapılandırılmış Savunma İşbirliği (PESCO) süreçleriyle devam etti. Bugüne kadar tüm bu girişimlerden ortaya NATO’ya alternatif olabilecek elle tutulur bir sonuç çıkmış değil. Bırakın ortak bir ordu kurmayı, AB beş yıl önce askerlerini kendi imkân ve kabiliyetleriyle Afganistan’dan tahliye etmekten aciz kaldı, ABD’den yardım istedi.

AB ordusu mümkün mü?

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu “Brueguel”in ön tahminlerine göre, Avrupa’nın Amerika’ya bağımlı olmadan caydırıcı bir güç oluşturabilmesi için 300 bin ilave askere, savunma harcamalarını ise ortalama yüzde 3,5 oranında artırmasına gerek duyuluyor. NATO Genel Sekreteri Rutte, Münih’te çitayı daha da yukarı çekerek son NATO Zirvesi’nde Trump’ın baskısıyla gayri safi milli hasılalarının (GSMH) yüzde 5’ni savunma giderlerine ayırmayı kabul eden Avrupa ülkelerinin, ABD’nin çekilmesi halinde kendilerini korumak için savunma harcamalarını GSMH’larının yüzde 10’nu seviyesine çıkarmaları gerektiğini söyledi. Hadi mali kaynak temin edildi diyelim, Orduya savaşacak asker nereden bulunacak? Almanya’da geçenlerde yapılan bir kamuoyu yoklamasında, bu konuda görüşleri sorulan gençlerin yüzde 70’i bir savaş çıkması halinde, orduya katılmaktansa, ülkeyi terk edeceklerini belirtmiş. Ukrayna’da sokaklarda yaka paça askere alınmak istenilen erkeklerin yakalanmamak için nasıl mücadele verdiğini her gün televizyonlarda görüyoruz. “Vatan, millet, Sakarya” Kapıkule’den ötede geçerli olmuyor.

AB’nin en üst diplomatik koltuğunda oturan Kaja Kalas, bu tartışmalar başladığında, “Bir Avrupa ordusuna ihtiyacımız yok. Savunmada entegrasyona ve sahada birlikte çalışmaya ihtiyacımız var” buyurmuş. Halen Avrupa’da 172 farklı türde ana silah sistemi, uçak, araç ve savaş gemisi bulunurken bu sayı ABD’de 32 imiş. Top tüfek işlerinden bir parça anlayanlar, savaş stratejilerinde en zor işin iyi bir “komuta ve kontrol” mekanizması sağlamak olduğunu bilirler. 27 ülkenin bu kadar farklı silahlara sahip ordularına eşgüdüm içerisinde komuta etmenin yeni bir ordu kurmaktan daha kolay olduğu sanılmasın. Kıbrıs Barış harekatında Kocatepe muhribini nasıl kaybettiğimizi hatırlayalım.

Trump sanıldığı kadar aptal değil. İş savunmaya geldiğinde Avrupalıların ABD olmadan kendi başlarına bu işin altından kalkamayacaklarını bildiği için her vesileyle dalgasını geçiyor.

İlgili İçerikler