Spor, içinde geliştiği toplumun egemen ideolojisinden beslenir. Toplumun siyasal ve kültürel yapısından bağımsız bir spor anlayışından söz etmek güçtür. İktidarlar, sporu önce kendi meşruiyetlerini güçlendirmek, ardından da kitleleri yönlendirmek için kullanır; böylece spor, güçlü bir propaganda aracına dönüşür. Bunun en uç örnekleri Hitler Almanya’sı, Franco İspanya’sı ve Salazar Portekiz’idir.
Son Dünya Kupası’nda dünya kamuoyunun Arjantin’e yönelik tutumunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
2026: Messi’nin Arjantin’i
2026 Dünya Kupası’nda Arjantin’in geçmişte gördüğü ölçüde destek bulamamasının başlıca nedenlerinden biri, Messi’nin Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei ile Donald Trump ve Binyamin Netanyahu’nun temsil ettiği siyasal eksenle ilişkilendirilmesiydi.
Messi’nin kaptanlığını yaptığı Inter Miami, MLS şampiyonu olduktan sonra Donald Trump tarafından Beyaz Saray’a davet edildi. Törende Trump, ABD’nin İran’a yönelik askerî harekâtına ilişkin bombalama görüntüleri eşliğinde uzun bir sunum yaptı. Messi’nin bu sırada gülümsediği ve alkışladığı görüntüler, sosyal medyada geniş tepki topladı; bu tepki Arjantin’e yönelik antipatiyi de besledi.
Bunun karşısında İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in Filistin’den yana açık tavrı ve Trump ile Netanyahu’ya yönelttiği eleştiriler vardı. Barcelona’nın şampiyonluk kutlamalarında Lamine Yamal’ın takım otobüsünden Filistin bayrağı salladığı görüntüler de buna eklenince, mazlumdan yana tavır alan geniş bir kamuoyu İspanya’nın yanında yer aldı.
Arjantin’in ve Messi’nin turnuva boyunca hakem kararlarıyla kollandığı, bu nedenle finale hak etmeden ulaştığı yönündeki tartışmalara burada ayrıca girmeyeceğim. Bu konu medya ve kamuoyunda zaten yeterince konuşuldu.
***
1978: Cuntanın Dünya Kupası
Arjantin’in bir Dünya Kupası başarısının siyasal ve etik tartışmalarla gölgelenmesi tarihte ilk kez yaşanmıyordu.
Spor, özellikle de futbol, Latin Amerika’da iktidarı ele geçiren askerî yönetimlerin en sık başvurduğu meşruiyet araçlarından biri olmuştur. 1976’da Isabel Perón’u askerî darbeyle deviren Jorge Rafael Videla, darbenin toplum üzerindeki etkisini hafifletmek ve rejimin dünya kamuoyundaki kötü imajını düzeltmek için 1978 Dünya Kupası’nın kazanılmasını hayati önemde görüyordu.
Arjantin, 1978 Dünya Kupası’nın ikinci turunda Peru’yla karşılaşacaktı. Finale çıkabilmesi için Peru’yu en az dört farklı yenmesi gerekiyordu. Görev çok zordu; çünkü Peru güçlü ve yetenekli bir takımdı. Ne var ki cunta açısından Arjantin yalnızca kazanmalı değil, kupayı da mutlaka kaldırmalıydı.
Aynı dönemde Peru’daki askerî yönetim ciddi bir ekonomik sıkıntı içindeydi. Daha sonra ortaya atılan iddialara göre Arjantin cuntası, ‘dost’ Peru yönetimine 35 bin ton buğday gönderdi; bazı anlatılarda silah yardımı yapıldığı da ileri sürüldü. Dünya Kupası’ndan kısa süre sonra Peru’ya 50 milyon dolarlık olağanüstü bir kredi sağlanması, 6-0’lık maç üzerindeki kuşkuları daha da büyüttü.
Maçtan hemen önce Videla, eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’la birlikte Peru soyunma odasına girdi ve Peru diktatörü Francisco Morales Bermúdez’in ‘Arjantin-Peru kardeşliği’ mesajını futbolculara okudu. Bu ziyaret, bazı Perulu oyuncular tarafından yıllar sonra siyasi baskı olarak yorumlandı.
Arjantin çalıştırıcısı Cesar Luis Menotti, maçtan önce yaptığı konuşmaya, kalecisiyle yedek oyuncularını almadı.Ardından Arjantin, Peru’yu tam da finale çıkmasını sağlayacak skorla 6-0 yendi; finalde Hollanda’yı uzatmalar sonunda 3-1 mağlup ederek şampiyon oldu.
Bu nedenle 1978 zaferi, yıllardır ‘rüşvetle kazanılmış bir Dünya Kupası’ kuşkusuyla anılıyor.
Zafer, yüz binlerce insanı sokaklara döktü; meydanlar ‘Argentina, Argentina’ sesleriyle doldu. Cunta amacına ulaşmış, devlet şiddetiyle özdeşleşen iktidarını futbol zaferinin coşkusuyla örtmeyi başarmıştı.
Ancak cuntanın milliyetçi seferberlik siyaseti Dünya Kupası’yla sınırlı kalmadı. Dört yıl sonra, 2 Nisan 1982’de Falkland/Malvinas Adaları’nı işgal etti. Savaş yalnızca 74 gün sürdü ve Arjantin kuvvetlerinin 14 Haziran 1982’de teslim olmasıyla sona erdi.
Savaşın sona ermesi ile İspanya’daki 1982 Dünya Kupası’nın başlaması arasındaki takvim yakınlığı, daha sonra çeşitli söylentilere yol açtı. Bunlardan biri, cuntanın savaşı uzatması hâlinde Arjantin’in turnuvaya katılma hakkını kaybetmekten çekindiği iddiasıydı.
***
1986: Demokrasinin ve Maradona’nın Arjantin’i
1986 Dünya Kupası’nda ise bambaşka bir Arjantin vardı. Askerî rejim, Falkland yenilgisi ve giderek büyüyen toplumsal baskının ardından çözülmüş; ülke yükselen halk muhalefeti sayesinde, 1983 seçimleriyle demokrasiye dönmüştü. Maradona ise dünyanın en büyük futbolcularından biri olarak formunun zirvesindeydi. Yoksul mahallelerden gelen yaşam öyküsü, isyankâr kişiliği ve sahadaki dehası ona büyük bir sempati kazandırıyordu. ABD karşıtı görüşleri, Fidel Castro’yla yakınlığı ve Che Guevara dövmesi ise onun politik imgesini daha da güçlendirmişti.
1986’da dünya kamuoyunun Arjantin’e duyduğu sempati yalnızca sahadaki futboldan kaynaklanmıyordu. Arjantin artık bir cuntanın değil, demokrasiye dönmüş bir toplumun takımıydı; Maradona da bu yeni Arjantin’in asi ve büyüleyici yüzüydü. Öyle ki İngiltere’ye eliyle attığı golü ‘Tanrı’nın Eli’ diye adlandırması bile, kural ihlaline duyulan öfkeden çok, güçlüye karşı kazanılmış sembolik bir rövanş olarak karşılandı.
İktidarlar futbolu siyasi amaçları için kullanabilir. Fakat halkların bir takıma duyduğu yakınlığı yalnızca sahada oynanan futbolun kalitesi değil; o ülkenin siyasal tutumu, yönetim biçimi ve temsil ettiği değerler de belirler. Arjantin’in 1978 ve 2026’da iktidarla özdeşleşen yüzü ile 1986’da halkla ve başkaldırıyla özdeşleşen yüzü, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.


