Hrant Dink bunu 2006’da Agos’ta çok güzel yazmıştı: “Birlikte yaşamak ısmarlama bir bulgu değil, ciddi bir emek ve hatta bedel gerektiriyor.”
Mecliste saatler süren tartışmalar, Twitter'da seviyesiz atışmalar, meydanlarda mesneti belirsiz söylemlerle bir ülke yeniden barışa inandırılabilir mi? Yarın “Yurtta sulh dünyada sulh” sözünü gerçekten anlayan bir ülke olsa Türkiye, milletvekili sıfatını almış kişiler milletin ne olduğunu gerçekten anlamış olsa neler değişirdi bu ütopik ülkede? Şu noktada hemen kiralar düşmez, Beşiktaş’ta trafik düzelmez, Diyarbakır aniden hak ettiği gibi kültür turizminin Paris’i olmaz, dünya bir anda güzelleşmezdi. Ama bazı şeyler yavaş yavaş hayatımızdan çıkardı. Ve onların yokluğu bu ülkeyi yeniden cennet yapardı.
Anneler doğuda askere giden çocuklarının geri dönmesi için dua etmez, yan apartmandaki başka bir anne çocuğunun dağdan gelen cenazesini beklemezdi. Televizyon ekranının altından geçen “son dakika” bandında bu haberler olmazdı.
Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Van, Tunceli’deki tarihi ve doğal güzellikler dünya listelerine girer, doğa fotoğrafları çekmek için jandarma ile seyahat etmek zorunda kalmazdı kimse. Belediye başkanları yerlerine kayyımın gelmesi için seçilmez, Kürtçe bir şarkının çalması, bir oyuncunun Kürtçe birkaç cümle kurması, bir siyasetçinin Newroz’a gitmesi başlı başına siyasi sadakat testi haline gelmezdi. Hatta birine “Nerelisin?” diye soran kişilerin kafasında otomatik bir siyasi dosya açılmazdı… Herkes hangi şehirden olursa olsun, siyasi görüşü ne olursa olsun bu ülkenin vatandaşı olduğu için kıymetli olur, temel insan haklarından, Anayasal haklarından hem haberdar olur hem de haklarını kullanabilirdi.
Bugün haber manşetlerini kaplayan “barış” sözcüğünün içinde halk ne kadar var? Anlatılanlardan değil; gerçeklerden bahsediyorum, halk o barışın neresinde?
Barışın negatifi olur mu?
Barış araştırmalarının kurucu isimlerinden Johan Galtung, 1969’da bugün hâlâ kullanılan negatif/pozitif barış ayrımını yapmıştı. Negatif barış, doğrudan şiddetin yokluğu demek, nasıl olduğu, bedeli ve ne kadar süreceği çok önemli değildir. Pozitif barış ise şiddeti yeniden üreten eşitsizliklerin, dışlanmanın ve yapısal koşulların dönüşmesidir. Yani gündelik barış literatürü demektir pozitif barış. Gündelik barış, pozitif barış devletlerin imzaladığı büyük anlaşmalardan, meclislerdeki kavgalardan, geçen yasalardan öteye; sıradan insanların her gün birbirleriyle kurduğu sıradan ilişkilerle ilgilidir. Çünkü kalıcı barışın zemini, gündelik hayatın küçük davranışlarında kurulur ve siyasilerin söylemlerinden, yaptıklarından günlük hayata sirayet eder.
Kaç kez barışmayı denedik?
Durum Habil ile Kabil’in düşmanlığı değilken iktidardakilerin başı her sıkıştığında ya savaşı ya barışı ateşleyerek sonsuz gruplaşmalardan beslendiler. Oysa oy, paraysa para, şöhretse şöhret. Amacın aracı Türkiye’de çok kolaydı her zaman; gözlerin başka bir yere çevrilmesini sağlamak. Yine de içten ya da değil bilemediğimiz “barış” denemeleri oldu elbette. Ama “kaç kez nasıl oldu”nun en azından bende cevabı yok. Çünkü Türkiye’de bazı dönemlere “açılım”, bazılarına “müzakere”, bazılarına “çözüm süreci” dendi. Sonuçlar sadece halkı daha çok kutuplaştırmaya yol açtı.
Buradan çıkan ders barış için “yasa gerekir ama yasa yetmez” de olabilir, “yetmez” dediklerimize evet dememek de; evet diyenleri yıllar sonra anlayacağımızı bilmek de; barış umudu ile her şeye imza atmamak da ya da tam tersine, her şeye inat barışı bireysel olarak sonuna kadar savunmak da olabilir.
Peki bu kez farklı olabilir mi? 2024 sonbaharında başlayan bugünkü süreçte bu yazının kaleme alındığı 15 Ağustos 2026 itibarıyla,10 Ağustos 2026’da ise 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Meclis’ten geçti ama henüz yürürlüğe girmiş değil. Bugün hazırlanan yasa, ceza hukuku açısından 2014’e göre daha somut ama yine de halkın aklındaki soruları yanıtlamıyor.
Oysa Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde hazırlanan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu çok daha detaylı düşünmüş bu soruları. Mesela “Silahların susması, kırılganlıkların kendiliğinden onarılması anlamına gelmeyecektir” diyor, ardından eğitim, istihdam, psikososyal destek, yerel kalkınma ve sivil toplum işbirliğini açıkça sayıyor.
İşte gerçek barış tam burada başlıyor.
Gündelik barış çalışmalarının söylediği de bu: devletler arasındaki büyük anlaşmalar kadar, insanların pazarda, okulda, işyerinde, mahallede ve kamusal alanda birbirleriyle kurdukları küçük ilişkiler barışı taşıyor. Kalıcı barış yukarıda imzalanıp aşağıya teslim edilen hazır bir paket değil.
Nitekim evlerde bile duygular aynı değil bu yasayla ilgili. Hiçbir zaman da olmadı. Reuters’ın yeni yasadan sonra görüştüğü Kürt ailelerde eve dönüş umudu varken, bazı gaziler ve hayatını kaybeden güvenlik görevlilerinin yakınlarında ciddi öfke ve adaletsizlik duygusu var. Bu duygulardan birini seçip diğerini susturmak barış değil. Gerçek barış, iki duygunun aynı kamusal alanda birbirini yok etmeden konuşabilmesini sağlayabilmek.
Barış unutmak değil, tarihi, yaşananları değiştirmek, yok saymak değil.
Faili meçhulleri, zorunlu göçleri unutmak değil. Öldürülen sivilleri, askerleri, polisleri, hayatı parçalanan aileleri unutmak değil. Devlet şiddeti iddialarını, işkenceyi, köy boşaltmalarını, kayıpları unutmak değil.
Barış, bir acıyı diğerinin üzerine kapatmak yerine iki acının aynı anda gerçek olabileceğini kabul edebilme kapasitesidir. Annelerin sarılmasını sağlamak zor olabilir ama evlat acısına saygı duymanın evrenselliğidir barış.
Barış, taraf seçmek zorunda hissetmemektir. Çünkü demokratik barış kutupları ortadan kaldırmaz. Solcu yine solcu olur, sağcı sağcı. Milliyetçi ile sosyalist aynı fikirde olmaz. Muhafazakârla seküler hayatın her meselesinde anlaşmaz. Kürt hareketiyle Türk milliyetçiliği arasında temel siyasi farklılıklar kalır. Ortadan kalkması gereken kutuplar değil, kutupların birbirini gayrimeşru görme hakkıdır. Bu da ta en yüksekte başlar, depremde “bana oy vermeyen aç kalsın” zihniyeti ile değil.
Meclis Komisyonu da ilginç biçimde tam bunu söylüyor. Toplumsal bütünleşmenin insanların “tek tip düşünce ve kimlik” etrafında şekillenmesi anlamına gelmediğini, farklılıkların doğal toplumsal çeşitlilik olarak kabul edilmesi gerektiğini yazıyor.
Ülkede barış sadece Kürt sorunu bitince mi olur?
Yaşar Kemal’in meşhur benzetmesiyle dünya “bin çiçekli bir kültür bahçesi” ise, bir çiçeğin rahat nefes alması bahçenin geri kalanıyla ilişkimizi de değiştirebilir.
Kürt meselesinde gerçekten eşit yurttaşlık fikrine doğru ilerleyen bir devlet, o ilkeyi yalnız Kürtlere uygulayıp kapıyı kapatamaz. Ermeninin geçmişi hakkında konuşması, Rumun kültürel mirası, Süryaninin dili, Alevinin inancı, Romanın eşit yurttaşlık talebi de aynı demokratik ilkenin içinde düşünülmeye başlar. “Bu halkların nüfusları bu ülkede neden azaldı, neye ihtiyaçları var, nasıl onurlandırabiliriz bu çeşitliliği, her bir kültürü” diye düşünerek, çalışarak yollar açılır, duble yollarla övünmek yerine.
Elbette Kürt meselesinin çözülmesi bir gecede Türkiye’nin bütün azınlık sorunlarını çözmez. Ama devlet bir kimliği tehdit olarak görmekten vazgeçmenin mümkün olduğunu bir kere öğrenirse, başka kimliklerle ilişkisinde de yeni bir norm oluşabilir.
Vedat Türkali’nin yıllar önce kurduğu cümlenin hâlâ bu kadar güçlü olmasının nedeni belki bu: “Kürt, Rum, Ermeni ve tüm halklar özgür olmadıkça barış gelmez.”
Yasanın akıllarda bıraktığı en önemli soru, en belirgin hukuk sınavlarından biri Selahattin Demirtaş. Gençliğini, zekasını, güzel kalbini, barış umudu veren gülüşünü 10 yıldır tüm itirazlara ve hukuki önermelere rağmen tam 10 yıldır kapalı hücrelerin ardında özlediğimiz Demirtaş.
7595 sayılı Kanun Demirtaş’ın adını taşımıyor ve yürürlüğe girmesi halinde dahi onu otomatik olarak tahliye etmiyor. Ama Demirtaş meselesini yalnız yeni yasaya bağlamak da zor. AİHM Büyük Dairesi 2020’de Demirtaş’ın derhal serbest bırakılması için gerekli tedbirlerin alınmasına hükmetmişti. 2025 tarihli Demirtaş/Türkiye No. 4 kararında da yeni tutukluluk dönemine ilişkin yeni ihlaller tespit edildi. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Mart 2026’da Türkiye’ye Demirtaş’ın mevcut bütün yollar kullanılarak derhal serbest bırakılması çağrısını tekrar etti.
Daha da ilginci, barış sürecinin en güçlü siyasi aktörlerinden Devlet Bahçeli 3 Şubat 2026’da kendi partisinin grup toplantısında, “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama ve Demirtaş yuvasına” dönene kadar kararlarının net olduğunu söyledi. “Ahmetler”, yerlerine kayyım atanan Ahmet Türk ile Ahmet Özer.
Bu cümle aslında barışın sınırının silah bırakmanın ötesine geçtiğinin siyasi itirafı.
Çünkü “Ahmetler makama” diyorsak artık seçmen iradesini de konuşuyoruz.
Barış İstanbul'a da uğrar mı?
Barış, suç işlediği iddia edilen siyasetçilerin yargılanmaması anlamına gelmez. Demirtaş da, İmamoğlu da, herhangi bir belediye başkanı da hukukun üzerinde değildir. Ama hiçbir koşulda, hukuk da siyasetin altında olmamalıdır. Bu yüzden hukuk bir ülkenin belkemiği ve yanlış, taraflı kullanılması ülkeyi felç edecek en büyük tehdittir. Bu yüzden hukuk tarafsız ve bağımsız olmadıkça gerçek anlamda pozitif barıştan söz edemeyiz.
Yine Meclis’in barış komisyonunun kendi raporu AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasını, tutuksuz yargılamanın esas ve tutuklamanın istisna olmasını, şiddet içermeyen fiillerin terör suçu sayılmamasını, ifade ve basın özgürlüğünü güçlendirecek değişiklikler yapılmasını ve seçim mevzuatının demokratikleştirilmesini öneriyor.
O halde bu ilkeler yalnız Kürt meselesine uygulanamaz.
Ekrem İmamoğlu hakkındaki suçlamaların doğru olup olmadığına bağımsız mahkemeler karar verecek. Fakat Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Temmuz 2026’da, İmamoğlu ve diğer sanıkların süren tutuklulukları ile yargılama koşullarının adil yargılanma hakkı bakımından ciddi sorunlar yarattığını açıkladı ve tutukluluğun istisnai tedbir olması gerektiğini tekrar hatırlattı. İmamoğlu’nun tutukluluğuna ilişkin başvurusu da AİHM önünde bulunuyor.
Gerçek bir barış dönemi başlıyorsa bunun demokratik mantığı çok basit olmalı: Siyasi rakibimizi savcıyla değil sandıkta yenmeyi istemeliyiz.
Bu, suç işlendiğinde soruşturma açılmasın demek değil. Tam tersine, suç varsa bağımsız yargılasın, delile göre karar versin. Ve suç işleyen kim olursa olsun hukukun karşısında herkesle eşit olsun.
Türkiye barışı öğrenebilir mi?
Belki barışın en yanlış tahayyülü, herkesin birbirini sevdiği bir Türkiye. Öyle bir ülke olmayacak. Mümkün değil. Kardeş olmayacağız hepimiz ki kardeşler de her zaman anlaşamaz, yine yazının başına Habil ve Kabil’e dönmeyelim.
Birbirimize bazen çok kızacağız. Sert tartışacağız. Farklı hayatlar yaşayacağız. Seçimlerde karşı karşıya geleceğiz. Aynı şeye inanmayacağız. Aynı görünmeyeceğiz, aynı kitapları okumayacak, aynı şarkıları söylemeyeceğiz. Ama aynı şeylere saygı duyacağız: Bu ülkenin barışına, hukuka, birbirimizin insanlığına ve bu ülkenin her noktasındaki çeşitliliğe, zenginliğe, değerlere, yaşam tarzlarına, hayatlara, toprağına, taşına, ağacına, tarihine.
Bizi de bu güzel yapacak.
Demokrasinin amacı farklılıkları ortadan kaldırmak değil zaten.
Barışın başarısı, farklılığın tehlike olmaktan çıkmasıdır. Bir Kürt’ün Kürt olması Türk’ün varlığından bir şey eksiltmiyorsa; bir Alevinin Aleviliği, bir Ermeninin Ermeniliği, bir muhafazakârın inancı, bir sekülerin hayat biçimi diğerinin yaşam alanına yönelik tehdit gibi algılanmıyorsa; iktidar değiştiğinde yarımız ülkeyi kaybetmiş gibi hissetmiyorsa, belki barışa biraz yaklaşmışız demektir. Bir siyasi rakipten kurtulmanın en meşru yolunun hâlâ daha meşru yollarla çok oy almak olduğunu anlamak ve buna saygı duymaktır barış.
“ONLAR” dememektir. Onlar, bunlar, biz diyerek kutuplaştırılan bir ülkede barıştan söz edilemez.
Barış biz olmaktan gurur duymaktır. Tüm farklılıklarımızla. Farklı olandan korkmamaktır. Silahların susması çatışmayı bitirebilir ama meydanlarda “onlar” dendikçe, farklı olana karşı öfke, korku aşılandıkça aslında halkın eline en büyük silahlar veriliyor.
Yahu çocukları bile “Manifest dinleyenler ve dinlemeyen gerçek dini bütünler” olarak ayıran bir ülkede barış olabilir mi sizce?
Pazarda iki tezgah ötedeki pazarcının derdini bilmeyip küfredilen mahallelerde, yürürken sana çarpan insanın “pardon” demediği lüks AVM’lerde, belediyelerin o sokaklarda yaşayanları düşünmeden birbiri ardına inşaat izni verdiği semtlerde, bir müzisyeni gözüne kestirip her klibine karşı dava açan savcıların olduğu adliyelerde, çocuklar okullara aç giderken kendi çocukları son model araçlarda polisten imtiyaz isteyen milletvekillerinin olduğu meclislerde barış olmaz.
Barış, meclisten geçen bir yasa ile, milletvekilleri zenginleşirken halkın fakirleşmesi ile halkın milimetrik parçalara ayırıp birbirine kırdırarak, umudun yerine öfkeyi ve oyun eğmeyi koyarak, iktidarda olmayı sonsuz bir güç zannederek gelmez.
Ama ne var biliyor musunuz? Barış eninde sonunda gelir ve o para uğruna kesilen zeytin ağaçlarının dalları tüm müziklere, tüm dinlere, tüm hayatlara hoşgörü ile yuva olur. Belki bu yüzden barışı yalnız Ankara’dan beklememek gerekiyor. Bireysel sorumluluk alıp yargılamaya, öfkelenmeye başladığımız farklı hayatlara, fikirlere karşı inadına hoşgörü kasımızı geliştirmeliyiz. Belki de en büyük devrim öyle başlar ve barış bir gün gerçekten gelir bu ülkeye.
Bir sabah gerçekten barışa uyansak nasıl bir Türkiye olurdu?
Bizden farklı olanın varlığını kendi varlığına tehdit saymayan, adaleti kimin için gerektiğine göre değiştirmeyen, acıları yarıştırmayan, geçmişini unutmadan geleceğini kurabilen bir Türkiye.
Kısacası çok başka bir ülke değil belki. Sadece nihayet hepimizin ülkesi cennet vatan olurdu.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


