Dünya Kupası’nın esas kazananı İngiltere

Dünya Kupası’nın esas kazananı İngiltere

İngiltere, Dünya Kupası boyunca aile içi şiddet riskini veriyle ölçüp kampanyalar, polis önlemleri ve destek hatlarıyla sahadan eve uzanan bir güvenlik hattı kurdu. Türkiye’de ise futbolun öfkesi, erkekliğin dili ve kadınların güvenliği hâlâ aynı cümlede bile konuşulmuyor

Dünya Kupası’nın esas kazananı İngiltere

Tarihin muhtemelen en az saygı duyulan Dünya Kupası biterken finali alan takım İspanya ya da Arjantin olmayacak. İngiltere olacak. Bir de belki ülkelerden bağımsız olarak Haaland diyebiliriz ama o başka yazının konusu. “İngiltere mi?” diye şaşırmayın. Kupayı kazanmak demek tüm siyasi şikelerin ve futbolun ayak oyunlarının ötesinde bir anlama sahip aslında. Çünkü kupa boyunca futbol taraftarları arasında en anlamlı çalışmayı yapan ve en iyi önlemleri alan ülke İngiltere’ydi.  

Lancaster Üniversitesi’nden Stuart Kirby, Brian Francis ve Rosalie O’Flaherty’nin FIFA Dünya Kupası üzerine yaptığı çalışma sayesinde oldu her şey. Araştırmacılar, İngiltere’nin 2002, 2006 ve 2010 Dünya Kupası maçları sırasında Lancashire polisi kayıtlarını inceledi. Bulgular ürkütücüydü: İngiltere milli takımı kazandığında ya da berabere kaldığında bildirilen aile içi şiddet vakaları yüzde 26 artıyor, İngiltere kaybettiğinde artış yüzde 38’e çıkıyordu. Araştırmanın en önemli tarafı, araştırma raporundaki şu cümlede saklı: “Futbol aile içi şiddetin sebebi değil; ama var olan şiddet düzeninin yoğunlaştığı, tetiklendiği, görünür hale geldiği bir zaman dilimi yaratabiliyor.” 

Buraya kadar aslında şaşırtıcı olan bir şey yok. Sadece bilinen bir durumun verilerle, bilimsel olarak ortaya koyulması var. Önemli olan bu verilere dayanarak ne yapıldığı. İngiltere, bu gerçeği sadece haberlerde, tartışma programlarında, Internette içerik olarak kullanabilir, billboardlara “aman da aile içi şiddet ne kötü, aman da kadınlar mağdur olmasın” diyebilirdi. Ki daha önceki senelerde daha çok bu tarz çalışmalar yapılmıştı.

İngilizlerin futbol fanatizmi malumunuz. Holiganlıkta bir dünya markası İngiltere. Dahası zaten futbolun modern kurallarının İngiltere’de yazıldı. Yani İngiliz futbol mitolojisine göre futbolun “ana vatanı” İngiltere. Bu da haliyle ülkenin tüm kültürüne yansıyor.  

Eski çalışmalarda, Women’s Aid’in Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası dönemlerinde başlattığı kampanyalar da tam bu kültüre yaslanıyor. 2022’de “He’s Coming Home” kampanyası, İngiliz futbol kültürünün en meşhur sloganlarından “It’s coming home”u ters yüz etmişti. Tüm İngilizlerin ezbere bildiği “It’s coming home” 1996’da İngiltere’de gerçekleşen Euro 96 liginin şarkısıydı ve ülke marşı olarak kaldı. “Futbol eve dönüyor, eve geliyor” diyor marşta. 2022 kampanyası bunu “O (erkek) eve geliyor” şeklinde kullanmıştı. Marştaki coşkunun aksine bu sloganda büyük bir korku ve tedirginlik var. Sert, ne zaman neye sinirleneceği bilinmeyen, hayata, işe, futbola, insanlara öfkesini evde çıkartan bir babayla büyüyenler, böyle bir erkekle yaşayanlar “Eve geliyor” cümlesinin yarattığı iç sıkıntısını, mide ağrısını iyi bilirler. Bu slogan çok dikkat çekmişti çünkü kupayla birlikte eve gelen, failin kendisiydi.  2024’teki “No More Years of Hurt” de yine aynı marştan uyarlanan bir kampanyaydı.   

Bu kez 2026 Dünya Kupası’nda konuya başka bir yerden yaklaşıp maçlardan önce kullanılan “Countdown to Kick Off” (İlk atışa geri sayım) deyimi kullanıldı ve bunu “The Other Kick Off” (Diğer geri sayım) sloganı seçildi. Yani herkes “maç kaçta başlıyor?” diye sorarken Women’s Aid başka bir başlama saatine dikkat çekiyordu. Şöyle ki; İngiltere’nin açılış maçının resmi başlama saati 21.00 iken kampanya, ev içi şiddet riskinin maçtan sonra başladığı veya yükseldiği tahmini zamanı 23.37 olarak işaretlenmişti. Bu saat; maç süresi, devre arası, uzatma/duraklama, maç sonrası içki ve eve dönüş süresi hesaplanarak bulunmuş. Buradan yola çıkarak metro duraklarına, şehrin kalabalık yerlerine, maçların izlendiği pubların önüne üstünde “11.37” yazan yerleştirmeler yapıldı. Kampanya dijital billboardlarda, mobil reklam araçlarında ve Londra’daki fan zone/maç izleme noktalarına yakın fly poster’larda kullanıldı. Hepsinde bir de QR kod vardı; bu kod Women’s Aid’in destek, bağış ve bilgilendirme sayfalarına yönlendiriyordu. Yani bu sadece “farkındalık” posteri değil, aynı zamanda yardım kanalına yönlendiren bir acil işaret tabelası gibi çalışıyordu. 

Women’s Aid’in kampanya dili her zamanki gibi futbolu suçlamıyor, “futbol değil, şiddet uygulayan erkekler şiddet uygular” çizgisini koruyor. Bu ayrım önemli, çünkü meseleyi “maç izledi, sinirlendi, oldu” kolaycılığına sıkıştırmak, failin sorumluluğunu azaltmaktan başka işe yaramıyor ve bu en çok düşülen hata aslında, failin suçunu hafifletmek… Women’s Aid’in 2026 açıklamasında çok net söylediği şey şu: Futbol domestic abuse’a neden olmaz; domestic abuse failin tekrar tekrar yaptığı bir seçimdir. Ama büyük turnuvalar, alkol, yoğun duygu, gece geç saatler ve kalabalık maç izleme kültürü zaten var olan istismarın sıklığını ve şiddetini artırabilir. Bu yüzden de önlem almakta fayda vardır. 

İşte bu nedenle 2026 Dünya Kupası’ndaki ilk İngiltere maçının olduğu gün, tüm radyolar, tüm basılı, görsel, dijital medya organlarının tamamında uyarılar yer aldı. Kadınlar için şiddet veya şiddete yatkınlık durumunda hemen polise haber vermeleri ya da yardım emrkezlerini aramaları salık verildi. Dahası, polis bu konuda eğitildi ve maç günleri için özel bir birim dahi oluşturuldu. Polis de skoru seğil, eve dönüşü İzledi. 

2026 Dünya Kupası’nda dikkat çekici olan yalnızca sivil toplumun değil, polis teşkilatlarının da bu ilişkiyi açıkça kampanya konusu yapmasıydı. Hertfordshire Constabulary’nin desteklediği “We Won, I Lost – Are You Offside or Onside?” kampanyası, futbol dilini doğrudan ev içi şiddet diline çevirdi. “Biz kazandık, ben kaybettim”cümlesi, skor tabelasının ne kadar yanıltıcı olabileceğini anlatıyordu: Takım kazanmış olabilir, ülke sevinmiş olabilir, pub’da bardaklar havaya kalkmış olabilir; ama aynı gece bir kadın evde sesini kısmış, bir çocuk babasının ayak sesinden maç sonucunu anlamayı öğrenmiş, biri “bugün kavga çıkmasın” diye kendi davranışını ayarlamış olabilir. Kampanya, izleyiciyi de sorumluluğun içine çekiyordu: Maç günü etrafında bir şey görürsen, hangi tarafta duracaksın?

Polis tarafındaki mesajın ortak cümlesi ise daha da çıplaktı: Sahadaki hiçbir sonuç şiddeti haklı çıkarmaz. Avon & Somerset bölgesinde “There is no result on the pitch that justifies abuse” (Şiddetin bahanesi olmaz) başlığıyla duyurulan kampanya, mağdurları destek mekanizmalarına yönlendirirken çevredekilere de “bakıp geçmeyin” çağrısı yaptı. City of London Police ise Dünya Kupası’nı yalnızca ev içi değil, gece ekonomisi açısından da riskli bir dönem olarak ele aldı; barlar, oteller ve lisanslı mekânlarla çalışarak personelin şiddet, taciz, savunmasızlık ve güvenli eve dönüş konularında uyanık olmasını istedi. Lincolnshire Police’in “Spot, Stop, Support” (Belirle, Durdur, Destekle) kampanyası da maç gösteren mekânlara dağıtılan içecek altlıklarıyla destek hatlarını insanların önüne, masanın üstüne, tam da maç izlenen yere taşıdı.

Bu örneklerin önemi şu: 2026’da İngiltere’de mesele artık yalnızca “maç günlerinde şiddet artıyor” diye haber yapmakla sınırlı kalmadı; polis, savcılık, yerel yönetim, kulüpler, barlar ve destek hatları aynı risk takvimi etrafında hizalanmaya başladı. Final düdüğünden sonra evde ne olabileceğini, yalnızca kadın örgütleri değil, kamu kurumları da konuşmaya başladı. Sadece konuşulmadı, sadece kampanya düzenleyenler para kazanmasıyla yetinilmedi. GERÇEK ANLAMDA ÖNLEM ALINDI.

Women’s Aid’in “Football United Against Domestic Violence” (Futbol Aile İçi Şİddete Karşı) başlığıyla devam eden kampanyası, tüm dünyanın örnek alması gereken bri kampanya aslında. FIFA’nın yarım ağız desteklediği, İngiliz polisinin resmi olarak tam destek verdiği kampanya ne kadar etkili oldu henüz bilmiyoruz ama bu verilerin de peşine düşülüp şeffaf bir rapor paylaşılacağı kesin.  

Milli gurur tablosu: Kadın cinayetlerinde dünya kupası bizim

İngiltere’de mesele yalnızca kampanya cümlelerinden ibaret değil; veriye dayanan bir kamu tartışması var. Office for National Statistics’in yıl sonu Mart 2025 verilerine göre İngiltere ve Galler’de 16 yaş üzeri yaklaşık 2,2 milyon kadın son bir yılda aile içi şiddet deneyimledi; bu kadınlar için yüzde 9,1’lik bir yaygınlık oranı demek. Aynı dönemde polis 816 binin üzerinde aile içi şiddet bağlantılı suç kaydetti. Cinayet verilerinde de ev, kadınlar için hâlâ en tehlikeli yerlerden biri. Mart 2025’e kadar olan yılda İngiltere ve Galler’de 111 domestic homicide kaydedildi; bu kurbanların 75’i kadındı. Yetişkin kadın cinayeti kurbanlarının yüzde 40’ı partneri ya da eski partneri tarafından öldürüldü. 

Şimdi içinizden bu verileri Türkiye ile kıyasladığınızı hatta kimisinin “biraz rahatladığını, sadece bizde değilmiş” dediğini tahmin ediyorum. Türkiye ile kıyas yaparken ilk problem şu: Veriler aynı şekilde tutulmuyor. İngiltere’de “aile içi şiddet”, “aile içi cinayet”, “partner/eski partner cinayeti” gibi kategoriler kamu istatistiklerinde düzenli ayrıştırılıyor. Türkiye’de ise resmi verinin sürekliliği, şeffaflığı ve sınıflandırması uzun süredir tartışmalı. Bu nedenle Türkiye’de kadın cinayetleri konusunda en çok başvurulan kaynaklardan biri Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun düzenli tuttuğu veriler.Platforma göre 2024’te Türkiye’de en az 394 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 259 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. 2025’te ise en az 294 kadın öldürüldü, 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Bu sayılar tek başına bile ağır; ama şüpheli kadın ölümlerinin büyüklüğü, karanlıkta kalan alanın ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

Rakamsal kıyas için kaba bir tablo kurarsak: İngiltere ve Galler’de 2024 ortasında yaklaşık 31,5 milyon kadın yaşıyor ve Mart 2025’e kadar olan yılda 155 kadın cinayet kurbanı kaydediliyor; bunun 75’i aile içi cinayet. Türkiye’de 2025 sonunda kadın nüfusu yaklaşık 43 milyon. KCDP’nin 2025 için kaydettiği en az 294 kadın cinayeti. 2024’teki 394 kadın cinayeti. Ancak burada tekrar altını çizmek gerekiyor: İngiltere’deki “aile içi cinayet” ile Türkiye’deki “erkekler tarafından öldürülen kadın” kategorisi birebir aynı şey değil. Yine de çıplak gerçek değişmiyor: Türkiye’de kadınların yaşam hakkı açısından tablo daha ağır ve şüpheli ölümler eklendiğinde gerçek ölçeği ölçmek daha da zorlaşıyor. 

Peki Türkiye’de futbol ve kadına yönelik şiddet ilişkisine dair spesifik çalışma var mı? Çok az. En somut akademik örneklerden biri, Sakarya’da 2021-2022 dönemini inceleyen “Bitter Result of Economic Problems, Football, and Curfew Policy” başlıklı çalışma. Araştırma ekonomik sıkıntılar, futbol maçları ve COVID-19 sokağa çıkma kısıtlamalarının kadına yönelik şiddet üzerindeki etkisini ölçmeye çalışıyor. Bu çalışma önemli, çünkü Türkiye’de ilk kez futbol maçlarını, ekonomik stres ve kamusal kısıtlamalarla birlikte kadına yönelik şiddetin olası tetikleyicileri arasında ele alıyor. Ama tek bir ilin verisiyle sınırlı. Türkiye’de Süper Lig derbileri, milli maçlar, bahis yoğunluğu, alkol tüketimi, maç saati ve 6284 başvuruları arasında ulusal ölçekte bir çalışma hâlâ yok. Türkiye futbolu tribün şiddetini, hakem saldırılarını, kulüp yöneticilerinin agresyonunu konuşuyor; ama maçtan sonra evde ne olduğunu ölçmüyor. 

Şiddetin futbolla eşdeğer sayıldığı ülkemizde zaman zaman bazı takımların taraftarları aile içi şiddete karşı pankartlar açmayı denedi, çok güzel çalışmalar da yaptı ama bu sadece taraftar seviyesinde kaldı. Yani, Türkiye’de futbol dünyasının konuya hiç değinmediğini söylemek haksızlık olur. İçişleri Bakanlığı ve TFF iş birliğiyle lig maçlarında “Kadına şiddet insanlık suçudur” (İnanılmaz etkili bir slogan ve çalışma değil mi?)  pankartları açıldı. Fenerbahçe ve Galatasaray kadın futbol takımlarının (erkek değil kadın takımları olduğunun altını çizeyim) 2021’de oynadığı tarihi maç “Kadına Şiddete Son” mesajıyla sahaya çıktı. Samsunspor’un üzerinde farklı dillerde “Kadına Şiddete Hayır” yazan mor forması da güçlü bir semboldü. Sonuçta büyük takımlar, oyuncular yine suya sabuna dokunmadı. Halbuki futbolun dili ve futbolcunun duruşu, kulüplerin onurlu ve likayatli duruşu ile dünya cennet olabilirdi, milyonları etkileme kudreti bu multi milyarlar kazanan isimlerde, kulüplerde var.

Futbolun burada oynayabileceği rol basit ama büyük: Erkekliğin en kalabalık sahnelerinden biri, şiddetsiz erkekliği görünür kılabilir. Maç öncesi anonslar, stat ekranlarında destek hatları, kulüp çalışanlarına eğitim, taraftar gruplarıyla ortak çalışmalar, kadın örgütleriyle uzun vadeli protokoller, fail sporculara karşı şeffaf disiplin politikaları, yerel barolar ve belediyelerle maç günü risk planlaması… Bunların hiçbiri oyunun güzelliğini azaltmaz. Tersine, futbolu yalnızca skorların değil, toplumsal sorumluluğun da, taraftara karşı sorumluluğun sahası yapar.

Örnekler nasıl?

Women’s Aid’in “Football United Against Domestic Violence” kampanyası bu yüzden önemli: Kulüplere yalnızca pankart açmayı değil, personel eğitimi, domestic abuse politikası geliştirme ve güvenli başvuru mekanizmaları oluşturmayı öneriyor. Leeds United’ın Leeds Women’s Aid ile yerel destek kampanyası yürütmesi de bu modelin kulüp ölçeğine indirilebileceğini gösteriyor. 

Bir başka futbol ülkesi İtalya’da da futbolcular sessiz kalmadı bu konuya. İtalya’da Serie A oyuncularının 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü haftasında yüzlerinde kırmızı çizgiyle sahaya çıktığı “Un Rosso alla Violenza” (Şiddete bir kırmızı) kampanyası, futbolun görsel gücünü kullanan güçlü örneklerden biri. Juventus’tan Paulo Dybala gibi yıldızların da bu kampanyada görünür olması, mesajı yalnızca kadın örgütlerinin değil, erkek yıldızların da taşıması açısından önemliydi. Ama burada da soru şu: Kırmızı çizgi maç günü yüzümüzden silindiğinde, kulüpler kendi içlerinde şiddet, taciz, cinsiyetçilik ve cezasızlıkla nasıl mücadele ediyor? Yani bizde yapılan kampanyalardan “hallice” bir kampanyaydı bu da ama en azından futbolcular taşın altına ellerini koymuşlardı.

İspanya’nın dersi daha kurumsal. VioGén sistemi, şiddet riski altındaki kadınları izlemek ve risk değerlendirmesi yapmak için 2007’den beri kullanılan ulusal bir mekanizma. Futboldan bağımsız, genel bir önlem ve koruma mekanizması bu ve tıkır tıkır işliyor. Bu da haliyle Uzman mahkemeler, 016 hattı, elektronik izleme ve daha ayrıntılı femicide sınıflandırmasıyla İspanya, Avrupa’da en çok incelenen modellerden biri. Elbette sistem kusursuz değil; algoritmik risk değerlendirmelerinin hataları ve kör noktaları tartışılıyor. Ama İspanya’nın farkı, şiddeti tekil olay gibi değil, takip edilmesi gereken bir risk zinciri gibi ele alması. Bu da genel olarak ülke kültürünü değiştiriyor.

Türkiye’nin Dünya Kupası’ndaki hayal kırıklığı sonrası evlerde neler yaşandı acaba? Ya da büyük derbi günleri neler yaşanıyor? Milyonlarca insan maç izlerken, kaç kadın maçın bitmesini korkuyla bekliyor? Kaç çocuk, babasının tuttuğu takımın skoruna göre evin havasını ölçmeyi öğreniyor? Kaç kadın örgütü bu ilişkiyi biliyor ama elinde düzenli veri olmadığı için bunu görünür kılamıyor? Kaç kadın daha erkeğin dünyaya, sahaya, hayata olan öfkesinin acısını hayatıyla ödeyecek? Belki bir gün biz de Arda Güler gibi yetenekli ve iyi insan olan futbolcular sayesinde bu sorularn cevabını bulup önlem almaya başlarız. Ama önce elbette ki futbolu ve erkekleri kukla gibi oynatan yönetimlerin sorumluluk alması, değişmesi gerekecek.  

İlgili İçerikler