
31 Mart seçimleri, son çeyrek yüzyıldaki Türk siyasetinin, adeta bir dönüm noktası oldu. Bu seçimlerde iktidarda bulunan ve adeta yenilmezlik (invincible) unvanı kazanmış olan AK Parti, ikinciliğe düştü.
Bu sonuçla birlikte kamuoyunda siyasal tartışmalarda iki konu öne çıkmaya başladı: İlki, Erdoğan iktidarının siyasal meşruiyetini sürdürebilecek yeterli toplumsal desteğe artık sahip olmaması nedeniyle seçimlerin yenilenmesi gereği. Diğeri de 2028’de gerçeklemesi beklenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik senaryolar.
Erken seçim konusunda iki mazeret belirtiliyor: İktidar tarafı bozulan ekonomik dengelerin belli bir ölçüde düzelmeden önce yapılacak seçimlerin benzer bir hüsrana yol açacağını görüyor. Öte yandan muhalefet ise erken seçim talebinin gerçekçi olmadığını, Meclis içinde yeterli çoğunluğun bulunmadığına işaret ediyor. Bu argümanlar kendi içlerinde tutarlılık taşısa da erken seçim için önce toplumsal talebin alevlendirilmesi gerekiyor. Meclis aritmetiğine bakılması ise sonraki aşama. Aksi halde iktidarın mazeretine zemin, yani zaman ve imkân tanınmış oluyor.
31 Mart dağılan umutları yeşertti
31 Mart seçimlerinin bir başka siyasal sonucu ise, muhalif kesimlerin 2028 cumhurbaşkanlığı seçimlerine yönelik bir hayli umutlanmış olması. Yenilmezlik unvanına sahip Erdoğan artık 2028’de aday olamıyor. Bir erken seçimle olsa bile, senaryolar geliştirerek, ismi çok tartışılan isimlerle Erdoğan’ın kolaylıkla yenilgiye uğratılacağı düşünülüyor.
Görüldüğü kadarıyla muhalefet kesiminde adayın ismine büyük önem atfediliyor. Çünkü 2023 yılında Kılıçdaroğlu yerine ismi geçen kişilerden birinin aday olması halinde, seçimlerin kolaylıkla kazanılabileceği inancı hayli yaygın. Hatta ‘ne oldu da 10 ayda CHP oyları bu denli yükselebildi’ diye sorgulanıyor.
Değerlendirmeye ışık tutması bakımından bir veriyi paylaşmakta var; Nisan 2023’te TÜİK’e göre tüketici enflasyonu yüzde 43,7’ydi. Yerel seçimlerin yapıldığı anda ise yüzde 71,9’a çıkmıştı. Artış tam 28 puan! Kısacası, bu tarihe gelindiğinde hayat pahalılığına ilişkin istiap haddinin siyaseten dolduğuna ve tüm toparlanma umutlarının dağıldığına hiç kuşku yok. Nitekim, Mayıs 2023’te Bloomberg-HT’nin düzenlediği Tüketici Beklenti Endeksi 79,1 iken Mart 2024’te 63,4’e düşmüştü. Beraberinde aynı kurumun enflasyon beklentisi endeksi ise 120 iken Mart 2024’te 171’e çıkmıştı. Yani muhalefet 31 Mart’ta çok daha avantajlıydı.
Türkiye’nin asıl sorunu Erdoğan değil, onun rejimi
14 Mayıs genel seçimlerinin ana teması Erdoğan’dan ve onun tek-adam rejiminden kurtulmaktı. Hatta Altılı Masanın Mutabakat Metninin en önemli kavramı da "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem" idi ve seçimlerin hemen ardından parlamenter sisteme geçileceği sözü verilmişti. Bu anlamda 31 Mart yerel seçimlerinin hangi temaya dayandığını belirlemek pek kolay olmasa da seçmenin 14 Mayıs seçimlerinin izleri üzerinden yürüdüğünü düşünülebilir.
Bununla beraber, 14 Mayıstan bu yana bu konu siyasal gündemden düşmüş görünüyor! Nedendir bilinmez ama muhalefet artık sistem üzerindeki eleştirileri bir tarafa bıraktı, zaten bir daha aday olması bile zor olan, olsa da kazanması bir o kadar daha zor olan Erdoğan’ı tahtından indirmeyi amaç haline indirgedi. Erdoğan’ın tahtından indirilmesi adeta bir siyasal panacea (tekil kurutuluş) oldu. Oysa ki, Türkiye’nin asıl sorunu Erdoğan değil, Erdoğan’ın tek adam rejimi! Bu ucube rejim muhalefetin 2014’ten bu yana dert yandığı her konunun kökeninde olduğu bilinirken, sadece Erdoğan’ın gitmesiyle her sorunun aşılacağı inancı yayılmaya başladı. Anımsayalım, ülkemizde Osmanlının çöküşü birçokları tarafından kötü padişahlara bağlanır. Oysa Osmanlı İmparatorluğu ekonomik ve sosyal sistemin geri kalması nedeniyle batmıştır.
Ülkemizde siyaset bilimciler ve anayasa hukukçuları, aslında tüm ilerici-demokrat aydınlar neden bu konuyu göz ardı etmeye başladılar, anlamak mümkün değil. Hatırlayalım, birçok ekonomist meslektaşım yarı-otokratik bir rejimde rasyonel ve tutarlı para ve maliye politikalarının sonuç vermeyeceğini savunuyordu. Eğitimde ve diğer birçok kamusal alanda laiklikten uzaklaşan uygulamaların bu yarı-otokratik sistemle gerçekleştiğini savunan aydınlar, sosyal bilimciler yaygındı. Yine Batı demokrasileriyle uyumlu ama tarihsel çizgisi itibarıyla uzun erimli ulusal çıkarları önde tutan dış politika deseninden uzaklaşılmasını bu yarı-otokratik rejime bağlayan diplomasi uzmanları vardı. Hepsi, farklı bir fikre mi evirildiler?
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 6 Şubat depremleri açıklaması
Dünya Bankasına göre bu sistem siyasal istikrarsızlık getirdi
Dünya Bankası öteden beri her yıl bütün üye ülkeler için "Siyasal İstikrar ve Şiddet Endeksi" hesaplar ve yayınlar. Bu endeksin Türkiye için alt kalemlerini yukarıdaki tabloda sunuyoruz. Görüyoruz ki, 2015-2016 yıllarında Diyarbakır’da sokak eylemleri sürecinde Siyasal İstikrar/ Şiddet alt kalemi çok kötüleşmiş ama daha sonra hızla toparlanmış. Fakat, diğer tüm alt kalemlerde; ifade özgürlüğü, hükümet edebilme, hukuki düzenlemelerin niteliği, hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukların denetiminde, müthiş bir kötüye gidiş gözleniyor. Hemen hepsinde ve benzer şiddette. Bunun tek bir nedeni var: yeni tek-adam yönetimi! Çok açık: Erdoğan 2015 öncesinde de iktidardı, ama bu yönetim sistemi yoktu!
Anımsayalım; 10 Ağustos 2014 tarihinde ilk defa halkoyu ile Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi. Ardından 16 Nisan 2017 referandumu sonucu, başbakanlık kalktı ve 24 Haziran 2018’de Erdoğan genel seçimlerle Cumhurbaşkanı seçildi. Türkiye’de demokratik sistemdeki sonun başlangıcı bu tarihlerdir.
İfade özgürlüğü ve hesap verme konusunda gerileme elbette gücün yoğunlaşmasına bağlanabilir. Yolsuzluklar kontrolden çıkmakta, hukukun üstünlüğü yetki ve gücün yoğunlaşmasıyla tahrip olmakta ve sonunda hükümetin etkinliği bile ortadan kalkmaktadır. Yani kısacası siyasetçilerin tabiriyle ülke yönetilememektedir.

2016 yılında The Economist dergisinin düzenlediği Demokrasi Endeksinde Türkiye 167 ülke arasından 97’nci iken 2023 yılında 102’nci oldu. Türkiye artık hibrit-demokrasi kategorisinin bile en alt sıralarına indiğinden neredeyse yarı-otokratik sistem olarak niteleniyor.
Ekonomist Prof. Dr. Arthur Okun’un geliştirdiği ve Prof. Dr. Steve Hanke’nin kullandığı Dünya Sefalet Endeksi sıralamasında Türkiye 2012 yılında en tepede 12’nci sırada iken, 2022 yılında daha da yukarıya 10’unculuğa çıktı!
Dünyada Basın Özgürlüğünde 151’inci sırada olan Türkiye’nin mahcubiyeti daha da arttı ve tek-adam sistemiyle ise 165’inciliğe kadar düştü.
Siyasal partiler aşınıyor
Yarı-otokratik lider-eksenli başkanlık sisteminin en önemli tahribatı farkında olmasalar dahi, siyasal partiler üzerinde oluyor. Nihayetinde ikili yarışa dönüşen bu sistem siyasal farklılıklar içeren birçok partiyi ittifak kurmaya zorluyor ve bu süreçte siyasal temsil yeteneği yitiriliyor. İttifak partileri siyasal duruşlarında aşınmaya, amorflaşmaya, böylece kimlik kaybına uğruyorlar. Kürt kimliği üzerinden siyaset sürdüren parti (şimdiki adıyla DEM) bile başkanlık sistemi içinde bir hayli zorlanıyor. Doğru dürüst etkin bir parlamento yok ki, kendilerini ifade etsinler. 2023 seçimlerinde bir sıkımlık cephanelerini de destekledikleri cephenin adayına kullandılar, gitti. Yine Anayasa ile sorunlu bir başka parti olan HÜDA-PAR sırf bu çoğunluğa dayalı başkanlık sistemi yüzünden adeta iktidara taşınmış oldu. Oysa parlamenter sistem olsaydı, belki parlamentoda temsil imkânı bile bulamayacaktı.
Tekrarla, bu siyasal sistemde adayların başarılı olabilmesi için çok gevşek fikriyatların olmasını zorlarken, fikriyatı güçlü partileri tüketiyor. AKP bu nedenle MHP’ye benzemek zorunda kaldı ve toplumsal tabanına uzaklaştı. Siyasal tabanındaki çok belirgin sosyo-kültürel özellikler nedeniyle CHP şimdilik buna dirense de zaman içinde o da büyük savrulmalar gösterebilir. İYİ Parti de ciddi bir bocalama içinde. Keza diğer tüm küçük partiler aynı durumda.
Bocalayan dış politika
Türkiye’nin dış politikasında da müthiş bir bocalama (perplexity) veya kargaşa yaşanıyor. Türk dış politika geleneği başkanlık sistemine uygun değildir, çünkü tarihsel olarak karar alma mekanizması kurumsaldır. Oysaki hiçbir değerlendirme yapılmadan Cumhurbaşkanı-MİT ikilisinin düzenlediği dış politika yürürlüğe konulup haliyle tıkanınca düzeltmesi de o denli zorlaşıyor ve sonrasında kargaşaya neden oluyor.
Türkiye bu sistemle ne ekonomisini, ne hukukun üstünlüğü, iç barış ve adaleti kısacası, toplumsal barışı, ne de dış politikasını toparlayabilir. Sürdürülebilir ve adil bir refah gelişmesi ancak daha güçlü bir demokratik rejimle, yani temsili demokrasinin en iyi biçimde tecelli ettiğini bildiğimiz gelişmiş parlamenter demokrasi ile elde edilebilir.
31 Mart seçimlerinin en önemli gelişmesi olan AK Parti’nin birinci çıkmaması muhalefete çok önemli bir fırsat tanıyor. Çünkü tek adam sisteminin değişmesi artık mümkün. Koşulları belirlemede de muhalefet her zamankinden daha kudretli. Ancak, ekonomik konjonktür ve anketler muhalefetin kudretini pekiştirse de, bu fırsatın ne kadar süreceği belli olmaz. Üstelik bu konunun tam da 2028 öncesi gündeme gelmesini planlayan bir iktidar olabilir ve buna da fırsat vermemek gerekir!
Tabii tüm bunlar muhalefetin ana liderinin en iyi oyuncuyu bulmak yerine, oyun kurucu olmaya soyunması halinde gerçekleşebilir.


