Adaletsizler Kupası’nda topun adaleti işledi

Adaletsizler Kupası’nda topun adaleti işledi

Fas’ın başarısı sadece Fas’ta değil, futbolcuların yetiştiği Hollanda, Belçika, Fransa ve İspanya’nın emekçi göçmen semtlerinde de kutlanıyor. Fransa doğumlu Faslı oyuncular, “gördünüz mü ayak takımını” diyerek kendilerini horlayan Fransız egemenlere hava atıyor. Bütün dünyanın yoksulları sempatiyle karşılıyor özellikle Afrika ülkelerinin başarılarını. Bir günlüğüne bile olsa egemenlere karşı kafa kaldırma olarak algılıyor.

Adaletsizler Kupası’nda topun adaleti işledi

Tersine Dünya Kupası – 8

İlk Dünya Kupası yazımı, “Brezilya, Fas, Yeşil Burun Adaları, Ekvador ve Portekiz’den umutluyum” diye bitirmiştim. Sonra grup maçlarında “total futbol”a dönmüş gibi gözüken Hollanda’yı aldım listeme. Çoğu yorumcu da “Japonya’ya dikkat” diyordu.

Son 32’nin hemen başında final niteliğinde iki eşleşmeyle çıkıverdi karşımıza bunların dördü; Brezilya-Japonya ve Hollanda-Fas… Eşleşmeler güzeldi ama hangileri olursa olsun iyi futbol vaat eden iki takımın erken vedası üzücü olacaktı. Buna biraz da FIFA’nın ev sahiplerine, özellikle de ABD’ye rahat bir yol açma uyanıklığı neden oldu. Ev sahipleri ABD ve Meksika üçüncü olmuş takımlarla oynarken, grup birincileri Brezilya ve Hollanda karşılıklı ikincilerle eşleşmişti. Hollanda-Fas maçı gruplarda tam yedişer puan kazanmış iki takımın karşılaşmasıydı.

Neyse maçlar oynandı ve ben eski alışkanlıkla önce yazının flaşını vereyim:

  • Tek maçlık elemeli turlarda takımlar önce gol yememeyi düşünebilirlerdi. Bu yüzden oyun tıkanabilirdi. Korktuğum oldu. İlk dört maçın ikisi uzatma dakikalarındaki gollerle normal sürede bitti. Öteki ikisi penaltı atışlarıyla sonuca bağlandı.
  • “Total futbol”a ihanet edip temkinli futbola dönen Hollanda topu ve golü isteyen Fas’a boyun eğdi. İyi de oldu; elenmeyi hak ettiler. Kalecileri Verbruggen hariç.
  • 0-0’da, 1-0’da ve 1-1’de farklı ritimlerde oynanan Japonya-Brezilya maçında savunmaya çekilen Mavi Samuray’lar, Sambacılar’ı zorla dansa kaldırdı. Ellerine aldıkları turu geri verdiler.
  • Oyununu, kadrosunu ve geçmişini arayan Almanya, Bundesliga’da bile tutunamayacak bir performansla tek bir oyunu olan ama onu da çok iyi ve uyumlu yapan Paraguay’ı geçemedi.
  • Dünya Kupası’ndaki her şeyde hayran olunacak bir yan bulanlar kusura bakmasın ama çok şükür uzatma dakikalarda gelen golün sıkıntıyı sona erdirdiği Kanada-Güney Afrika maçı oynanmasaydı da olurdu. Onu pas geçiyorum.

Korku portakal renkli formaya yakışmıyor

Grup maçlarında, oyun kurucu ataksever geri dörtlüsü ve savunmadan atağa ataktan savunmaya geçişi çabuk yöneten gole heveskar orta sahası vardı Hollanda’nın. Toplu atakta savunmaları dağıtan Brobbey, Summerville gibi turnuvanın yıldız adayı forvetleri heyecan vericiydi… “Total futbol” eve mi dönmüştü?

Saat kurup gecenin köründe ekran başına geçtiğimde gözlerime inanamadım. Koeman’ın savunmacı damarı tutmuş, geriye dördü stoper beş savunmacı koymuştu. Orta sahayı eksiltip, uzun top kovalayacak iki hızlı adamı bayağı ileride yalnız bırakmıştı. Total futbolun yerini “total temkinli futbol” almıştı.

Fas da dikkatliydi ama çağdaş oyun tarzlarından vazgeçmediler. İleride bastılar, genç ve teknik orta saha oyunun yönünü devamlı değiştirdi, bekler atağa çıktı. Ancak kaleci Verbruggen’i geçemeyince onlar da yavaşladılar.

İkinci TV molasından sonra Koeman bir satranç hamlesi yapar gibi, uzun top indirmede mahir Veghorst’u oyuna aldı ve hemen ardından onun indirdiği topa Summerville ve Gakpo’nun yaptığı koşular sonucu golü buldu… Bu arada, gol sonrası doğamamış evladının acısı gol sevincine karışan Gakpo’nun çevresine duvar ördü arkadaşları. Onun bu mahrem anını, her acıyı köpürtüp neredeyse pornografik bir seyir haline getiren günümüz medyasından korudukları için Hollandalı futbolculara koca bir helal.

Maça dönersek, Koeman tam turu çalacakken, hiç umulmayan biri sahneye çıktı: 1.94’lük stoper Issa Diop. Dedesi Fransa’da futbol oynayan ilk Senegalli olan Diop, Fransa’da doğmuş, Fransa alt yaş gruplarında milli olmuş, A takıma çıkması gündemdeyken annesinin köklerinden dolayı Fas’ı seçmişti. Belki de günümüz futbolunun hızına uyamadığı için Fulham’da uzun süredir müzmin yedekti. Ama futbolda bütün emeğin, onca antrenman ve maçın, o kadar deneyimin yoğunlaşıp Dünya Kupası’nın gidişatını değiştirecek bir eyleme dönüştüğü anlar olur.

91.dakikadaki pozisyona dikkatle bakın; en gerideki Diop, arkadaşına “geriyi al” işareti yaptıktan sonra sessiz ve emin adımlarla arka direğe sızıyor ve en doğru anda en yüksekte buluştuğu topu ağlara yollayarak “gitti” denen maçı uzatma devrelerine götürüyor.

Sonrası malum; yorgun uzatma devrelerinin ardından penaltılarda gülen taraf turu isteyen ve hak eden Fas oldu. Kupa kazanmak için neredeyse 30 yıldır atılgan değil pragmatik futbolu seçen Hollanda son katıldığı iki kupada olduğu gibi yenilmeden penaltılar sonucu evine döndü.

Üç farklı makamda Brezilya - Japonya

Tek maçlık elemeli turlarda genel bir yapı var. Favori gibi görünen takım topla daha fazla oynuyor. Zayıf görünen ise alan kapatıp kalesini korumayı önceliyor. Skorun 0-0 kaldığı sürece ‘largo’, ağır aksak ritimde geçiyor maç.

Brezilya karşısında Japonya’nın “zayıf takım” tavrını seçmesini beklemiyordum açıkçası ama maça iyi başladılar. Karşı alandaki yumuşak presleri kırıldığında faulle de olsa sert durdurdular rakiplerini. Top kendi alanlarına gelince de 5-4-1 gibi dizilip alan kapattılar.

Ancelotti Brezilya milli marşını öğrenmiş ama, belki de takımın başına geç geldiğinden, oyuncuları onun oyununu tam öğrenememişler. Brezilya’da ilk 11 değişmemişti. Yine de Japonya’nın savunma düzeni karşısında iyice dağıldılar. Paslar yerini bulmadı, aynı topa hamle yapıp birbirlerini sakatlıyorlardı neredeyse. Sonunda tembel bir paralel pası kapan Japonya hızlı dripling sonunda planladığı golü buldu.

Gol oyunun ritmini artırıp 1-0’ın “andante”sine, aksak ritmine getirdi. “Don Carlo, vatandaşı Montella’nın bizim Paraguay maçından sonra söylediklerini bir okusun, maçı kaybederse işine yarar” diye düşünmeye başlamıştım ki, Japonya’nın bir Paraguay, Brezilya’nın da Türkiye olmadığını gördüm.

Japonya her dakika biraz daha kalesine yaslandı, savunma derinliği kayboldu. Ancelotti, “gerçek 9” Igor Thiago yerine savunmayı karıştıracak çabuk ayakları olan Endrick’i oyuna aldı. 2-3-5 gibi gelerek karşı alana egemen oldular. Stoperler oyun kuruculuğa soyundu. Sağdan soldan yüksek çapraz toplarla, havada zayıf olan Japon savunmasının dengesini bozdular. Stoper Gabriel’in arka direğe indirdiği topa koşu atan Casemiro’nun imza gollerinden biriyle beraberliği sağladılar.

1-1 oyunu “allegro”ya, oynak ritme getirdi. Japonya da atak denemeye başladı ama gariptir çabuk yoruldular. Ancelotti, hep kanatta görmeye alıştığımız Martinelli’yi sol içe koyarak Vinicius Junior’u yalnızlıktan kurtardı. İlk yarı acemiler mangası görünümünde olan Brezilya uyumlu akarak sambadan örnekler sundu. İleride baskıyla kazanılan topu hızla dolaştırıp beş saniye içinde bir “gegenpress” golü atarak turu geçtiler.

Brezilya hâlâ oluşum halinde bir takım. İleriki turlarda hem gelişip hem de sonuç alabilirler mi bilemem. Japonya ise enerjik, koşan bir ekip ama oyuna egemen olmak daha fazlasını gerektiriyor.

Almanya’nın ilacı laptopta değil

Almanya-Paraguay maçı için söylenecek çok şey yok. Saha kenarındaki iki görüntü farkı çok iyi anlatıyor. Paraguay’ın golünden sonra “laptop hocaları” kuşağından Nagelsmann kulübeye gömülmüş, tabletine bakıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Arjantin’in sağlamcı Jose Pekerman geleneğinden gelen Gustavo Alvaro da Alfaro ise yan kulübede kendinden çok emin dişli değiştirir gibi yeni oyuncu sürüyordu sahaya.

Almanya devamlı arıyor ama ne aradığını da bilmiyor. Deniz Undav’ı “sabit 9” olarak ilk 11’e, onun etrafına da gezen forvet olarak Havertz ve Wirtz’i koymuştu Nagelsmann bu maçta. Tutmayınca hemen vazgeçti. Türkiye gibiydi Almanya Paraguay karşısında. Uzatma devresinde attıkları gol İngiltere’de olsa geçerli sayılırdı ama her teması faul gören VAR tarafından geçersiz sayıldı. Buna rağmen turu hak ettiler diyemiyor kimse. Takımın yarısından fazlası göçmen kökenli ama Bayern’in gölgesinden kurtulup “Alman olmayan” bir oyun bulamadılar hâlâ.

Paraguay’ın tek bir oyunu var ama onu da kusursuz uygulayıp rakibe kabul ettiriyorlar. Çok iyi alan daraltıp, ikili üçlü kademe kuruyorlar. Kazandıkları topları da hızla ilerideki becerikli adamlara aktarıyorlar. Bir de duran topları gol için değerlendiriyorlar. Böyle nereye kadar giderler bilemiyorum ama tek maçlık elemeli turlar için geçerli bir oyunları olduğunu söylemek zorundayım.

Kaleciler ve penaltılar

Kaderinizin 90, pardon 96 dakikada, bilemediniz 126 dakikada, olmadı penaltılarla belirlendiği tek maçlı turlarda kalecilerin performansı önem kazanıyor.

Tek ona bağlanmaz elbette ama yılların Muslera’sının Uruguay’ı nasıl kupadan ettiği ya da “Pandora’nın kutusunu” nasıl erkenden açtığını gördük. Paraguay-Almanya maçında ise tam tersi oldu. Takımın savunmacı oyunu sanki 26 yaşındaki kaleci Orlando Gill’in performansında son halini almıştı. Gill’in uzun toplarla tehlikeli pozisyonlar hazırladığını da gördük. Penaltılardaki performansı ise kariyer zirvesi sayılabilir.

Japonya’da, ABD doğumlu, Gana ve Japonya kökenli Zion Suzuki ceza alanı hava sahasına egemenliğini ilan etti. Arkadaşları top kaptırmasa maçı tek başına uzatma devrelerine götürecekti ve belki de penaltılarda kurtarışlarıyla turu getirecekti.

Ve Verbruggen. Uzatma devresinde yaptığı kurtarış sadece bu Dünya Kupası’nın değil, kupa tarihinin en iyilerinden biri olabilir. Ancak penaltı atışlarında, karşıladığı topu istemeden ağlara itmesi kalecinin futbolun en trajik ve nankör mevki olabileceğini de gösterdi.

Geldik penaltılara… Bir takımın kaderinin penaltı atışları tarafından belirlenmesini oldum bittim içime sindiremedim. İki maçta da penaltı atışları çok heyecanlı oldu gerçi. Tur geldi denirken gider gibi oldu, son anda yeniden döndü Fas ve Paraguay’a. Sonuçta turu hak edenler kazandığı için o kadar takmadım.

PSG-Arsenal finalinden sonra yaptığım öneriyi tekrarlayayım sadece. Madem bu atışlar özel beceri gerektiriyor, takımlar maç başında penaltıcı listelerini belirlesinler. Penaltılar, oyuncu oyuna girmemiş ya da oyundan çıkmış olsa da bu listeye göre yapılsın.

Sadece bir ülkenin takımı değiller

Aslında Brezilya-Japonya, Hollanda-Fas eşleşmeleri günümüzün artık iyice küçülen dünyasında milli takımların ülke sınırlarını çoktan aştığını gösteriyor.

Brezilya-Japonya maçı bir tür derbi sayılabilir örneğin…1800’lerde, ekonomik kriz içindeki Japonya’dan ciddi bir nüfus Pasifik’in öteki yakasına Brezilya’ya göç etmişti. Burada etkili bir topluluk oluşturdular. A milli takıma futbolcu veremeseler de Japon kökenliler, yani “Nikkei”ler judo gibi, beyzbol gibi sporlarda çok etkili oldular.

1980’lerde ise tersine bir göç yaşandı. Ekonomik krizle boğuşan Brezilya’dan çok sayıda işçi Japonya’ya göç etti. Onların çocukları Japon milli futbol takımına kadar yükseldi. En ünlüleri Alex Santos’u ve Marcus Tulio Tanaka’yı tanırsınız. Japonya’da eğlence dünyasına çok renkliliği bu Brezilya asıllı Japonların sağladığını da belirteyim.

Artık kim üzüldü, kim sevindi bilemem ama Brezilya kazanınca iki ülkede de hem sevinen hem üzülenler olmuştur mutlaka.

Paranın ve ilginin çok yoğunlaştığı UEFA’yı kıskanan Infantino ise Avrupa takımları elendiğine sevinmiş midir, yoksa ileriki turlarda gelir kaybına uğrayacağına üzülmüş müdür o da bilinmez. Kesin bir şey var ki özellikle Afrika ülkelerinin başarısını Dünya Kupası’nın genişlemesinin başarısı olarak kullanacaktır.

Ne var ki çevre ülkelerin başarısı sadece o ülkelerle sınırlı değil. Fas’ın başarısı sadece Fas’ta değil, futbolcuların yetiştiği Hollanda, Belçika, Fransa ve İspanya’nın emekçi göçmen semtlerinde de kutlanıyor. Fransa doğumlu Faslı oyuncular, “gördünüz mü ayak takımını” diyerek kendilerini horlayan Fransız egemenlere hava atıyor. Bütün dünyanın yoksulları sempatiyle karşılıyor özellikle Afrika ülkelerinin başarılarını. Bir günlüğüne bile olsa egemenlere karşı kafa kaldırma olarak algılıyor.

Bu duygu küresel dayanışmaya, bir arada özgür yaşama kültürüne esin ve güç verir mi, yoksa başta dinsel ve etnik olmak üzere her türlü elverişli yarılmayı derinleştirmek isteyenler tarafından kullanılır mı?

“Apolitik” futboldan çıkan politik soru bu.

 

 

 

 

 

 

 

 

İlgili İçerikler