TERSİNE DÜNYA KUPASI - 4
Türkiye Avustralya’nın ardından Paraguay’a da yenilince, ikili averajın geçerli olduğu grupta ilk üçe girme şansını kaybetti ve finallere veda etti.
Her takımın birinci ya da dördüncü olabileceği bir gruptaydı Türkiye. Ellerinden geleni yaptı bizim çocuklar ama dördüncü torbadan girdikleri gruptan çıkamadılar. Evet beklenmeyen bir sonuç ama bu futbol, bunda utanılacak ve özürler dilenecek bir şey yok.
Açıkçası Türkiye’nin en azından gruptan çıkabileceğini düşünüyordum ben. Bana bu umudu özellikle Romanya ve Kosova play-off maçlarımız vermişti. Oyunu denetim altına almayı önceleyen, sabırlı ve dikkatli bir top oynamıştık bu maçlarda. Tek puanın ve hatta tek golün kaderinizi çizdiği, hepi topu üç maçlık final gruplarında önemliydi bu.
Neden olmadı?
Avustralya maçı için yazdıklarımı çok kısa tekrarlamak zorundayım… Türkiye maçlara Arizona sıcağında hazırlanıyordu. Maçlar için binlerce kilometrelik yol kat etmek zorunda kalacaktı. Sezonda neredeyse 60 maç yapmış Kenan, Hakan, Arda gibi oyuncularla Galatasaraylılar ya yorgundu ya da sakatlıktan yeni çıkmıştı.
İlk maçımızda koşmadık, koşamadık, oyunu hızlandıramadık. Ya da rakip bizi yavaşlattı, dar alanlara sıkıştırdı.
Üstelik buralara zar zor geldiğimizi hemen unutup “Favoriyiz, kazanırız, finale gideriz” şişirmeleri içinde çıktık sahaya… “Oyunu denetim altına almaya ne gerek vardı, usta ayaklar konuşur, rahat maçı alırdık.” Temelsiz hedefler ilk yenen golden sonra yerini telaşa ve beceriksizliğe bıraktı.
Avustralya maçından sonraki altı günlük arada takımın en azından fiziki bakımdan toparlayacağını düşünmüştüm. Ama değişen bir şey olmadı. Üstelik, - “şu oynasın, bu oynamasın” pek derin önermelerinin etkisiyle olabilir- “bir de bu 11’i deneyelim” havasında çıktık sahaya. İlk maçta verimli olmadığı çok belli olan Kerem’de ısrar etmeyip başka bir çözüme yönelebilirdik belki. Bunun yerine üç değişiklikle ve orta sahanın teknik ve fizik gücünü azaltarak başladık en kritik 90, pardon, dört devrelik 96 dakikaya.
Savunmayı ayrı, hücumu ayrı futbolculara yükleyince 4-1-1-1-3 gibi dağıldık sahada; İsmail’in önünde Hakan, onun önünde Arda... Paraguay, Arda’ya adam markajı uygulayarak, geçişi zorlaştıran faullerle hızlı geçişlerimizi engelleyerek ve topu alan oyuncumuza baskı yaparak bizi felç etti. İki-üç kere topa dokunmadan oynayamaz olduk. Her topta Arda’yı aradık. Birbirinden koptu Ay-Yıldızlılar.
Oyunu hızlandıracak teknik takviye ancak 86. dakikada Orkun’un girmesiyle geldi. Şut denemeleri ve onsekize şansa indirilen toplar dışındaki hızlı ve örgütlü tek gol pozisyonumuza 89’da Orkun’un Barış’a verdiği derin pas sonucu Can’la ve Deniz’le ulaştık.
Maçın en iyisi El Salvadorlu hakem Ivan Barton’du. Karakolda bitecek bir maçı heyecan dozunu düşürmeden mükemmel yönetti ve en azından maç sonunda hakem üzerinden yapılması muhtemel ağlaşmalarımıza fırsat vermedi. Tam, Barton’a rağmen Paraguaylıların oyunu germe tuzaklarına düşüyorduk ki ilk yarı sonunda Almiron’a çıkan kırmızı kart imdada yetişti.
Yetişti ama bu imkânı fiile yansıtamadık. İkinci yarı rakip iyice geri çekilince karşı alana yığıldık. Orta sahamızdaki boşluk ortadan kalktı. Bu kez de yakın ve telaşlı oynamaktan birbirimizi engeller olduk. Net pozisyonlar verdik. 10 kişi 11 kişiden kalabalık gözüktü.
Sayılar yalan söyler, sahaya bakmadıkça
Şimdi Montella dahil bir kesim “şu kadar hücum yaptık, bu kadar topa sahip olduk, kırk yılda bir olur bu” diyecektir.
Sayılardan çıkıp sahada olanı anlamaya çalışırsanız çok farklı yollara gidersiniz. Genel lâftır; istatistik çok şey gösterir ama asıl meseleyi gizler.
Evet yüksek şut sayımız var ama savunmayı çaresiz bırakan sadece birer atağımız oldu iki maçta da… Evet biz topa sahip olduk ama ivmeli hızlı koşuları iki rakip de bizden fazla yaptı. Evet rakipler çok az geldi ama benzer pozisyonlardan üç gol yedik. Her hızlı çıkışlarında bize müdahale fırsatı vermediler ve çok rahat kullandılar topları.
Gerçekler bunlar…Bizim maçtan önce Brezilya karşısında izlediğim Haiti kadar fiziki güç, hız ve yoğunluk koyamıyoruz sahaya. Çünkü bizim futbolumuz dur-kalka, yavaşlığa, lig adı altında oynanan eşitsiz maçlara, saha dışı müdahalelerden medet ummaya ve bunlara taviz veren hakem yönetimlerine dayanıyor. Büyük Avrupa takımlarındaki oyuncularımız formsuz olduklarında bu durumu değiştiremiyor.
Güç ve sıralama bakımından bizden alttaki takımlara karşı öne geçtiğimizde ritim buluyoruz ancak. Onlara karşı bile ilk golü yediğimizde çokluk sıkıntı yaşıyoruz. Bizden üsttekiler karşısında net üstünlüğümüz yok.
Geleceğe bakalım, bakmasını becerirsek
Ne yapalım, olan oldu. Dilimizin en güzel deyişlerinden biriyle “sağlık olsun” diyeyim. Sağlık olursa her şey olur… Evet, kazanıp devam etseydik günlerimiz daha şen geçecekti. Kaybettik, buruk kupa günleri, daha doğrusu geceleri bekliyor bizi. Ta ki Avrupa kupalarının ön elemeleri ve ligler başlayana dek. Sevinsek de üzülsek de ülkede hiçbir şey daha iyiye ya da kötüye girmeyecek nasıl olsa.
Yine de futbol denen güzel ve belalı hastalığımız sürüp gidecek. Carlo Ancelotti, maçlardan eve döndüğünde köpeklerinin yanında rahatlayıp sakinleşiyormuş. Çünkü onlar, maçı kazandığıyla ya da kaybettiğiyle ilgilenmiyormuş, Don Carlo’ya aynı sevgiyle yaklaşıyormuş hep... Taraftarlık bu kadar basit olmalı işte. Yoksa Milli Takım üzerinden kendine bir pay, güç, reyting, tıklanma ve iş çıkartmak değil.
Şimdi sorumluluk futbolu yönetenlerde… Başarıyı anlamsız bir şekilde “üstün karakterli olmaya” bağlayanlarda. Finallere zor yoldan gitmişken “final oynarız” laflarıyla oyuncuların sırtına büyük yük bindirenlerde. İşler iyi gitmeyince hemen düşmanlar bulup onlara yüklenenlerde. Sporu yönetenlerde, TFF Başkanı ve yöneticilerinde… Ciddi bir yaklaşım ve iletişim sorunları olduğu kesin.
Taraftar sevinir, üzülür ama futbolu yönetenler ve yönlendirenler başarıları olağanlaştırmayı, başarısızlıkları sindirmeyi bilmeli artık. İki yıl sonra Avrupa Şampiyonası finalleri, dört yıl sonra da yine Dünya Kupası finalleri var. Geleceğe gerçekçi bakarsak bugünkü düş kırıklığını sevince çevirebiliriz.
Ve unutmayın: Kupa daha bitmedi. ABD’yle son maçımızı oynayacağız. Haydi Bizim Çocuklar, “vatanı kurtarma” yükü omuzlarınızdan kalktı. Güzel bir top oynayın, sonuç ne olursa o akşam sevindirin bizi.


