Dünya Kupası’nın üzerinde “PSG Hayaleti” dolaşıyor

Dünya Kupası’nın üzerinde “PSG Hayaleti” dolaşıyor

Sadece kadroları değil, oyunları da günümüz futbolunun uç beyi lig takımlarına yaklaştıkça ülke takımları bu Dünya Kupası’nda umut ve zevk veriyor. Bu yazıyı yazdığımda kimlerin gruplardan çıkacağı -ikinci maçlar sonunda garantileyenler dışında- belli değildi. Sonuçlara bakmaksızın gözüme takılan takımlar sempatikten güçlüye doğru şöyle…

Dünya Kupası’nın üzerinde “PSG Hayaleti” dolaşıyor

Tersine Dünya Kupası 6

Dünya Kupası’nda oynanan futbol üzerine izlenimlerimi yazmayı ikinci maçların sonrasına bıraktım.

İlk maçlar bir tür ısınma, kantara çıkma maçlarıdır çünkü. Takımlar yeni bir ortamda, yepyeni bir rakiple oynar. Kimi daha koşullara alışamamıştır, kimi kadrosunu oturtamamıştır. İlk maçtaki hatalarını ikinci maçta düzeltenler ya da düzeltemeyenler olur.

Kabul, kupada iyi futbol var

Bir söyleşide, “Eski kupalardaki futbol daha mı güzeldi, yoksa siz mi onları güzel olarak hatırlıyorsunuz” sorusuna, “Yok futbol hakikaten daha güzeldi” yanıtını vermiştim. Bir şekilde yurtdışında tekrarlarını izleyip futbola gözümü açtığım 1970 Dünya Kupası maçları belleğimde bütün tazeliğiyle duruyordu.

Evet, o zamanki futbol vahim hakem kararlarından kupanın sahada taraftarla birlikte kutlanmasına kadar daha insaniydi, daha bir hayatın içindendi. Sahada oynanan oyun belki yavaştı ama çok daha saftı; kolay hissedilir, uzun uzun tadına varılır ve yıllarca unutulmazdı. O sahnede izlediğiniz oyunla ertesi gün mahallede ya da hafta sonu amatör ligde oynayacağınız top aynı şeymiş gibi gelirdi size.

Bu kupadaki futbola baktığımda artık emin değilim. Evet, eskiden oynanan futbol daha güzel olabilir ama bu Dünya Kupası’nda futbol kalitesi ve enerjisi umduğumun çok ötesinde. Hem de turnuvanın, uzun lig ve ulusal/Avrupa kupa maçlarının ardına denk gelmesine rağmen. Birkaçı dışında bütün takımlar güçleri ve teknikleri yettiği kadar koşuyor, mücadele ediyor, günümüzün geçerli topunu oynamaya çalışıyor.

Sıkıntı veren maçlar yine var ama şimdiki futbol genelde daha güçlü, daha enerjik, daha taktiksel varyasyonlu, daha yoğun… Pek oynayamayacağınız, ancak izleyip zevk alacağınız, anlamaya çalışacağınız incelikli karmaşık bir gösteri… Bunun en son sürümünü Şampiyonlar Ligi’nde görmekteyiz.

Her yol Paris’e çıkıyor

Bu kupada gördüğüm en çarpıcı özellik, milli takımların her bakımdan kulüp takımlarına öykünüyor olması. Hatta kulüp takımlarına döndüler bile denebilir. Zaten artan milli maç sayısı da bu yönde zorlayıcı bir etken.

Bir zamanların en güçlü futbol ekolüyken futbol ihracatçısı bir ülkeye dönüşerek kimliğini kaybeden Brezilya diriliş için lig takımlarında kazanılmadık kupa bırakmayan Carlo Ancelotti’ye sarılmış durumda. Sadece Brezilya değil, 48 takımın 28’inin başında o ülke vatandaşı olmayan, lig deneyimli hocalar var.

Sadece hocalar değil, teknik ekiplerde de “yabancılar” mevcut. Örneğin duran top koçluğunu teknik direktörlerden bile popüler hale getirenlerden Austin McPhee, Aston Villa’nın yanı sıra turnuvalık iş olarak Portekiz ekibinde. Onun Ronaldo’yu da içeren yeni duran top numaralarını Özbekistan maçında bol bol gördük.

Takım kadroları da kozmopolit lig takımları gibi oldu. Aynı mahallede büyümüş, aynı altyapıda yetişmiş oyuncular Fransa ve Fas formalarıyla karşı karşıya oynuyor. İngiltere’de doğmuş, yetişmiş Michael Olise Bayern Münih’de forma giyiyor ve Fransa Milli Takımı’yla şimdiden kupada parlamaya başladı. Yine İngiltere’de yetişen ve İngiliz alt yaş takımlarında oynamış olan Musiala Almanya’ya “transfer” olmuş durumda.

Futbolcular çokluk rakip milli takımdakileri kendi arkadaşlarından daha iyi tanıyor. PSG’nin forvetleri Fransa’da, orta sahası ve sol bekiyse Portekiz’de. Mbapbe’yi eski PSG’li sayarsak Fransa-Senegal maçında bütün golleri PSG’liler attı. Portekiz’de Ronaldo, Özbekistan maçı sonrasında “I am back” (“Geri döndüm”) dediyse bu öncelikle PSG orta sahası ve sol beki sayesinde.

Sadece kadroları değil, oyunları da günümüz futbolunun uç beyi lig takımlarına yaklaştıkça ülke takımları bu Dünya Kupası’nda umut ve zevk veriyor.

Kupa tek favori çok

Takımlara geçmeden şunu belirteyim; sadece ilk iki seanstaki maçları izleyebildim şimdiye kadar. Gecenin en derin saatinde ve şafakta oynananlara bizim maçlar ve bir Brezilya maçı dışında gücüm yetmedi. Bir-iki maça ise dönüp baktım. Umutlu olduğum Ekvador’u hiç izleyemedim. Golcü bek Munoz’un ve uçan forvet Luis Diaz’ın parladığı Kolombiya’yı da. Şimdi yazacaklarım gördüklerimle sınırlı.

Bir kere kupanın tek maçlı bir turnuva olması, hele gruplarda her golü belirleyici kılıyor. “Önce gol yemeyeceksin” birinci emir haline geliyor. Şans verilmeyen ve kupaya ilk ya da ikinci kez katılan takımlar anlaşılır bir biçimde “zayıfın hakkını” kullanarak, kapanıp kalelerini koruyor.

Bu durumda kaleci performansları öne çıkıyor. Kapanan savunmaları açmak için hızlı ve uyumlu yer değiştirmek belirleyici. Çağdaş futbola özenenler, belki de saha zeminine alışamadıkları için -ki sert zeminlerden şikâyet çok- geriden pasla çıkarken vahim hatalar yapıyorlar.

Bir de olağan şüpheli golcülerin bizi yanıltmadığını ve hoş bir gol krallığı yarışı içine girdiğini belirteyim.

Bu yazıyı yazdığımda kimlerin gruplardan çıkacağı -ikinci maçlar sonunda garantileyenler dışında- belli değildi. Sonuçlara bakmaksızın gözüme takılan takımlar sempatikten güçlüye doğru şöyle:

Yeşil Burun Adaları:

Savunma var, savunma var. Yeşil Burun orta çizgiyle kendi 18’leri arasında alan daraltarak ve topa güçlü baskı yaparak etkin savunmayı en uyumlu şekilde uygulayan takımlardan biri olarak gözüktü. Kazandıkları toplarla da dikine ve hızlı karşı kaleye giderek gol şansları yarattılar. Umarım devam ederler.

Fas:

Bir futbol dilencisi olarak mendilimi fazlasıyla doldurdular, beni mahcup etmediler. Tam saha şiddetli baskıyı maç boyu uygulayan belki de tek takım. Brezilya’yı şaşkına çevirdiler. Dört yıl önce yarı finale kadar gittikleri kadroyu yenileyip teknik kaliteyi artırdılar. Finalde görürsem çok sevinirim. Kupa neden olmasın? Fas Futbol Federasyonu’nun nasıl ayrıntılı bir stratejiyle çalıştığı, bizimki başta olmak üzere, gelişmekte olan milli takımlara örnek olmalı.

Fildişi Sahili:

Genç, dinamik, hevesli ve coşkulu bir takım. Almanya’yı sıradan bir takım gibi gösterdiler. Afrika’nın en çağdaş topunu oynuyorlar. Al beş büyük lige koy, büyük takımlara kök söktürsünler.

Japonya:

Onlar da ayrıntılı ve uzun erimli bir yapılanma projesinin parçası olarak buraya geldiler. Önemli sakatları var. On futbolcu aynı anda bağlantı içinde koşuyor ama futbol biraz da direnç ve katılık istiyor.

Brezilya:

Benim gönül favorimdi ama bu kupa o kupa değil gibi. Ancelotti’yi Real’deki sözleşmesinin bitimini bekledikleri için takımın başına çok geç getirdiler. Fas’ın baskısı karşısında bağlantılar hiç işlemedi. Premier Lig’de büyük çıkış yapan ama milli maç deneyimi çok az olan Igor Thiago’yla başlama denemesi sadece deneme olarak kaldı. Haiti maçında Real Madrid’den hatırladığımız sağlam, sabırlı ve hücumda hızlanan oyundan izler gördük ama sanırım kadronun ve oyunun oturması zaman alacak.

Norveç:

Çok iştahlılar. Kürek çekme koreografisiyle kupaya yıllarca hatırlanacak simge şovunu kazandırdılar. Kürek, disiplin ve uyum sporu… Takımın oyununda bu var ama günümüzün ileri futbolu disiplin ve uyumla birlikte, Klopp’un deyişiyle “anlarda”, Guardiola’nın deyişiyle “durumlarda” yaratıcılığını konuşturacak virtüözlerle yükseliyor. Haaland iyi bitirici tamam da orkestra şefi olarak bir tek Odegaard yeter mi, göreceğiz.

ABD:

Ev sahibi olmanın ayrıcalıklarını ve FIFA’nın kayırmalarını sıkılmadan kullanıyorlar. Eleme maçı gerginliğini yaşamadan rahat hazırlanmışlar. Meksika sınırından girmeye çalışsa muhtemelen içeri atılacak Arjantinli Pochettino beş büyük Avrupa liginden gelen “yabancı ülkede doğmuşlarla” tam istediği takımı yaratmış. Orta (ikinci) bölgede rakibi sıkıştırıp hızlı ve yer değiştirerek çıkıyorlar. Birçok oyuncu inisiyatif alıyor. Kapalı savunmaları böylece deliyorlar. Bayağı ilerleyebilirler.

İngiltere:

“O neden var, bu neden yok” yahut “o oynasın, bu oynamasın” yoğun gürültüsü içinde geldiler kupaya. Hırvatistan maçının ikinci yarısında biraz oyuncu değişikliklerinin, biraz da rakibin açık oynamasının yardımıyla makus talihlerini yenecek izlenimini verdiler. Tuchel devre arasında, “Korkmayın, geriye oynamayı bırakın. Yenileceksek cesur oynayarak yenilelim” gibisinden tarihi bir konuşma yapmış. Sıkıcı bir Championship (ikinci lig) takımı olmaktan çıkıp izlenmesi zevk veren, yediğinden çok atan bir takıma dönüşüyorlar… Derken Gana karşısında yine yavaşlayan, bağlantıları işlemeyen sıkıntı veren bir takıma rücu ettiler.

Fransa:

Müthiş bir hücum hattı var. Sabit fikirliliğiyle ünlü Deschamps, Senegal maçında ilk yarı tıkanan hücum hattını Mbapbe’nin arkasındaki Dembele’yi sağa atıp, Olise’yi ortaya çekerek işler hale getirdi. Taktik esneklikleri var. Oturmuş oyunun faydası bu işte. Presi devre başlarında kullanıp skoru elde ediyorlar. Yoğunluk gerektiren gelgitli oyunda bu orta saha kaldıraç olabilir mi, şüpheliyim.

Hollanda:

Formaları portakaldan çok nar çiçeği rengine çalsa da, ne güzel “total futbolu” evine dönmüş görmek. Zira iyice silik ve amaçsız bir futbol oynuyorlardı uzun zamandır. 2010 finalini sertlikleriyle hatırlıyorum… Şimdi sahaya koydukları yoğunluğu, hızı, kanatlara atılan çapraz topları, içeri sert kesmeleri izlerken yoruluyorsunuz. Savunma zaten hücumcu. Orta alan gol kokluyor. Son adamın topu kaleye yuvarladığı örgütlü Cruyff gollerinden atıyorlar. Bir de artık hızını kullanmasını öğrenmiş Summerville diye bir adamları var, İsveç’e attıkları üçüncü goldeki dönüşünü bir daha yapsın, literatüre geçer… Üç kaybedilen finalden sonra bu kez kupayı alırlarsa şaşırmam.

İspanya:

Yeşil Burun’un hakkını yemeyelim. O enerji karşısında İspanya sanki “neden geldik buraya” der gibi bıkkındı. Ama ikinci maç öncesi hiç telaş yapmadılar. Suudi maçında hızlandılar, kanatlardan içeri kesip olağan düzenlerine döndüler. Deneyimlilerin yorgunluğu, deneyimsizlerin telaşı sorun olabilir… Aman, bir de bütün dünyanın sevgili çocuğu Yamal’ımızın ayağına top değsin, taş değmesin.

Portekiz:

Portekiz için “o kupa bu kupa” olabilir diyordum, hâlâ da diyorum. Suudi Arabistan’da, “ben her şeyin üzerindeyim, hatta her şeyim” havalarına iyice girmişti tek ve benzersiz Ronaldo. Zeki adam. Ne de olsa Alex Ferguson’un yetiştirmesi. İlk maçtaki “verin bana topu, ben hallederim” tarzı kurtarıcı rolünden, ikinci maçta “haydi arkadaşlar birlikte oynayalım, böyle daha güzel”e geldi. İyi de oldu.

Arjantin:

Dört yıl öncesini hatırlayın, “Scaloni bu takımın hocası değil, Messi’yi şampiyon yapamaz” gürültüleri içinde gelmişlerdi Katar’a. İlk maçtaki yenilginin ardından genç hoca ayarları değiştirdi, şampiyonluğa kadar gittiler… Şimdi kaldıkları yerden, hem de daha rahat, daha oturmuş, daha güçlü devam ediyorlar. İki maçta gol yemediler mesela. Messi hayal gücünün sınırlarını zorlayan soloların adamı olmayabilir artık ama stoperlerin arasına giriyor, oyunu kuruyor, asistler yapıyor; olmadı mı, devreye girip işi bitiriyor. O topu aramıyor, top onu arıyor. Bana 1970’in Pele’sini hatırlattı: Oynayan ve takımı oynatan.

Evet, Ronaldo ve Messi’yle bitirmişken, onlara Modriç’i de katalım ve varlıkları bu kupadan taşıp yakın tarihe yayılan bu üç isme bir başka yazıda yakından bakalım: “İkon olmanın dayanılmaz ya da çekilmez ağırlığı.”

İlgili İçerikler