TERSİNE DÜNYA KUPASI - 9
Afrika takımları hakkında bir yazı yazmıştım. Birazcık ara olsun diye bekletiyordum. Arjantin-Yeşil Burun Adaları maçını izler, onu da yazının bir yerine sıkıştırıp öyle yollarım diyordum. Ama hesabım tutmadı. Çok da iyi oldu. Öyle bir maç izledim ki, biz eski gazetecilerin deyişiyle birinci sayfayı yıktırdı, manşeti bozdurdu, bana sil baştan yeni bir yazı yazdırdı.
Yeşil Burun fanatiği olarak özürümdür
Önce Yeşil Burun Adaları’na bir özür… İlk yazımda, “Bir ‘futbol dilencisi’ olarak Yeşil Burun Adaları maçlarının önünde mendil açacağım” demişken… İlk İspanya maçını görünce “Mendilim doldu, Yeşil Burun bayağı iyi ve geçerli top oynuyor” diye sevinmişken… Bütün bunlardan “haklı bir gururun” ötesinde biraz da kibir çıkarmışken… Arjantin maçı için televizyon karşısına, “artık buraya kadar” duygusuyla oturdum. “Onurlu” bir yenilgiye razıydım. Kendimizi avutacak Cesaria Evora’mız vardı nasıl olsa.
Maçın başında Messi, ancak onun becerebileceği bir gol atınca kaderime razı oldum hemen. “Bari fark olmasın” dedim. Ama sahadaki köpekbalığı armalı gençler, sakin inatlarını ve dayanışmadan doğan takım gücünü devreye sokup yavaş yavaş oyunu dengelediler, ikinci yarının başıyla birlikte Arjantin kalesine sağlı sollu yüklendiler. Formalar değişmişti sanki; Mavi Köpekbalıkları, Arjantin’den beklenen topu oynuyordu. Ve tam onlara yakışır örgütlü bir golle eşitliği sağladılar.
Benim için günah çıkarma ve maçı ayakta izleme zamanıydı. Tribünlerdeki mavi- beyaz denizin huzursuz dalgalanmasını, Arjantinli yıldızların yüzünde kaygıyı, Messi’nin ve günümüzün en akıllı hocalarından saydığım Scolina’nın gözlerinde “neler oluyor” sorusunu gördüm. Evet, olamaz denen oluyordu. Yeşil Burun Adaları Arjantin’e kafa tutuyordu ve maç uzatmalara gitti.
Yeşil Burun Adaları şu kadarcıkmış, nüfusu şöyleymiş, daha 1986’da FIFA onları kabul etmişmiş, Arjantin’inse üç Dünya Kupası varmış, Messi gol kralıymış, asist kralı olacakmış, Arjantin kalecisi Martinez gol yemezmiş, falan filan… Bunların hiçbirinin hükmü kalmamıştı artık.
Rekor sayıları destan yazabilir mi?
Messi’nin rekorlar kırdığı tarihe tanıklık etme beklentisini körükleyenler başka bir tarihin yazılışına tanık olmaya başladılar. Sahada sayısal kayıtları aşan destansı bir futbol filmi çekiliyordu şimdi. Başrol biçilen Arjantinli yıldızlar artık yardımcı oyuncu konumundaydılar. Kameralar, futbolcuların aralarında para toplayıp buraya gelmelerine destek olduğu az sayıdaki Yeşil Burun taraftarına dönmüştü. Altmış bin Arjantin taraftarı güzel bir fondu sadece.
Biz Yeşil Burun fanatikleri için sınır gökyüzüydü artık; madem buraya kadar gelmişti maç, neden olmasın, penaltılara da gidebilirdi...
Bir boşluk anında, gene rastlantısal bir topta Arjantin 2-1 yaptı skoru. Müzmin VAR aleyhtarı ben, “Ya VAR kırk yılda bir işe yara; şuradan bir ofsayt ya da bir faul çıkar” diye isyan ettim, yerini bilsem VAR odasını basacaktım.
Ama biz Yeşil Burunluyduk ve artık emindik; bu iş burada bitmezdi. Nitekim yine kafalarını kaldırdı çocuklar, daha çok asıldılar maça ve yine örgütlü bir atak sonunda Sidny’mizin sihirli ayağından eşitliği sağladılar. Messileri, Ronaldoları kıskandıracak güzeller güzeli bir goldü bu. Sadece Kupa’nın manşetlerini değil, en güzel gol unvanını da çalıyorduk.
Golü atan Sidny Lopes Cabral’ın tribünlere gidip kız arkadaşını aradığı görüntü, ne kadar kitlesel görünse de bu oyunun, her bir izleyen ve oynayan için bir o kadar da kişisel bir deneyim olduğunu gösterdi. Bir o kadar da duygusal.
Tribünlere çıkan Sidny Cabral’a sarı kart yerine hoşgörü gösteren Kanadalı hakem Drew Fischer de var olsun, sağ olsun. Maç boyu futbolculardan fazla koştu. Oyunun akışını bozmadı. Hakemin ofsayt, penaltı gibi cezaları kesen bir polis değil, oyunun akışını ve zevkini artıran bir yardımcı olması gerektiğini hatırlattı. AI’ların, çiplerin insan emeğinin yerini alamayacağını da. Böylece Fischer hocamız bu destansı filmin en iyi karakter oyuncusu ödülünü alıverdi.
Bir mansiyon da Trabzonspor’a. Sidny Lopes Cabral’ın CV’sine bakarsanız orada Trabzonspor’un oyuncusu yazdığını görürsünüz. Oyuncuyu Dünya Kupası öncesinde Benfica’dan alıp kadrolarına katan Trabzonspor yönetimine, teknik sorumlularına ve izleme ekibine tebrikler. Umarım birileri buradan bir şeyler öğrenir.
Bayanlar baylar, “2026 Dünya Kupası Finali oynanmıştır”
2-2’yle birlikte Yeşil Burun’un turu geçmesi gerçekçi bir ihtimale dönüşüverdi. Ama belki de futbol tanrıları bu maçın sadece sonucuyla hatırlanan mucize bir yengi olmasını istemedi. Bir korner atışında, dışarı gidecek top, kalesini korumak için çabalayan Borges’in kolunu çarpıp Yeşil Burun ağlarına yöneldi. Sıra dışı bir hikâye böyle sıra dışı dramatik anlarla örülmeliydi.
Ama “attık yine atarız” havasındaydı takım. Üçüncü gollerini kutlamak yerine tedirgin yüz ifadesiyle sahaya bakan Scaloni de böyle hissediyordu galiba. Ne var ki arka arkaya kaçan goller bu muhteşem yenilgiye akıllardan çıkmayacak yeni anlar ekledi sadece.
Maç bittiğinde bir an 1970 Kupası’nda izlediğim, İtalya’nın uzatmalar sonunda Batı Almanya’yı 4-3 yendiği yarı final maçı geldi aklıma. Terlerinin son damlasını sahaya akıtan futbolcular çimlere serilmiş, soyunma odasına bile gidememişlerdi. Ama o takımlar, o zamana kadar biri Dünya Kupası’nı iki, öteki bir kez kaldırmış denk güçlerdi.
Gece sabaha erişirken bambaşka bir resim vardı ekranda. Bir yanda ellerinde Dünya Kupası heykelcikleriyle final bekleyen Arjantin taraftarı, öte tarafta buraya gelmeleri bile hayatlarının belki de en inanılmaz anı olan Yeşil Burunlular. Bir yanda ikinci şampiyonluk madalyası beklentisi içindeki Arjantinli futbolcular, öte yanda belki de en büyük hayali annesinin onu bir Dünya Kupası maçında seyretmesiyken şimdi Yiğiter Uluğ’un harika deyişiyle “Toztoprak sahalarda çaputtan yapılmış topların peşinde koşan çocuklar”ın hayali haline gelen kaleci Vozinha.
Davut ile Golyat hikayesi desem, hem öyle hem değil. Saha dışından baktığınızda evet arada çok büyük güç farkı var. Ama saha içinden baktığınızda Yeşil Burun’un oynadığı futbol hiç de Dünya Şampiyonu Arjantin’in oynadığından aşağı değil. Hatırlatırım, biri Messi’nin kişisel becerisiyle, biri tartışılabilir bir boşluk anında, öteki de rakipten gelen üç gol buldu Arjantin. Buna karşılık Yeşil Burun’un örgütlü hazırlanmış, net bitirilmiş iki harika golü ve keskin atakları var.
Maç bittiğinde işte bu yüzden, galip taraf olmalarına rağmen sahada yorgun dolaşıyordu Albiceleste’liler… Rakibi takdiri de içeren “nasıl kurtulduk bu kâbustan” ruh hali içindeydiler. Yeşil Burunlular ise hakemden topu ister gibiydiler. “Hocam gelmişken biraz daha oynayalım, iyiymiş burası” havalarında.
Evet, bayanlar baylar, Mourinho’nun deyişiyle 2026 Dünya Kupası’nın finali oynandı şimdiden. Umarım yanılırım ama bundan sonrası kayıtlarda eskiyecek kuru skorlar ve ne kadar hoş tasarlanmış olsa da nihayetinde metalden bir kupa ve metalden madalyalar… Bir sürü anlamlı anlamsız bilgi bombardımanı altına gömülüp nasıl elde edildiklerinden kopartılacaklar sonunda.
“Fifantinolar”, Dünya Kupası’nı dev bir küresel reklam panosuna ve kâr mekanizmasına çevirebilirler, Messi’lerin Ronaldo’ların yolunu açıp onların küresel imajlarından kendilerine güç devşirebilirler. Ama hesapları her zaman işlemiyor. Buraya “çeşit olsun” diye getirdikleri küçücük bir ülke, oyunu bozuyor. Şovu çalıp götürüveriyor.
Ailelerinin ekmek peşinde göç edip en kötü işlerde çalışmaya razı olduğu göçmen çocukları top peşinde koştukları yoksul işçi semtlerinden buralara kadar geldiler. Çantalarında kramponları, çokluk ikinci liglerde ülke ülke, takım takım dolaşan futbol emekçileri onlar. Adlarını bile tam hatırlayamıyoruz, 11’lerini ezbere sayamıyoruz. Mavi köpekbalığı arması altında bir araya geldiler. Bütün dünyanın gözünün olduğu kupada bir başyapıta imza attılar. Arjantin kupayı kazansa bile daha çok bu başyapıtın ortak yazarı olarak hatırlanacak. 2026 Kupası bile bu hikayeyle daha bir değer kazandı.
Yeşil Burun Adaları yenildi ve elendi. Yenilgi evet ama sadece futbolun değil, sporun değil, dünyanın en güzel yenilgisi bu. Bombalar altında yaşamaya çalışan, haksız yere cezaevlerinde tutulan, işkence gören, bağnazlıkla hayatları karartılan, umudunu patlak bir bota emanet eden, karaya çıkabilse bile itilen horlanan, en kötü koşullarda çalışmak zorunda kalan dünyanın bütün yenilenleri içinse bir umut.


