Futbol basit, maç karmaşık; keyif almaya bakın

Futbol basit, maç karmaşık; keyif almaya bakın

Bütün dünya, final kadar 20 yaşındaki Messi’nin birkaç aylık Yamal’ı küvette yıkadığı fotoğrafa bakıyor şimdi. 48 takımlı, 104 maçlı, milyarlarca seyircili bir Dünya Kupası gelip küçücük bir bebek küvetine sığar mı? Sığıyor işte. Bu da futbolun en güzel hali

Futbol basit, maç karmaşık; keyif almaya bakın
2026 FIFA Dünya Kupası yarı finalinde İngiltere'yi mağlup ederek finale yükselen Arjantin Milli Takımı'nın başarısını Madrid'de kutlayan kalabalık (Fotoğraf: AA)

Bir önceki yazımı şöyle bitirmiştim: 

“Yarı finaller ve final son sınav bence. Artık futbol dediğimiz şey bambaşka bir oyuna/gösteriye mi dönüştü yoksa bizim topa ilk dokunduğumuzda, ilk maça gittiğimizde âşık olduğumuz halkın oyunu, örselenmiş de olsa hala özünü koruyor mu?” 

Fransa-İspanya, İngiltere-Arjantin maçlarında başlama düdüğü çaldıktan sonra futbol denen oyunun özünü koruduğunu gördüm, iki maçtan da keyif aldım. 

Binbir halden binbir hale

Evet, elemeli tek maçlarda turu geçmek önemliydi, iyi futbol beklenmezdi. Doğru, maçlar 0-0 giderken pek gol pozisyonuna rastlamadık ama takımların birbirini oynatmama çabası ya da genel tanımla “mücadelesi” de izlenmeye değerdi. 

Evet, futbolcular da etten, kemikten ve ruhtan oluşan varlıklardı ve yaz aylarına sıkıştırılıp yoğunlaştırılmış bu turnuva onları canlarından bezdiriyordu. Ama top bir kez dönmeye başladığında “gaza gelip” her şeylerini yeşil çimlere döktüklerini gördük. Hem de sakatlanıp belki de lig sezonunu kaçırma riskine girecek kadar.

Evet, futbol kuralları çok basit bir oyun. İki taşı kale, bir kâğıdı top yapıp oynayabilirsiniz. Basketboldaki gibi belli sürelerde topu kullanmanıza gerek yok. Skor üretme zorunluluğu olmayan tek oyun; bir maç başlar, başlama vuruşları hariç hiç durmadan 0-0 da bitebilir. 

Futbol neden zevk verir?

Her oyunda oyuncular kuralların boşluklarından yararlanmaya çalışır. Oyunun zevki biraz da buradadır. Günümüzde muktedirler, oyunu dışarıdan yönlendirmek için, kesinlik kisvesi altında kuralları iyice karmaşıklaştırıyorlar ve işin tadını kaçırıyorlar. Örneğin, İngiltere-Norveç maçında topun kamera kablosuna çarpıp “asist” olması “Dünya Kupası İster İnan İnanmalar Tarihi’ne “kablogol” olarak geçecekken, şimdi bıktırıcı bir kural ve teknoloji tartışmasının nesnesi haline geliverdi. 

Futbol basit ama belki de bu yüzden 11’er kişi sahaya çıkıp top peşinde koştuğunda bu oyun her an yeniden kurulup yıkılıyor, maç her an 1001 hale girip çıkıyor. Her maç futbol oyununa yeni ve eşsiz haller ekliyor. Belki de bu yüzden “akıllı” teknik adamlar, geçenlerde dalya deyip aramızdan ayrılan Edgar Morin’in “karmaşıklık teorisi”ni futbola uyarlıyor. Dünyanın ve toplumun hallerine, basit kategorileştirme ve çabuk tanımlar peşinde koşmadan olanca karmaşıklığı içinde yaklaşan Morin, her tarihi dönüşümü çözümleyip her seferinde tutarlı bir politik tavır almıştı. 

Ben burada, çok şükür penaltılara ve VAR’a YOK’a gitmeyen iki yarı final maçından hareketle ve fazla basite indirgemeden üç hale değinmek isterim. Tekrar olmaması için bir önceki yazımın “Premier Lig+PSG+Barca” ve X-faktörler” ara başlığından sonraki bölümüne bir göz atarsanız sevinirim.

Futbol takımı makina değil, canlı organizma

Cruyff’a atfedilen ünlü söze göre “Futbol oyunu basittir ama onu basit oynamak zordur.” Doğru; 11 kişi sahaya çıkıyorsunuz, karşınızda da 11 kişi var ama top bir tane. İşler hiçbir zaman taktik tahtasındaki gibi gitmez. Oyunun kontrolünü ele almanız gerekir. Bunun için de uyum içinde hareket etmeniz, rakibe oynama fırsatı vermemeniz gerekir. Fransa karşısındaki İspanya gibi. 

İspanya’da 11 kişi aralarında görünmeyen bağlantılar varmış gibi hareket etti. Topa sahip olduklarında hemen birbirlerini buldular Fransızları top peşinde koşturdular. Yiğiter Uluğ’un Cruyff’a atfen bana hatırlattığı gibi, “en iyi savunmanın topa sahip olmak olduğunu” gösterdiler. Buna anında karşı presi de eklediler: Kaybettiklerinde ikili, üçlü sıkıştırmayla geri kazandılar topu… Fransa uzun süre birlikte oynamalarına rağmen çok iyi atakçıları alçakgönüllü savunmacılarla orta sahadaki defansif iki oyuncunun yapıştırmaya çalıştığı eklektik bir takım olma zaafı taşıyordu. İspanya bu ek yerlerini kopardı. 

Görüyoruz, bu kupalarda 1-0 öne geçince ne yapacağınız kritik önemde. Siz kaybetme kaygısı içine girer, maçı böyle bitirme telaşına kapılırsınız, geriye düşen rakip de varını yoğunu ortaya koyarak kazanmak ister. Bakınız: İngiltere’nin Arjantin karşısındaki hali. Sadece o da değil; İngilizlerin Euro 2020’deki İtalya, 2024’teki İspanya finalleri.  

İspanya 1-0’dan sonra da oyun anlayışını bozmayıp, rakibin artan enerjisini emerek kendi lehine kullanmasını bildi. Bütün takımların yorgunluktan bir süre sonra yürümeye başladıkları ya da sakatlık yüzünden dağıldıkları kupada onlar enerjilerini maç içinde ve maç boyunca paylaşıp ekonomik kullanmayı bildiler. Gerektiğinde oyunu yavaşlattılar, bekleri az ama yerinde ileri çıkardılar. 

Uyum bir kere işleyip yeterli alan ve zaman buldunuz mu, oyunun her anında etkili olacak varyasyonları yaratmak mümkün. Cazdaki doğaçlama sololar gibi. Yamal İspanya’nın topla en etkili oyuncusu değil mi? İspanya’nın ikinci golüne bakın. Yamal sağ çizgiye yakın, nerdeyse kıpırdamadan duruyor. Bek demenin ayıp olacağı Porro rakip savunmanın kararsız kaldığı sağiç koridoruna dalıyor, geniş alanda hızlı bir verkaç ve golcü dokunuşuyla top ağlarda. 

Faşizm sonrasının özgürlük ortamında çalışkanlık, çoğulculuk ve yaratıcılık yarışına girmiş bir ülke İspanya. Futbolda da Cruyff’un “Total Futbolun Akdeniz Versionu”nu yarattılar. Milli, daha doğrusu “milliyetler karması” takımları alt yaşlardan beri birlikte oynuyor. 2000’li yıllarda bir takımın 11 kişinin toplamından daha büyük olabileceğini gösterip duruyorlar her turnuvada.  

Fransa maçında da takım denilen şeyin bir makine değil, her oyuncunun kendine özgü ama duruma göre de değişen işlevinin olduğu canlı bir organizma olduğunu gösterdiler. Futbolcuların ortalama pozisyonlarına baktığınızda alt ucunda Rodri’nin (16) bulunduğu üçgenin takımın kalbi olduğunu, futbolcuların neredeyse taktik tahtasındaki gibi sahaya dağıldıklarını görebilirsiniz. Rodri’nin çevresindeki bütün futbolcular hem görevlerini yerine getirdi hem de belirli bir anda oyunu değiştirecek inisiyatifi alarak birer “x-faktör” oldu.

İngiltere - Arjantin maçında galibiyet sevinci yaşayan Messi

Zıtların birliği: Düzen ve düzensizlik

“Düzen” kelimesi bana hep bitmiş bir süreci, değişmezliği hatırlatır.  

Her oyunda ve belki de en çok kendiliğindenliğe sonsuz derecede açık olan futbolda teknik adamlar “oyun düzeni “peşinde koşar. Ancak iyi hocalar maçların sadece düzenle değil düzen içindeki “düzensizlik”lerle, aykırılıklarla, sıra dışılıklarla, “kaos”la kazanılacağını bilir. Bize maç izlemenin zevkini, heyecanını veren zıtların birliğidir bu. 

Hemen anladınız; bu zıtlığın en verimli işlediği Arjantin’den söz ediyorum. Scaloni’nin 2022 Katar’dan beri yerleşmiş bir düzeni var. Merkeze hem orta sahada hem de savunmada ek bir personel işlevi görecek Parades’i koyuyor. Skora ihtiyacı olduğunda da sol kanattan ekstra bindirmeler yapması için oyuna Nico Gonzalez’i sürüyor. Sağlam ama gol de arayan bir orta üçlünün önüne çok gezen, her yerden asisti ve kaleyi düşünen Julian Alvarez’i koyuyor.  

Bütün bu düzen “görkemli bir düzensiz, bir aykırı” sanatını icra etsin diye. Messi Messi gibi oynasın diye. Beş kişi içinden topu geçirsin, savunmanın arasına driplingle dalsın, eliyle koyamayacağı noktaya topu metrelerce uzaktan ayağıyla kondursun diye. Fırtınanın kalbi harekete geçince takım da coşuyor. Sadece İngiltere maçının değil elemeli turlardaki eşleşmelerin son bölümlerinde estikleri gibi. Sanki topu alanın çalımla kaleye gittiği, arkadaşlarının hep birlikte pas istediği mahalle maçındaymışlar gibi. 

Yeri gelmişken, Messi’nin sahadaki halleri dışında bir hayatı, kimliği yokmuş gibi. Evet, sanki kartondan gerçek boyutta bir manken ya da hologrammış gibi reklamlarda ve fırsatçı politikacıların yanında silik bir imge olarak görüyoruz onu. Lâkabı da yok. Belki de bu yüzden bir aykırı giden olarak âsiler âsisi Maradona hem sahada hem de hayatta eşsiz ve benzersiz. 

Düzenden kaos çıkarabilirsiniz ama kaostan düzen çıkaramazsınız. İngiltere’nin Avrupa ve Dünya Kupaları’nda neden gözde büyütüldüğünü anlamadım gitti. Oynamayan futbolcuların da sırf adları yüzünden çağrıldığı bir takım İngiltere. Her seferinde “kim oynasın, kim oynamasın” tartışmalarıyla geliyorlar finallere. Ama örneğin Declan Rice gibi kilit bir oyuncunun yedeği yok. Her maçları bir deneme maçı gibi. Bu finallerde de bir türlü kanatlarda kimin oynayacağına karar veremediler. 

Bir gol bulup üzerine yatmak da bir yere kadar. İngiltere’ninki savunma düzeni değil, korku hali… Arjantin maçında içeri büzüşüp sahalarının sol tarafını Messi’ye bıraktılar. Birinci Arjantin golüne bakın; Messi topu içeri kesecek diye altıpasa yığılmış bütün takım. Messi topu gerideki De Paul’e veriyor, orta yapar korkusuyla   gene çıkmıyor İngilizler. Messi geri alıp bu kez ceza alanı dışındaki Enzo’ya yuvarlıyor topu ve gol. İkinci golde ise bu kez de geriye çıkarır diye açılıyor İngilizler, “10 numara” bu kez kalenin dibindeki Lautaro Martinez’in kafasına indiriyor topu. Farenin aslanla oynaması gibi...

Paraguay - Fransa maçı (Fotoğraf: AA)

Bana sokak futbolumu geri ver

Çok konuşuldu ama bu kupadan bende iz bırakan maçlardan biri Paraguay-Fransa karşılaşması oldu. Evet, Paraguay Arjantin futbol felsefesinin “sert savunma” ekolünün en iyi temsilcisi Gustavo Alfaro’nun da katkısıyla o maçta “zayıfın hakkı”nı kullandı. Oyunun kurallarını “çamurlaşma” yönünde esnetti. Bu bana bir zamanlar sokakta oynadığımız ve zaman zaman yarıda kalan maçları anımsattı. Kural yok, kavga çok…  

Günümüzde “sivil futbol” sokakta değil konsol oyunlarında ya da en fazlası resmi futbol taklidi halı sahalarda oynanıyor artık. Yani dört bir yandan ehlileştirildi, steril hale getirildi. Buna karşılık futbol söylemine hem kurumsal hem medyatik hem de taraftar nezdinde toplumsal olarak şiddet ve nefret dili egemen oluyor. Bu dil yanında inanın, şiddetin “spor” haline getirildiği kafes döğüşleri falan daha masum geliyor bana. 

Paraguay maçında esas beni eğlendiren Fransa futbolcularının tavrı oldu. Onlar da Paris’in yoksul banliyölerinden, sosyal konutların avlularından geliyordu ve “çirkefleşen” rakiplerine “alaycılıkla” karşılık verdiler. Bacak arası falan denediler. Sokak futbolu tam tava geldi o maçta. Yeri gelmişken değineyim: Garrincha adı çokça geçer ya her Dünya Kupası’nda, o top cambazı rakibine çalımı atar, sonra önüne geçmesini bekler bir daha çalım atardı, ardından bir daha... Rakibi dışında herkesi eğlendirirdi. 

İngiltere maçında da Allah’ın emri, Arjantinliler rakibi oyundan düşürmek, sinirlendirmek için her fırsatı değerlendirdiler. İşin kötü tarafı Bellingham’dan Tuchel’e ve hatta Kane’e kadar bütün İngilizler bu tuzağa düştü… Kovalayıp indirmek için Messi’ye saldırdılar ama onun da beş kişinin arasından sıyrıldığı görüntüyle Maradona’nın yanında, “İngiltere-Arjantin Maçlarından Efsane Tablolar” galerisinde yer almasını sağladılar. 

Messi ve bebek Lamine Yamal

Dünya bir bebek küvetine sığdı

Geldik sona… Flamenko ile Tango iç içe geçip futbol ateşini iyice harlar mı, göreceğiz. 

Aslında bütün dünya final kadar 20 yaşındaki Messi’nin birkaç aylık Yamal’ı küvette yıkadığı fotoğrafa bakıyor şimdi. Futbolla hiç ilgisi olmayan dostlarımdan bile geldi bana. UNESCO yararına çıkarılan bir takvim için kurgulanmış bu fotoğrafı çeken sanatçı bile unutmuş, yıllar sonra Yamal’ın babası Barcelona altyapısının bir gurur tablosu olarak ortaya çıkarmıştı.  

48 takımlı, 104 maçlı, milyarlarca seyircili bir Dünya Kupası gelip küçücük bir bebek küvetine sığar mı? 

Sığıyor işte. Bu da futbolun en güzel hali. 

 

  

 

 

İlgili İçerikler