Vurulan atlar, ölü kuşlar ve bilmediğimiz bayraklar

Vurulan atlar, ölü kuşlar ve bilmediğimiz bayraklar

İspanya’nın 2000’li yılların turnuvalarına damgasını vurması, bu kupada son iki Dünya Şampiyonu’nu net bir oyunla yenmesi ve dahası Premier Lig’de beş kalburüstü hocayla dünya futboluna yön veren Guardiola ve Luis Enrique’nin İspanya’dan çıkmış olması, her şeyden önce özgür birlikteliğin sonucu değil mi? Oradan cesaret alıp Fifantinoların Dünya Kupası’nı tersine çevirsek diyorum.

Vurulan atlar, ölü kuşlar ve bilmediğimiz bayraklar

Korktuğum oldu ve çok renkli başlayan Dünya Kupası bebek küvetini doldurmayan bir maçla sona erdi. Bu finali, 1994 ve 1990’la birlikte “Dünya Kupaları En Sıkıcı Finalleri” tarihine geçmekten İspanya kurtardı ve hak ederek şampiyon oldu.

İspanya son derece uyumlu ve iyi işleyen oyun düzeniyle kazandı Kupa’yı. Öyle ki, madalyalarını almak için 1’den başlayarak sırt numarası sırasıyla podyuma çıktılar… 

Topu rakibe vermeyerek, kaybettiklerinde de kalelerinden uzakta baskıyla ve en çok da müthiş bir yardımlaşmaya geri kazanarak çağdaş savunmanın güzel bir örneğini sergilediler. Hücumda ise birbirlerini kolayca bulup atakları örgütlediler. Rodri gibi bir orkestra şefleri, bir “saha içi teknik direktörleri” vardı. 

İspanya’nın bu turnuvada öteki takımlardan farkı aynı düzeyde 26 futbolcuya sahip olmasıydı. Kupanın yaş ortalaması en düşük dört takımından biriydiler. Kadrodaki tek Real Madridli daha bu takımın formasını giymemiş olan yeni transfer Cucurella’ydı. 

İlk 11’de alt yaş gruplarında birlikte oynamış futbolcuları tercih etti De La Fuente. Örneğin, Premier Lig’in iki sezondur tartışmasız en iyi file bekçisi Raya’nın yerine Unai Simon’u kaleye koydu hep. Buna karşın maçları yedekten sahaya sürdüğü futbolcularla kazandı çokluk. Özellikle finali sonradan oyuna giren oyuncuların kazandırdığını rahatça söyleyebilirim. Pedri hücum örgütlenmesine hız ve akışkanlık kazandırdı, Nico Williams sol kanadı uçurmaya başladı, Ferran Torres ikinci forvet olarak işi bitirdi.

Arjantin ise Katar 2022’den bu yana yaşlanmış bir kadroyla gelmişti buraya. Maçların ilk bölümlerinde bir türlü tempo yapamamış, geri düşünce biraz da rakibin kalesinin önüne yaslanması sayesinde yoğun baskı kurmuş, elemeli turlar böyle geçmişti. 

Üstelik tarihin bütün çatışmalarının yüküyle ve geçmiş milli maçların destanlarını yineleme sorumluluğuyla İngiltere maçına çıktılar. Destansı yengi sonrasında ise kutlamalara doyamadılar. Sanki Kupa onlar için bitmişti. İspanya karşısına canı gitmiş, motivasyonu tükenmiş, sadece sertlik yapan, futbolu çirkinleştiremeye bile gücü kalmamış bir kalabalık olarak çıktılar.

Atları da vururlar değil mi?

İspanya maçı baştan sona denetimi altında götürdü ama vitesi hiç yükseltmedi. Yüksek etkili pres yapmadılar. Zaten bunu turnuvada bir-iki maç dışında görmedik. İşte takım uyumu burada işe yaradı. İspanya maçı, olan gücünü ekonomik kullanarak, çok iyi paylaşarak aynı tempoda götürebildi.

Zaten bu turnuvanın temel sorunu ayakta kalabilmekti. Ağır lig sezonlarından çıkmış futbolcular, değişken ama genellikle çok sıcak iklim koşullarında antrenman, maç ve uzun seyahatler yapmak zorunda kaldılar. Finalin oynandığı stadınki dahil çok sert ve bozuk zeminlerde oynamak zorunda kaldılar. Maçları bitirmek bile insanüstü bir çaba gerektiriyordu.

Bunu konuşurken bir arkadaşım Sydney Pollack’ın 1969 tarihli “Son Gerçek/Atları da Vururlar” filmini hatırlattı. ABD’de 1930 Büyük Buhran dönemindeki açlık ve sefalet koşullarında çiftler, para ödülünü kazanmak için günler sürecek dans maratonuna katılır. Devam edemeyip düşenler salondan atılır.

Onları oraya iten hayatta kalma dürtüsüydü. Kulüplerin formda tutmak için milyonlar harcadığı futbolcular Fifantinolar kârlarını iyice yükseltsinler diye sonuna kadar kullanıldılar. Onları gladyatörlere de benzetemeyiz. Çünkü o zamanın muktedirleri gösterinin ihtişamı için korumak, iyi koşullarda yaşatmak zorundaydı gladyatör kölelerini.

Dünya Kupası’nı bu hale getiren kafa geçen yıl benzer koşullarda Dünya Kulüpler Kupası’nı düzenlemişti. O kupayı kazanan Chelsea ligde bir türlü kendine gelemedi, Avrupa liglerine bile katılamadı.

Futbolcular hiç dinlenmeden iki-üç hafta sonra lig maçlarına çıkacak. Ciddi sakatlık geçirip yeni sezonda takımlarından uzak kalacak futbolcuları burada saysam yazı bitmez. Kupanın yıkıcı etkisini lig maçlarında göreceğiz.

Reklam arası futbol

Infantino tipi muktedirler, insanın gözünün içine baka baka yalan söylemeye bile çekinmiyorlar artık. 

Bu kadar yoğun ve yorucu bir turnuvayla sadece oynayanları değil izleyenleri bile bezdiren Infantino, su molası adını verdiği TV reklam aralarını, “futbolcuların sağlığını gözettikleri” için koyduklarını söyledi. Normalde sadece çok sıcak havalarda, o da bir dakikalığına uygulanan su molalarını her koşulda zorunlu TV molalarına dönüştürdü. Böylece futbol maçları fiilen toplam 96 dakikalık 4 periyotlu karşılaşmalar haline geldi.

Infantino ayrıca statlarda dev ekranlardaki “su molası” yazısının altındaki dev sponsor logosu yokmuş gibi “bu işten biz para kazanmıyoruz” deyiverdi. Bir yalan daha. Eğer bu reklam molalarından sizin bir kazancınız olmayacaktıysa reklam yayınlanmasına izin vermeseydiniz o zaman… Final maçının ortasına da yarım saatlik, kimsenin istemediği bir şov koyarak derdinizin futbol oyunu değil para olduğunu açıkça gösterdiniz. Bu aralarda ve VAR efendiyi beklerken dakikalar harcanıyorken, kornerleri ve taç atışlarını beş saniye içinde yaptırmak -ki yerinde bir uygulama- ne büyük çelişki değil mi?

Futbol gibi zorunlu kesintiler olmayan ve 11 futbolcunun odaklanmasının kolay dağıldığı bir sporda bu anlamsız uzun kesintiler oyunun havasını da zevkini de öldürüyor. Çok şükür ki bu molalar her seferinde, özellikle iyi oynayan takımın taraftarlarınca protesto edildi. Tabii, Fifantinolar için futbolseverler çok önemli değil. Onlar biletleri en çok parayı verene satıyor zaten. Bunu da “karaborsayı önlemek” olarak açıklıyorlar. Yani karaborsanın önüne geçecek önlemler alacaklarına kendileri karaborsacılık yapıyor.

Ölü kuşları gören var mı?

FIFA, Katar’da olduğu gibi hoşuna gitmeyecek “sakıncalı” mesajları önlemek için kaptanların, “Futbol Dünyayı Birleştirir” yazılı pazubandlar takmalarını zorunlu kıldı. Tamam, birleşelim de nasıl birleşeceğiz.

İran cezaevinden mahkemeye götürülür gibi Meksika’daki sürgün yerinden getirilip maçlara çıkartıldı, sonra geri yollandı. Teknik ekipten yasaklananlar oldu. Uruguay kafilesine uyuşturucu kaçakçısı muamelesi yapıldı. Somalili FIFA hakemi sınır dışı edildi. Savaşların acısını halâ yüreğinde taşıyan Irak golcüsü saatlerce sorguda kaldı. 

Bunlar medyaya yansıyan olaylar… Potansiyel terörist gözüyle bakılan sıradan futbolsever neler yaşadı kim bilir.

Bir de “Barış için birleşelim” pazubandı vardı. Bu mesajla maçlara çıkılırken dünyanın birçok yerinde insanların tepesine füzeler yağdırılıyor, yaşam kaynakları yok ediliyor, çocuklar açlığa mahkum ediliyordu.

Infantino’nun anladığı birlik ve barış başta Trump olmak üzere onun ve küresel güçlerin bütün dünyayı bir güç ve kâr alanı gören kendi “barış”ları ve onların belirlediği kurallar içinde birleşmek. Onlar isterse kırmızı kart iptal edilebilir. Onların kurallarını kabul ettikçe eşitsiniz sadece. Yoksa yaşama hakkınız yok.

Kupayı düzenleyen ülkeler arasında bile “rütbe” farkı vardı. Kupa töreninde düzenleyici ülkelerden Meksika Cumhurbaşkanı ve Kanada Başbakanı’nı orada figüran olarak tutmak ve bütün madalyaları Trump’a verdirmek gibi. Bence bu bir protokol hatası falan değil düpedüz küstahça bir üstünlük gösterisiydi.

Bu kupaya 48 takımın katılması da bir eşitlik ve kapsayıcılık gösterisi değildi bence. Katılan takım sayısını artırarak Infantino FIFA başkanlığındaki yerini garantiye almaya çalıştı. Öte yandan da UEFA rekabetinde kendine daha geniş bir kâr alanı açma derdindeydi. UEFA, Avrupa Ligleri ve Avrupa Kupası’yla en çok gelir getiren, en popüler organizasyonlara sahip. Infantino bunlarla rekabet edecek “Dünya Kulüpler Kupası”nı yaptı geçen yıl. Şimdi ABD’nin etekleri altına sığınıp UEFA’ya rakip küresel organizasyonları büyütme peşinde. Bu turnuvaya 16 yeni katılım eklerken bu kontenjanın sadece üçü Avrupa ülkelerine ayrılmıştı.

Ötekilerin çoğu Kupa’ya figüran olarak, Fifantinoların küresel egemenliğini göstermek için alındı. Şimdi 64 takımlı finallerden söz ediliyor. Buna karşılık UEFA, milli takımlar Avrupa Kupası’nı Şampiyonlar Ligi benzeri bir lige çevirme planları içinde. Ancak gün 24 saat, yıl 365 gün. Bu kadar maç futbolseveri de futbolcuyu da takımları da iyice bezdirecek sonunda, bu oyuna olan sevgiyi eziyete dönüştürecek. 

Slavoj Zizek “İlerlemeye Karşı” adlı kitabında gelişmiş merkez ülkelerin çevre ülkelere empoze ettiği “ilerleme” biçimini inceler. Bu ilerlemenin, çevrenin, kaynakların ve işgücünün tahribi pahasına olduğu belirterek Christopher Nolan’ın “Prestij” filmindeki sihirbazın “ölü kuşu canlandırma” numarasını örnek verir. Sihirbaz sahnede küçük bir kuşu yok eder, sonra da avucundan canlı küçük bir kuş çıkarır. Sahne arkasındaki çöp kutusunda ise hep ölü kuşlar vardır.

Siz de “Kupa bütün dünyaya genişliyor” sloganıyla bu turnuvaya büyük umutlarla katılan ama üç maç sonra daha büyük düş kırıklığıyla evine yollanan, FIFA’nın figüran muamelesi takımları hatırladınız mı?

Bayraklar sadece renk zenginliği olsa

Bütün küresel muktedirler kendi etraflarında döndürmeye çalışsa da dünya bildiği ekseninde ve güneşin çevresinde dönmeye devam ediyor. Üzerindeki milyarlarca sıradan insanla ve bütün canlılarla birlikte… Milliyetler birbirine karışıyor, milli futbol takımları milliyetler karmasına dönüşüyor. Takımlar arasında farklar azalırken, her takım kendine özgü bir tarz geliştirmeye çalışıyor… Gururla hatırlatırım ki, Şampiyon İspanya bu kupada bir tek Yeşil Burun Adaları’mızı yenemedi.

İspanya futbolcularının madalya törenine sanki lig takımıymışlar gibi değişik bayraklarla çıkmasına olumlu anlamda şaşırdım. Porro doğum yeri Extremadura Özerk Yönetimi’nin bayrağını salladı, Pedri Kanarya Adaları’nın, Iglesias Galicia’nın, Torres Valenciya’nın. Bask, Endülüs, Katalunya ve hatta şehir bayrakları da vardı.

İspanya’nın 2000’li yılların turnuvalarına damgasını vurması, bu kupada son iki Dünya Şampiyonu’nu net bir oyunla yenmesi ve dahası Premier Lig’de beş kalburüstü hocayla dünya futboluna yön veren Guardiola ve Luis Enrique’nin İspanya’dan çıkmış olması, her şeyden önce bu özgür birlikteliğin sonucu değil mi?

Oradan cesaret alıp Fifantinoların Dünya Kupası’nı tersine çevirsek diyorum.

Takımlar ucunda kupa ve madalyalar olmadan birbirleriyle, bu turnuvanın üçüncülük maçı gibi kaygısız tasasız özgürce oynasa. Kazanana değil her katılana kupa verilse… 

Ülke bayrakları sadece tribünleri şenlendirecek renkler olsa…

Milli marşlar maçlar önünde çalınacağına taraftarın keyfine göre tribünde söyleyeceği birer tezahürat olsa…

Dünya Kupası gerçek bir futbol bayramı olsa...

Olmaz mı diyorsunuz?

İlgili İçerikler