TERSİNE DÜNYA KUPASI – 7
Milli Takım’la ilgili bir daha yazmayacaktım. Olan olmuştu, bundan sonra ne olacağı, ne olması gerektiği üzerine söz söylenmeliydi. Ama ne mümkün… Uzatmanın uzatmasında 3-2 kazandığımız ABD maçı bittiğinde tam huzur içinde uykuya dalacakken, ekranda Montella belirdi. Hocanın “Onurumuzu kurtardık” dediğini duydum ve “Mamma mia, bu ne ya” diye yerimden fırladım.
Sinyor hocam, futbolun onurla onursuzlukla, hadi İtalyancasını yazayım, “honore e dishonore” ile ne ilgisi var? Yenildiğinizde “onursuz, karaktersiz, ahlaksız” yendiğinizde “onurlu, karakterli, ahlaklı” mı oluyorsunuz? Sahtekarlık, şike, doping falan yapmakla mı suçlandınız? Rakibi kasıtlı sakatladığınız, ırkçı hakaretlerde bulunduğunuz mu söylendi? Onun için mi onur meselesi gündeme geliyor?
Tamam, ülke olarak futbol söz konusu olduğunda muhteşem bir bipolar ruh halimiz var. Başarısızlıkta mahvoluyoruz, başarıda “bizden başka büyük yok” naraları atıyoruz. Sürekli bir sinir krizi içinde yani futbol alemi… Ama yetkili ve sorumlu konumdaki insanlar bundan ürküp, işini buna göre ayarlarsa, bunlara cevap yetiştirmekle meşgul olursa vay futbolun haline.
Bir maçı başka bir maçla kazanamazsınız
Paraguay maçından sonraki yazımı şöyle bitirmiştim:
“Unutmayın; kupa daha bitmedi. ABD’yle son maçımızı oynayacağız. Haydi Bizim Çocuklar, ‘vatanı kurtarma’ yükü omuzlarınızdan kalktı. Güzel bir top oynayın, sonuç ne olursa olsun, o akşam sevindirin bizi.”
Kazandık ama sevinsem mi, kızsam mı bilemiyorum şimdi.
Gerçekliği hiçbir zaman sınanamayacak yargıları, Türkçesi üfürmeleri yorum sananlar, yani metafiziğin meta meta ötesine geçenler hemen başladı. Onlar dememiş miymiş, takım çok iyiymiş ama hoca oynatmasını bilmiyormuş, doğru oyun buymuş, ilk iki maç böyle oynansaymış öyle olmazmış, falan filan.
Bunları da hep maç bittikten sonra söylüyor üstatlar. Kazandığımız maçlardaki gibi oynasaydık kaybettiklerimizi hiç kaybetmezdik zaten. Oysa her maç karmaşık ve kendine özgüdür, her an yeniden kurulur ve bozulur. O maçı sizin kadar rakip ve sayısız başka etken belirler.
Gerçeklere bakarsak…
Bir kere, Dünya ve Avrupa Kupaları’nda üçüncü ve son grup maçları eşitsizlik ve adaletsizlik kaynağı. Grup sıralaması belli olmayan takımlar bir gol için kıyasıya savaşırken, birinciliği garantileyen takımlar ileriki turları düşünerek cezalılarını ve ilk 11’ini saklayabiliyor, yedeklere şans verebiliyor. Şansı kalmayanlar da daha rahat oynayabiliyor.
İleriki turlardaki rakiplerini seçmek için üçüncü maçları hafife alanlar var. Örneğin Norveç, Fildişi Sahili ile eşleşmek için Fransa karşısına tamamen yedeklerle çıkmış olabilir. Ne olursa olsun bizi Mbappe-Haaland düellosundan mahrum ettiler.
Evet, ABD maçında iyi oynadık. Top bizdeyken Arda sağ, Orkun sol kanattaki oyuncumuza yaklaştı araya Salih girdi, bekler bindirme yaptı, örgütlü ataklar geliştirip goller attık. Attık da ABD, kaleci ve bütün savunma hattı dahil 9,5 değişiklikle, yedek takımla çıktı maça. Bir tek McKennie ve az biraz da Pepi ilk 11 oyuncusu sayılırdı. Yedekler kendilerini göstermek için çok açık oynadılar, bize alan verdiler. Biz ise savunmada yine yerleşim hataları yaptık. Dördüncü periyotta bir tür hazırlık maçına döndü zaten karşılaşma.
Keşkelerin zamanı
“Keşke Avustralya maçında öyle durgun yakalanmasaydık, Paraguay maçına panikle daha da dağılmış çıkmasaydık” diyebiliriz tabii ama vakit bayağı geçmiş olur.
Bu “keşkeleri” gidemediğimiz önceki Avrupa ve Dünya Kupası finallerinden önce ya da en geç elemeler başlamadan söyleyecektik.
Japonya’ya, Fas’a bakın. Biraz abartmışlar ama Japonlar 100 yıl içinde Dünya Kupası’nı kazanacak bir planla hareket ediyorlar. Fas, futbolu ülkenin ekonomik, sosyal ve turistik gelişiminin sürükleyicisi gören bir strateji izliyor.
İki aşamalı planlarınız olmalı. Önce finallere çıkmayı olağanlaştıracak bir düzeyi hedefleyeceksiniz. Sonra da finallerde her ayrıntıyı hesaba katıp başarı kovalayacaksınız.
Hakkını verelim; takım sayısı 48’e çıktı diye gelmedi Türkiye bu finallere. Eklenen 16 takımın sadece üçü Avrupa’ya ayrılmıştı. Bir gün belki olur ama eleme grubunda İspanya’yı geçip doğrudan gelemezdik finallere herhalde. Oyuna odaklanarak iki play-off maçını geçmeyi başardık. Başardık ama dördüncü torbadan gidince denk takımlardan oluşan, “zayıfı” olmayan bir gruba düşmüş olduk. Sonuçta takımların aldığı puanların yakın olması bu denkliği gösteriyor. Maçlar sonunda gördük ki buraya her bakımdan hazırlıksız gelen, üstüne üstlük gerçekçi olmayan hedefler yüzünden baskı altına girmiş olan ekip bizdik ve sonuncu olduk.
Oysa finallere geldiğinizde burayı sıfır noktası sayacak ve ona göre hazırlanacaktınız.
Milli Takım’la ilgili ilk yazımda, 1996’da Avrupa Kupası finallerine ilk kez gitmeyi başarınca, iş bitti havalarına girip Ramazan’dan önce bayram yaptığımızı, sonunda sıfır gol sıfır puanla geri döndüğümüzü boşuna hatırlatmamıştım. Dersimizi alıp 2000 Avrupa Şampiyonası finallerinde son sekize kaldık. Aynı yıl Galatasaray UEFA Kupası’nı getirmişti ülkeye. Ve 2002’de Milliler’in dünya üçüncülüğü gelmişti.
Gelmişti de, birinciliği garanti Brezilya, gruptaki son maçında Kosta Rika’yı yenmese üst tura çıkamıyorduk. FIFA, futbolun Uzak Doğu’ya yayılmasını amaçlıyordu. Fikstür ve hakem ayarlamalarıyla ev sahipleri Japonya ve Güney Kore’yi yarı finale götürmek istediler. Biz Japonya’yı 1-0 yenince onların yolundan üçüncülüğe gittik.
Demem o ki finallerde her şey olabilir. Siz her durumu, her ayrıntıyı hesaba katacaksınız, sonra “şansımız bol olsun” diyeceksiniz.
Gerçekler ve sorular
Keşke daha elemeler başladığında finalleri düşünerek hazırlansaydı Milli Takım. Play-off’a kalındığı gün çoktan kamp yerleri incelenmiş, alternatifler belirlenmiş olsaydı. Seyahat ve iklim sorunlarını çözecek ekipler kurulsaydı. Finaldeki rakipler belli olur olmaz, analizlerle ve projeksiyonla maçların senaryoları hazırlansaydı. Maçların provaları hem taktik tabletlerinde hem de sahada yapılsaydı. Oyun ve kadro alternatifleriyle birlikte belirlenseydi.
Yine de futbol bu. Hayat gibi. Siz bütün bu hazırlıkları yaparken futbol topu başka bir hikâye yazıyor olabilir. Elbette, beklentisinin sınırı olmayan taraftarın da umudu ve “keşkeleri” bitmez. Ancak futbol takımını yönetenlerin ve tabii ki oyuncuların şansa küsmek yerine gerçeklerle yüzleşip uzun erimli planlar yapmaktan başka çareleri yoktur.
Bu yola girilmezse, 10’lu yaşlarda futbolcu bulunmayan, kilit mevkilerdeki oyuncuların da 30’unu geçtiği kadroya “genç kadro” demeye devam ederiz. Real’de, Juventus’ta futbolcumuz var diye “altın jenerasyon” yakaladığımızı sanırız. Ve her yenilgide, bu takımı oynatamayan hocanın kellesini isteriz. Ya da eskiden pantolonların eriyen yerlerine yapılan yamalar gibi “devşirme” futbolcu ararız. Yani parayı bastırıp başarı satın alma hayalleriyle avunuruz.
TFF Başkanı, eşofman giyip sahada dolaşacağına, “şu dostum, bu arkadaşım” diye ahbap çavuş ilişkileriyle işin yürüyeceğini sanacağına ve “bize böyle yapamazlar, şöyle edemezler” diye herkese ayar vereceğine işte bu planları örgütlemeli. Önüne gelene forma hediye edip fotoğraf çektireceğine, işinin ehli insanlardan çağdaş bir ekip kurmalı. İkram ve davetliler için harcanan fonlar bilime harcanmalı.
Ha bir de yeri gelmişken, milli maçlar sırasında ekranlar sponsordan ve reklamdan geçilmiyordu. Sponsorluk anlaşmalarının içeriği ve parasal değerleri ne? Futbolcuların çıktığı ve milli takım ad ve formasının kullanıldığı reklamlardan ne kadar gelir elde edildi? Bütün bu gelirler nereye harcandı, harcanacak? Sponsor sayılarıyla övünen TFF Başkanı bunları kamuoyuna açıklarsa çok memnun oluruz. Bakalım Ay-Yıldız’ın marka olarak pazarlanmasının bedeli ne olmuş.
Bitirirken ilk yazımın sonunda sorduğum soruları bir ekle birlikte tekrarlayayım:
Yönetenlere sorular:
|


