Çünkü hayat aşka benzer

Çünkü hayat aşka benzer

“Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur”

Çünkü hayat aşka benzer

Edith Piaf'ın bir şarkısı vardır: Non, je ne regrette rien. Türkçeye, "hiçbir şeyden pişman değilim" diye çevrilebilir. O şarkıyı hayat karşısında bir tür avunma, tercihlerini haklı çıkarma duygusu ile dinler çok kişi. Piaf da anlatılanlara göre, yaşamının son döneminde, hayata karşı bir dik duruş ve gurur vurgusu ile okumak istemişti bu şarkıyı. Görkemli bir final gibi. Ancak Olimpiya'da ilk kez seslendirirken sesine de yansıyan kederi saklayamadığını, şarkının tam ortasında gözyaşlarının süzüldüğünü söylerler. Geçen haftaki yazımı okuyup arayan bir müzisyen arkadaşım anımsattı Piaf'ı. O şarkının, kendisiyle arasına sızan mesafeye adanmış gibi olduğunu söyledi. Sis içindeki bir ormanı çağrıştıran sesi vardır Piaf'ın ve ben bütün şarkılarını defalarca dinlerdim eskiden. O şarkısını da neredeyse ezbere biliyordum.

"Kendimizle aramızdaki o mesafe elbette kapanmaz. Sadece farkında olunarak yaşanır; farkındalığı da tercihler belirler" diye devam etti arkadaşım. "Haklısın, Edith Piaf, aslında tercihlerini ve geçmişini aklamaya çalışırken ağladığına göre...." deyip sustum. Biliyordum ki kendi hayatıyla, geçmişiyle kimse düello edemez, etse bile kazanamaz.

"Amelie filmini hatırlıyorsun değil mi?" diye sordum arkadaşıma. Filmden bir repliği anımsattım: "Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibarettir." Asla sahnelenemeyecek bir oyun olsa da hayat hep başkalarına dokunarak yaşanıyor sonuçta. Belki birileri, biz fark etmesek de izliyor tek kişilik hayat oyunumuzu. Filmde de öyleydi. Herkes mutsuzdu ama birbirine dokunuyordu ve Amelie, mutlu olmanın yolunun insanların kalbine dokunmaktan geçtiğini keşfetmişti. Evde, duvarın içine gizlenmiş ve bir çocuğa ait olduğu anlaşılan bir kutu bulan Amelie, içinde oyuncaklar ve bir fotoğrafın olduğu kutunun sahibini arayıp bulmuş ve onu yalnızlığının, küskünlüğünün içinden çıkarıp mutlu olmasına vesile olmuştu. Kutunun şimdi yaşlanmış olan sahibi "Hayat çok tuhaf. Çocukken hayat çok yavaş geçer. Sonra bir bakmışsın 50 yaşına gelmişsin ve çocukluğundan ne kalmışsa geriye, bir kutuya sığmıştır, tozlu bir kutuya" der, oyuncaklarını titreyen parmaklarıyla okşarken. İşte o kutudur ki kapağını açınca, anıların bugüne taşıdığı mutluluk hissi, içinden bir ışık huzmesi olarak yükselir. Yaşamın ve küçük mutlulukların parlayan yıldızıdır o. Filmde bir başka sahnede, gökyüzünü gösteren heykeli seyreden Nino'nun yanına bir çocuk yaklaşır ve "Parmaklar gökyüzünü gösterdiğinde yalnızca aptallar parmağa bakar" der. Ne kadar yalın bir gerçeklik: Aptal değilsen asıl olanı gözden kaçırmaman gerek!

"Kaldırım serçesi" olarak da anılan Edith Piaf'ın o şarkısı ile bu film bir madalyonun iki tarafı gibi gelmiştir bana hep. Hayatın iki yüzü de denebilir. Piaf, şarkının devamında 'Geçmiş umrumda değil/ Anılarımla ateşi yaktım/ Üzüntülerim sevinçlerim/ Artık onlara ihtiyacım yok" diyordu. Güçlüyüm demek istiyordu ama aslında umrunda olmadığını haykırdığı geçmişini andıkça ona mahkûm oluyordu. Yaktığı ise, anıları değil kendi hayatıydı. Yani düelloyu kaybetmişti.

Kendimizle aramıza sızan mesafe bazen gerçekten de bir şarkıyla beliriverir. Edith Piaf aynı şarkıda, her şeye sil baştan başlayacağını fısıldıyordu, piyanonun neşesiyle çarpışan hüzünlü çelloyu buğulu sesiyle aşmaya çalışarak. Ama sesi o mesafenin boşluğunda kaybolacaktı, çaresiz. O boşluk kimi zaman bir romandan yakıcı bir cümle olarak da çakılır zihnimize. Örneğin Hermann Hesse'nin cümleleriyle: “Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur.”

Müzisyen arkadaşıma, o filmden bende kalan bir repliği hatırlattım: "İnsan zamanı durdurmak istediği yere aittir." Ve devam ettim: "Peki ama orası neresidir ve nasıl durduracağız?"

"Durduramayız" dedi, bir süre sustu telefonda, sonra devam etti: "Çünkü hayat aşka benzer."


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler