Kendimle arama sızan bu me­safe neyin nesi?

Kendimle arama sızan bu me­safe neyin nesi?

Ömrümüzün ırmağa düşmüş bir yaprak gibi zamanın akışında umarsızca yol aldığını düşününce, o mesafeyi kapatmak için çırpınıp durmak da anlamsızlaşıyor. Ne yazsak ne söylesek eksik. Ahmet Telli, olanaksızlığı bir dizede özetleyivermişti: "Yolculuk uzun bir cümledir"

Kendimle arama sızan bu me­safe neyin nesi?

Havaalanında yanımda oturan ve benden yaşça epey büyük olan adam "Biliyor musun ben zaman kavramını böyle yerlerde daha çok hissediyorum" dedi. Elimdeki kitabı sayfasını kıvırarak kapattım, ona baktım. Yüz çizgileri belirginleşmiş, saçları iyice seyrekleşmişti. Onu tanıdığımda atak bir delikanlıydı; lisenin basketbol takımında oynuyordu, uzun boyu, kıvırcık saçları, boncuk boncuk bakan gözleri ve etkileyici sesiyle genç kızların gözdesiydi. Biz, ergenliğin çatallaşmış sesiyle tezahürat yapıyor, potayı bulan her atışında çılgınca alkışlıyor ve bir yandan da ona gıpta ediyorduk. Sonra araya uzun yıllar girdi, çok uzun yıllar. Havaalanında karşılaştığımızda onu sesinden ve bakışlarından tanıyabildim. "Hatırladın" demişti, sevinçle. "Elbette hatırladım, bana bir kitap vermiştin ödünç." Gülümsemişti, kasabamızın yakışıklı delikanlısı. "Ne verdim hatırlamıyorum ama o zamanlarda da okumayı seviyordun sen" demişti, kucağımdaki kitabı göstererek. Sonra eliyle devasa camların ardından izlediğimiz pisti işaret etti, "Durmadan uçak iniyor, uçak kalkıyor. Herkes bir yere yetişme telaşında. Kitapların dışında nasıl bir hayat yaşıyoruz biz?"

Öyleydi gerçekten. Uçakların hareketi, anonslar, valizlerle, çantalarla telaş içinde gidip gelen, aceleyle birbirlerine bir şeyler anlatan insanlar... Hızlı ve baş döndürücü bir anafor gibiydi ve herkesi içine çekiyordu bekleme salonu. "İşte" diye devam etti "zamanı ve yaşlandığımı hissettiren şey bu hız, bu acelecilik. Ben yetişemiyorum, bu büyük şehir de ruhumu cendere içinde sıkıyor; o yüzden kasabamıza dönmeyi, orada sakin zamanlar geçirmeyi ve geçmişte tanıdıklarımda sohbeti seviyorum." Galiba ben de şimdi onun zamanı yavaşlatma gereçlerinden biri olmuştum ki uçak saati gelene kadar geçmiş zamanları, kasabamızı anlattı durdu.

Sonra düşündüm bunu. Hepimizin ardında bıraktığı bir köy, kasaba yahut kent vardı. Bir türlü bir yere yerleşememiş bir halkın, hiçbir yerde kök salamamış bireyleriydik nihayetinde. Hayat değişiyordu, dünya değişiyordu ama biz bir türlü soluklanıp olduğumuz yerde derinleşemiyorduk ve hayatın içinde sürekli bir yolcu gibi davranıyorduk. Aşık Veysel bile, yüz yıllardan süzdüğü bir mantıkla uzun ince bir yolu işaret etmişti, ömür diye. Yolda hep ileriye bakıyorduk ama aklımız nedense geride kalıyordu.

Uçak saati gelince kalkıp giden eski tanıdığım, art arda eklediği cümlelerle farkında olmadan geçmişine yolculuk yapıyordu ama geçmişte karşılaştığı kendisinde geleceğini görüyor muydu; hiç sanmam! Nedense ben görüyordum. Tuhaf bir zaman yanılsaması bu. Belki de sadece anılara değil, sözcüklere, cümlelere yaslanıyor olmanın sonucu. Ancak hayatını kelimelerin yol göstericiliğiyle sürdürenler anlatabilir bunun ne demek olduğunu. Fernando Pessoa böyle biri örneğin. Bütün hayatını kelimelerden kanatlarla yol alarak geçirmiş bir yazar o. Bir denemesinde etkileyici bir karşı soruyla yanıt vermişti bu duruma: "Kendimle arama sızan bu me­safe neyin nesi?" Geçmişteki bizle gelecekteki biz arasındaki o kapanmaz mesafe (ben uçurum diyorum buna) neyin nesi gerçekten? Bu koşuşturma, bu telaş o mesafeyi kapatmak için mi? Bu hız, o kapanmaz uçurumu görmemek için mi?

Bunları aklımdan geçirirken İtalo Calvino'nun Görünmez Kentler'de "Bütün bu yolculuklar geçmişini yeniden yaşamak için mi?" diye yazdığını anımsadım. Calvino, sonra da bu sorunun aslında "Bütün bu yolculuklar geleceğini yeniden bulmak için mi?" biçiminde sorulması gerektiğini söylüyordu. Geçmişe giderek geleceği bulmak, sanırım kendinden hiç uzaklaşamamış olmanın yakıcı hakikati. Geçmişe; çocukluğumuza ya da ilkgençliğimize dönüp bakınca, o zamanlar daha çok kendimiz olduğumuzu hissederiz, orası tertemizdir, berrak bir suda görür gibiyizdir kendimizi. Sonra yıllar ve yaşanmışlıklar kendimizden adım adım uzaklaştırır bizi. Geleceğe zaman içinde yüklendiğimiz keşke'lerle pişmanlıklarla, hayal kırıklıklarıyla, sönmüş arzularla, çelişkilerle dolu bir zihin ve kalple yol alırız. Psikiyatrist yazar Irvin D. Yalom, Günübirlik Hayatlar'da, bir hastasının "Bazen sahip olmadığım hayatın yasını tuttuğumu düşünüyorum" dediğini yazar. Tam da bu işte! Geçmişimizin bizim için hayal ettiği ve acemice kurguladığı hayat başka türlü olabilir miydi? Havaalanında karşılaştığım yaşlı tanıdığımın aklına gelmeyen ya da aklına geldiyse bile cesaret edip dillendiremediği soru tam da buydu aslında.

Ömrümüzün ırmağa düşmüş bir yaprak gibi zamanın akışında umarsızca yol aldığını düşününce, o mesafeyi kapatmak için çırpınıp durmak da anlamsızlaşıyor. Ne yazsak ne söylesek eksik. Ahmet Telli, olanaksızlığı bir dizede özetleyivermişti: "Yolculuk uzun bir cümledir."

Ömrümüzün yolculuğunda, geçmişle bugün ve yarın bir düğüm olup buluşamasa da hayatın içinde gizlenmiş birtakım geçitler, patikalar, yollar vardır yine de. O yolları keşfetmek, geçitlerden geçmek, sadece bizim bildiğimiz patikalarda yürümek, kendimizle aramızdaki mesafeyi biraz olsun kapatabilir mi dersiniz?


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler