Özgün adı "Son İstasyon" olan ama Türkiye'de "Aşkın Son Mevsimi" adıyla gösterilen filmde, yaşlı yazarı korumaya almış ve onun fikirlerini kendince düzenlemeye çalışan Çertkov'a, yazarın sekreteri "Siz bir aziz yaratmak istiyorsunuz" der, "yaratmaya çalıştığınız suret ondan çok size benzeyecek." İster büyük bir yazar olsun ister ünsüz, sıradan bir insan, yalnızca duygularının günübirlik çıkarlarının ve arzularının sürüklediği yere gidip sadece kendi doğrularına sığınırsa kuşkusuz ki onun zaaflarını kullanabilecek birileri çıkar karşısına. Sekreter Valentin, bir istasyonda ölmek üzere olan yaşlı yazarın karısını yanına sokmamakta direndiği için Çertkov'a tepki göstermiştir. Elbette herkesin, en çok da birbirini sevmiş insanların vedalaşma hakkı vardır. Filmde, Sofia son dakikada bu hakkı kullanabilir ve yazarın kulağına "Aptalım, bencilim ama seni seviyorum, bağışla beni" der. Sonra ekler: "Konuşamıyorsun ama seni duyuyorum..." Bu cümle sadece bir filmin unutulmaz repliği değildir; bir ömrü özetleyen cümledir. On binlerce sayfa yazmış, Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi başyapıtlar yaratmış bir yazarın, Lev Nikolayeviç Tolstoy'un simgelediği dolu dolu bir ömrün cümlesidir, Sofia'nın eğilip kulağına fısıldadığı...
Yaşantımızda yer etmiş kimi insanlar gibi büyük yazarların hayatımızdaki izi ve yeri yeraltı ırmağı gibidir. Bilinmez, kolay anlaşılmaz; ancak onun yazdıkları arasında soluk alıp veren kahramanları tanırsanız o izi fark edebilirsiniz. Yaşamın içinde karşılaştığınız insanlar, olaylar, kendi iç dünyanız sanki o yazar tarafından izlene izlene yazılmıştır. Evet, tam da böyle. Bu açıdan, büyük yazarlar hayatımızı gözetim altında tutanlardır, denebilir. Neredeyse iki yüzyıl önce bir eylül günü doğan Tolstoy da hepimizin hayatında var olan, konuşamayan ama duyduğumuz kişileri yazmıştı.
Filme de konu olan hikâye yürek burkan cinstendir. Tolstoy, bir gece yarısı odasındaki tıkırtılara uyanır. Eşi Sofia, karanlıkta çekmeceleri karıştırmaktadır. Son yıllarda aralarında derin bir uçurum oluşmuştur ve bu bardağı taşıran son damla olur; bütün bir ömrü çerçeveleyen her şeyi bırakıp kendi hayatından uzaklaşmaya karar verir. “Gidişim sana acı verecek. Çok üzgünüm ama başka türlüsü elimden gelmiyor” diye başlayıp “hayatımın son günlerini huzur ve yalnızlık içinde geçirmek üzere evi terk ediyorum” diye biten bir mektup bırakarak kaçar. Sofia 80 yaşındaki yazarın evi terk ettiğini fark ettiğinde tren çoktan yola çıkmıştır. Ancak fazla uzaklaşamaz, Tolstoy trende rahatsızlanır ve bir istasyonda iner. Sofia da izini bulmuştur. Hemen gelir ama kızı ile yardımcısı Çertkov görüşmelerini engellerler ta ki ölümünden birkaç dakika öncesine kadar. Sofia, son soluklarını alıp vermeye çalışan Tolstoy'un uzun sakallarına yüzünü gömüp biyografilerde geçmemesine karşın filmin unutulmaz repliği olan cümleyi fısıldar: Konuşamıyorsun ama seni duyuyorum.
Tolstoy, Sofia'ya yanıt verememiştir; ancak yapıtları zaten onun yerine konuşmuştur yıllar boyu. Kim bilir belki Sofia, sonradan Anna Karenina’dan bir cümleyi yeniden okumuş ve altını çizmiştir: “Eğer haklı olmak istiyorsan bu mutluluğu sana verebilirim. Sen haklısın ama ben yine de gidiyorum.”
Bu romanı yazıp ölümsüz karakterlere can verdikten on yıl sonra kaleme aldığı, Türkçeye "Hayat Üzerine Düşünceler" adıyla çevrilen denemelerinde Tolstoy, sanki Anna Karenina'yı tamamlayamamış da kendi içinde yaşatmayı sürdürüyormuşçasına, romanın temasını tartışmaya devam eder: "Aşkın gelecekle bir ilişkisi yoktur. Aşk, yalnız ve yalnız içinde bulunulan zamana ait bir durumdur" diye not eder. "Hayatın anlamını anlamayanların aşk dedikleri şey, şahsi menfaat şartlarından bazılarının diğerlerinden fazla rağbet görmesi ve üstün tutulmasıdır." cümlesini kâğıda düşerken de belki Anna özelinde, aşkla günübirlik zamanları hayat terazisinde tartmaya kalkanları işaret ediyordu. "Aşkta hayatın acılarını unutturacak kadar ümit ve teselli varsa da hayatı anlamayanlar bundan faydalanamazlar" cümlesi de Savaş Barış'ın Nataşa Rostova'sını hatırlatır. Onlar Tolstoy'un düş dünyasında can buldular ama bu alıntılar hepimiz için geçerli değil mi?
198 yıl önce bugünlerde doğan büyük yazarın andığım iki başyapıtı, onlarca kuşağın kalbinde, zihninde, hayal dünyasında bir yeraltı ırmağı gibi akmayı sürdürüyor. Valentin'in dediği gibi o bir aziz değildi ama yazdıkları ve yaşamı ile bir insanlık pusulası olarak halen yol gösteriyor. Aşkın Son Mevsimi'nde ilk sahne, Sofia'nın, yazarın yatağına süzülüp başını uzun sakalları arasına gömmesi, ona sevgi sözcükleri fısıldaması, sarılmasını istemesi ile açılır. Tolstoy kıpırdamadan, sarılmadan öylece bekler. Sofia kocasının elini tutup kendi boynuna dolar, ısrarla. Sonuç yine olumsuzdur. Geçen geçmiş, biten bitmiştir. Hayat bazen istemeden de insandan uzaklaşabilir. Tolstoy bunu yıllar önce fark etmiş olmalı ki İtiraflar'da, Sokrates'in "Hayattan ne kadar uzaklaşırsak gerçeğe o kadar yaklaşırız" sözünü kullanmıştı. Ne kadar doğru. Bazen gerçekten de hayatla gerçek birbirinden uzakta değil mi? Hayat kendi akışını dayatır ama kendi gerçeğimiz bambaşkadır. "Aklım başka kalbim başka yerde" şarkısını hatırlayın; tıpkı bunun gibi. Tolstoy da Sofia'ya her şeye rağmen âşıktı ama yaşamının son yıllarında hayattan uzaklaştıkça kendi gerçeğine yaklaşmıştı. Tolstoy 1910 yılı sonbaharından beri yazamıyor, konuşamıyor ama biz onu duyuyoruz. Ve o daha daha önemlisi konuşamayanlar arasında sözcük sözcük bir köprü kurmayı sürdürüyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


