Okullarda akıllı tahta denilen dijital ekranlardan önce, beyaz tahta vardı, keçeli kalemle yazılırdı, ispirto kokardı tahta. Ondan önce de kara tahta vardı. Duvarı boydan boya kaplardı, alt kısmında bir çıkıntı olur, keçe silgi ve tebeşirler orada dururdu. Yazıp sildikçe siyah önlüklerimiz beyaza keserdi, ortalığı tebeşir tozu kaplardı, soğuk da olsa camlar açılır, sınıf havalandırılırdı. Tebeşirin kara tahta üzerindeki sesini çok severdim, gönüllü olur ve bütün tahtayı yazmak isterdim o sesi duymak için. Tatillerde yaz boyu özlerdim; o ses ve koku sonbahar demekti. Okul ve sınıf kavramının temel imgesi bu kara tahtaydı. Onunla birlikte bir duvarda "mevsimler şeridi" olurdu. Dört mevsimin temel özelliklerini yansıtan çizimler, yılın döngüsünü gösterirdi. Mevsimleri bilmiyor muyduk, niye oradaydılar, ne işe yarardı bu tablolar; yanıtını bilen yoktur sanırım. Ancak bir şeyden eminim: hayal gücümüzü tetiklerdi o şerit, baktıkça ayrıntıları görür, o mevsimi içselleştirirdik. Ben en çok sonbahar tablosunu severdim. Çıplak ağaçlar, dökülmüş yapraklar, onları süpüren görevli, bir köşeye yığılmış odunlar, öbür köşede kestaneci, gökyüzünde gri bulutlar, boynunda atkısıyla bisiklete binen bir çocuk, uzak köşede bir okul ve oraya doğru koşan eli çantalı öğrenciler... Bir başka sınıfta ise "kışa hazırlık" diye bir tablo vardı, bir ayva ağacının altında konserve yapan, turşu kuran kadınlar, odun kesen erkekler ve onlara yardım eden çocuklar... İster şehirde, ister kasabada ya da köyde yaşayalım, hiç fark etmiyordu ve tam da hayatımızı anlatıyordu bu tablolar. Yeni yüzyılın ilk çeyreğini hızla geçtiğimiz bu yıllarda, çocuklar hayal güçlerini kışkırtan bu tür tablolara ne kadar da yabancılar! Oysa hayal gücü hayattan beslenir, yaşamın içinde var olanı alır, onu kendinize göre değiştirir, yeniden şekillendirir, heyecan ve mutluluk veren bir tasarıma dönüştürürsünüz.
Sonbahar da hayal gücünü kışkırtan bir mevsimdir. O mevsimler tablosundaki bisiklete binen çocuk, gün geldi o tablodan birkaç pedalla ayrıldı ve bir akşamüstü toprak bir yola girdi. Üstünde ince bir kazak, boynunda gelişigüzel dolanmış bir atkı. Serin bir rüzgârın içinde hüznün dansı diyebileceğimiz bir tabloyu çizer gibi yol aldı. Nat King Cole'un seslendirdiği bir sonbahar şarkısı vardır: Autumn Leaves... Şarkının nakaratı denilebilecek dizesi "Uzayıp duruyor günler gittiğinden beri"dir. Sonbahar hayal kurmanın gerekçesi ise, bu dize yerli yerine oturuyor. Sonbaharda günler kısalmaya başlar, doğru; ama insan usul usul kendi içine dönmeye başladığı için günler uzamaz mı, öyle hissedilmez mi?
Sait Faik, bir öyküsünde "Sonbaharda yapraklar konuşur" demişti. Çok doğru! Ancak sadece yapraklar konuşmaz güz mevsiminde, insanlar da tıpkı ağaçlar gibi içini dökmeye başlar. Kalbinde sakladığı ne varsa tek tek düşer belleğine ve sonra sesine ilişir. İşte o zaman kalbimizin fısıltısı duyulabilir sararmaya başlamış bir yaprağın uçuculuğunda. Bunu Cemal Süreya keşfetmişti ilkin ve "Anılar hep sonbaharda gibidir" demişti; solgun ve narin! Sezai Karakoç da onu onaylamıştı: "Bu yıl ilkin benim kalbimden başladı sonbahar." Sabahattin Ali, ise o fısıltıyı ruhunun sesi olarak düşünmüş ve bir güz hayaliyle yazmıştı: "Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz?"
Bütün bunlar okullardaki mevsimler tablosunda yoktu elbette. Masum, naif bir fırçanın elinden çıkmıştı hepsi. O çizimlerin içine girip güz meyvelerinin kokusunu duymak, bahçede yanan ateşin üzerinde fokurdayan kazanda kabaran kıpkırmızı domatesin kokusunu içinize çekmek, kesilmiş odun kokusunu duya duya sokağı adımlamak ve tek katlı, kırmızı kiremit çatılı bir evin kapısından içeri girmek sizin hayal gücünüze kalmıştı. Fakat şurası bir gerçekti: O tabloların önünde zaman geçirip ayrıntıları fark edebilenler, sonraki yıllarda okudukları şiirlerde, öykülerde, romanlarda, dinledikleri şarkılarda sonbaharı daha derin hissedebildiler. Kimse bize o mevsimler şeridini inceleyin demiyordu, kimse incelerken ne gördünüz diye sormuyordu. Biz kendi kendimize sorduk, şarkılar yanıt verdi. Biz ayrıntıları gördük, onları romanlar anlamlandırdı. Ve o tablolar, akıllı tahtalar gelince hurdacılara düştüğünde Nazım Hikmet, "geri gelmesi mümkün olmayanı" hatırlattı:
"çiçekli badem ağaçlarını unut.
değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
ıslak saçlarını güneşte kurut
olgun meyvelerin baygınlığıyla parıldasın
nemli, ağır kızıltılar…
sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar."
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


