Farkında mısınız, her yanımız eşyalar, elektronik cihazlar, araç gereçlerle çevrili. Benjamin Franklin, iki yüz yıl önce "İnsan alet yapabilen hayvandır" dediğinde bu becerimizin hangi noktalara varabileceğini, o aletlerin bütün hayatımızı sıkı bir çember içine alıp neredeyse yaşamanın amacı haline getireceğini bilebilir miydi? José Mujica bunu "Bir şey satın aldığımızda, bunu para ile satın almayız. Onu, o parayı kazanmak için harcadığımız yaşam zamanımızla satın alırız" diyerek üzerinde pek de düşünmediğimiz bir gerçeği dile getirmişti: Hayatta en kıymetli armağanımız olan zamanımızı satıp alıyoruz alacağımızı!
Ancak ben yaşamımızı çevreleyen ve "sahip olma" duygusunu neredeyse bir boyunduruğa dönüştürerek kendine bağlayan bu edinme duygusundan söz etmeyeceğim. Franklin ve Mujica bambaşka bir şey çağrıştırdı bana: Sözcükler! Şöyle düşündüm: Eşyalar, araç gereçler için çalışır, satın alır, kullanırız. Bir eşyaya alışırız, onu severiz ama eskidiklerinde ya da artık bıktığımızda onları atabiliriz, hayatımızdan çıkarabiliriz. Eğer güçlü bir irademiz varsa, moda akımlara kapılmaz ve satın alınabilecek şeyler için yaşamayız, onları gerçek anlamda "kullanabiliriz." Peki ya kelimeler? Edinmek için çaba gösterdiğimiz ya da göstermediğimiz, zihnimizi sarıp sarmalayan, düşüncelerimizin, duygularımızın taşıyıcısı ve gereci kelimeleri hayatımızdan çıkarabilir miyiz? Hiç sanmam! Hayatımızdan çıkmış gibi görünse de öyle sözcükler, öyle cümleler vardır ki onlar yeniden geri dönebilir. Bu duyguyu geçenlerde, doğduğum ve ilkgençliğimi yaşadığım kentimize gitmek için çok uzun zaman sonra ilk kez otobüs bileti alırken derin bir şaşkınlıkla yaşadım. "Biga'ya bir bilet" dedim, bankonun ardındaki görevliye. O an, bir dejavu hissiyle yıllar öncesine gittim. Ne zaman kasabamıza döneceksem otogara gidip bu cümleyi kuruyordum. O sözcükleri bir araya getirip seslendirmek bir heyecandı; arkadaşlarıma, sokağıma, eve, odama, alışmış olduğum her şeye dönüş... Hepsini içeriyor ve kalbimde tatlı bir rüzgâr estiriyordu. Bu tür sözcükler herkes için böyledir. Sonra hayat bambaşka bir biçim kazanınca bu cümle zihnimin en işlek bölümünden çıkmıştı. Kullanılmaya kullanılmaya tozlanmış, neredeyse unutulmuştu. Otobüse doğru yürürken kendimi o cümleyi yineleyip dururken yakaladım.
Düşündüm sonra. Hayatımızdan bir eşya, bir araç-gereç gibi çıkardığımızı sandığımız kimi sözcükler ve o sözcüklerin oluşturduğu cümleler aslında kaybolup silinmiyor. Edip Cansever'in "Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor" dediği gibi sözcükler de bir yere gitmiyor, zihnimizin tozlu raflarında, derinlerde bir yerde bekliyor ve kullanmak gerektiği zaman incecik bir sızı olarak kendini duyuruyor. O sözcüklerle bir metin oluşturacaksak, o sızı, yazılanda hissediliyor. Bir de suskunlukla saklı kimi duyguları bazen tek bir kelime ve onu izleyen üç nokta haykırırcasına dillendirir. Başka hiçbir sözcüğe, cümleye gerek yoktur o zaman. Kimileyin ise dilinin ucuna gelip de söylenilemeyen sözcükler vardır ki onlar çok daha yakıcıdır, çok daha derinlere gömülür. Bir cümle olamamış, karşısındakine ulaşamamış o sözcükler zihnimizde, kalbimizde kalırlar ve durmadan kendilerini anımsatırlar. En çok bize ait olanlar da belki onlardır.
İnsan, sözcükleri cümleleri özler miymiş, diye sordum kendime bunları aklımdan geçirirken. Özler, diye yanıtladım. Uzun zamandır kullanmadığı, örneğin çocukluğundan kalmış bir sokak adını, bir insan adını, artık ölmüş birinin adını özleyebilir insan. Sevdiği birine seslenmeyi özleyebilir. Bir şehrin adını cümlede geçirmeyi özleyebilir. Yalnızlığının kozasında yaşayan biri "seni seviyorum" cümlesini kullanamamaktan şikâyet etmişti çok zaman önce. O zaman pek anlayamamıştım ne hissettiğini; oysa sıradan iki sözcüğün buluşması değilmiş o. İç içe geçmiş çağrışımlarla dolu bir anlamı, yaşanmışlığı, hayat izini taşıyormuş ve o cümleyi kuracak biri karşısında olmayınca her şey anlamını yitiriyormuş. Murathan Mungan bunu "Kelimeler tek başına bir şey ifade etmez; onları yan yana getiren aşktır" diyerek açıklamıştı.
Sözcükleri, cümleleri özlemenin bir anlamı da onları sevmek olsa gerek. Çiçekleri, kuşları, kedileri, köpekleri, nehirleri, denizleri, ağaçları, insanları sevdiğimiz kadar sözcükleri de sevmek gerekir. Çünkü ancak insan o zaman bir insanı anlayabilir. Sevilen sözcüklerle birbirini hissedebilir. Sevgisiz sözcükler hayat ağacının kuru bir dalı gibi çiçeksizdir.
Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde "Kelimeler insanlar arasında birer köprü gibi görünür ama bazen her iki tarafta da farklı anlamlara gelerek aşılmaz birer uçuruma dönüşürler" derken, sanırım sözcüklerin bu niteliğini vurguluyordu. Kafka da ondan çok önce aslında bunu söylemişti: "Kelimeler birer köprüdür. Ama iki insan arasındaki mesafe çok uzaksa, o köprüler sadece boşlukta asılı kalır."
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


