Hemingway, çok bilinen romanı Silahlara Veda'nın son bölümünü tam 39 kez yazdığını söylemişti. Bunun nedenini ise "uygun sözcükleri bulmak" olarak açıklamıştı. Romanın sonuna bakarsanız, sevgilisini kaybeden kahramanın basit ve olağan tepkilerini görürsünüz. Ancak romanın bütününü okuyup son sayfaya geldiğinizde sıradan sözcükler asıl değerini kazanır. Çünkü sözcükler tek başlarına bir anlam taşısalar da başka sözcüklerle bir araya gelince yepyeni bir anlam, dahası bir ruh kazanırlar. Ve yazan o anlamı, o ruhu fark ettikten sonra ancak, tamam, diyebilir. Murathan Mungan da "Yazarlığım, hissettiğim şeylerin doğru kelimelerini arama, bulma tarihidir bir bakıma" der. Marguerite Duras "İnsan içinde bir yabancıyı barındırır. Yazmak işte o yabancıya ulaşmaktır" derken belki de sözcüklerin ruhunu keşfetmeyi işaret ediyordu. O "yabancı"nın heybesindeki sözcükleri almak, onunla tanışmak ve kendinin kılmak da denebilir buna. Mitolojide İris, güzel haberleri tanrılardan alır, insanlara getirirdi. Sözcük taşıyıcısı gibi düşünebiliriz onu. Yazarlar da günümüzde birer İris gibi, sözcüklere ruh üfleyen, onları ışıldatan ve bir başkasına iletendir. Yazı, bu anlamda insanlık türünün en göz alıcı buluşudur.
Yazıdan önce ise, sözlü kültür çağı, insanlığın unutuluşa karşı var oluş bilincini korumasının ve geleceğe taşımasının olağanüstü çabasıdır. Troya Savaşı'nı anlatan destanın yüzlerce yılı bulan karanlık çağları söz'le aşarak yazı dönemine kadar ulaşabilmesi bu çabanın ürünüdür. Yazıya neredeyse bin yıl sonra geçen Gılgamış Destanı'nı da öyledir. Orta Asya derinliklerinde doğup Ön Asya dağlarından süzülerek gelen ve halkların gelişim tarihine bakınca, en geç yazıya geçen metinlerden olan Türk destanları da böyledir. Yazı olmasa insanlık bunca yolu bu kadar zamanda alabilir miydi? Unutuluşa karşı daha bin yıllarca dayanabilir miydi?
Birikim'de geçen haftalarda bu konuda dikkat çekici bir yazı yazımlandı. John Harris'in yazdığı Barış Özkul'un çevirdiği makale "söz" ve "yazı" kavramları üzerineydi. Yazıda ilginç bir saptamaya gönderme yapıyor Harris: "Okuryazarlık çağı, sözlü kültür çağıyla dijital çağ arasında kısa bir ara dönem olarak kalacak." Çok iddialı bir saptama gibi görünebilir ama o makaleyi cep telefonundan okurken bile kimbilir kaç kez başımızı kaldırıp farklı bir objeye, görüntüye bakıp bambaşka bir konuyla ilgili izlenim geliştirdiğimizi düşününce bu fikre kısmen de olsa hak vermemek elde değil.
Yazıyı gittikçe daha az kullanıyoruz, daha çok "izliyoruz", burası gerçek. Üstelik, bilgisayar klavyeleri, telefon tuşları yazı'nın ontolojik niteliğini de bozuyor. Birçok kişiden duydum; yazı stillerinin bozulduğundan, kâğıda not alırken harflerin giderek çirkinleşip şeklinin değiştiğinden şikâyetçiler. Kendi adıma, bunu yaşamamak için notlarımı bir deftere yazmayı sürdürüyorum. Harflerin beyaz bir kâğıda tek tek işlenmesi etkileyici; ama biliyorum ki gelecek kuşaklar bunu nostaljik bir boomer takıntısı sayacak. Öte yandan, yazının bulunuşu ve işlevi felsefecilerce de tarih boyunca üzerinde düşünülen bir konudur. Platon, Phaidros adlı yapıtında Sokrates'e bir hikâye anlattırır: Mısır'da Theuth adlı bir tanrı yazıyı bulur ve Kral Thamus'a bunu bir müjde gibi anlatır: "İşte bir bilgi ki bunun sayesinde Mısırlılar daha bilgili ve geçmişi hatırlamaya daha yetili olacaklar. Bilginin de belleğin de ilacını buldum!" Thamus bu buluştan mutlu olmamıştır: "Harfleri öğrenenler artık belleklerini işletmeyecekleri için unutkan olacaklar (...) Yazıya güvendikleri için etraflarındaki şeyleri içeriden kendi kendilerine hatırlayacakları yerde, dışarıdan kargacık burgacık izler sayesinde hatırlamaya çalışacaklar. O halde sen bellek için değil hatırlama için bir ilaç buldun" der. Thamus kısmen haklı çıktı; bildiğimizi hatırlamak ve hatırlatmak için yazdık, okuduk. Ancak bu öyle bir buluştu ki bizi değiştirdi, yaratıcılığımızı bambaşka boyutlara taşıdı. Yazı, sözün zamana meydan okuma biçimi oldu.
Söz ve yazı bağlamında gelecekte olabilecekler, epey zamandır tartışılan bir konu aslında. On binlerce yıl varlığını "söz" ile sürdüren, sonra zamanı aşmanın bir yolu olarak "yazı"yı kullanan insanlık, bu olağanüstü gereci bırakacak mı? Karasaban gibi, ok gibi, mızrak gibi, herhangi bir ilkel gereç haline mi gelecek yazı? Kitaplar müzelerde mi sergilenecek gelecek bin yılların dünyasında? Binlerce yılın emeği, ürünü beyhude bir çabanın kalıtı olarak tarihe mi gömülecek? Yerini ne alacak? Şimdilik, bu soruları bile yazı aracılığıyla soruyoruz; yanıtı hangi gereçle verilecek bilmiyoruz.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


