Artık ilişkiler de hayatın geri kalanı gibi hızla tüketiliyor. Bir sağa, bir sola, bir yukarı, bir aşağı kaydırdığımız ekranlarda bir sonraki görüntüye geçme hızımız, sanki insanlarla kurduğumuz bağların ritmine de yansıyor. Tahammül ve sabır çıtası günden güne düşüyor. Beğenmedik, geçtik. Sıkıldık, değiştirdik. Uymadı, yenisini aradık. Bir ilişkiyi sürdürmekten çok, yeni bir ilişki ihtimaline ulaşmak giderek daha kolay.
Böyle bir zamanda insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Aynı yastıkta kocamak hâlâ mümkün mü, yoksa artık romantik bir hayal mi?
Çünkü hayat değişiyor. Biz değişiyoruz. Bedenimiz, arzularımız, korkularımız, beklentilerimiz, hayata bakışımız, hatta bir zamanlar “ben” dediğimiz şey bile yıllar içinde başka bir yere evriliyor. İlişki içinde olduğumuz insanlar da aynı kalmıyor.
Her yeni ilişkiyle yalnızca yeni bir partnerle tanışmıyoruz aynı zamanda yeni ‘kendi’lerimizle de tanışıyoruz. Bu ilişkiler her seferinde kendimizin başka bir halini ortaya çıkarıyor; daha önce bilmediğimiz bir tarafımızı görünür kılıyor. Kimi zaman hoşumuza giden, kimi zaman yüzleşmek istemediğimiz bir tarafımızı...
Peki ya aynı ilişkinin içinde?
Uzun yıllar aynı insanla birlikte olmayı seçenler, gerçekten aynı ilişkiyi mi sürdürüyor? Yoksa dışarıdan bakıldığında aynı görünen ilişkinin içinde, zaman zaman bambaşka ilişkiler mi yaşıyor?
Uzun soluklu ilişkinin asıl meselesi belki de aynı kalabilmek değil, değişebilmek, buna açık olmak, değişen hâlimizle kendimizle karşılaşabilmek, yüzleşebilmek ve birbirimize yeniden rastlayabilmek.
Çünkü aynı kişiyle geçirilen yirmi yıl, yirmi yıl boyunca aynı insanla yaşamak anlamına gelmiyor. O yirmi yılın içinde bazen farklı bazen ortak hayaller kurmuş, kariyer değiştirmiş, zorluklarda veya yeni yollarda birbirine destek olmuş, anne ya da baba olmuş, kayıplar yaşamış, yaş almış, bedenini başka türlü tanımış, korkuları, kaygıları, arzuları zamanla değişmiş iki insan var. Ve bütün bunlar olurken ilişkinin de dönem dönem biçimi, dili, yakınlığı, mesafesi, hatta sessizliği bile değişiyor.
Bu yüzden böylesi bir ilişkinin içinde aynı insanla belki de defalarca yeniden tanışıyoruz.
Partnerimizin yeni hâlleriyle karşılaşıyor, kendi yeni hâllerimizle yüzleşiyor ve içimizden birbirimize ara ara şu soruyu soruyoruz: “Seni hâlâ tanıyor muyum?”
Belki de bu soruya yıllar içinde biriken tüm öğrenmişliklere yaslanarak ezbere “Evet, seni tanıyorum” demekten ziyade dürüstçe; “Hayır ama seni yeniden tanımaya gönlüm var” diye karşılık verebilmek uzun soluklu bir ilişkiyi daha mümkün kılıyor.
Çünkü ilişkiler de canlı organizmalar gibi. Doğuyor, büyüyor, dönüşüyor, bazen bir biçimini kaybediyor ve başka bir biçime bürünüyor.
İlişki terapisti ve yazar Esther Perel, ilişkilere dair yaptığı çalışmalarda uzun süreli bir ilişkide arzu ve yakınlığın devam edebilmesinin, birbirimizi artık tamamen bildiğimizi varsaymaktan değil, karşımızdaki insanın hâlâ değişen, dönüşen, keşfedilmeyi bekleyen biri olduğunu görebilmekten geçtiğine dikkat çekiyor.
Belki de uzun bir ilişkinin sırrı sadece aynı kişiyi yıllarca sevmekte değil de aynı kişide yıllar boyunca değişen kişileri sevebilmeyi öğrenmeye açık olmakta yatıyor.
Böylesi bir anlayış ilişkilerin her zaman bitmek zorunda olmadığı fikrini daha yakın kılıyor.
Evet, bazen ilişkinin bir hâli sona erebiliyor.
Birlikte çıktığımız yolun, kurduğumuz hayatın bir biçimi, birbirimize bakma şeklimiz, yakınlığımız, rollerimiz, beklentilerimiz ya da birbirimizden beslendiğimiz şeyler değişebiliyor, dönüşebiliyor, sona erebiliyor. Ve eğer iki insan bu dönüşüme bir “bitiş” olarak değil, ilişkide yeni bir dönemin başlangıcı olarak bakabiliyorsa ve ikisinin de yan yana olmaya devam etmeye gönlü varsa aynı ilişkinin içinden yeni ilişkiler doğabiliyor.
Yani bazen ilişki bitmiyor; ilişkinin bir hâli bitiyor.
Ve yeni bir hâli başlıyor. Aynı insanla, başka insanlar olarak.
Tam da bu yüzden aynı kişiyle yepyeni ilişkiler yaşamak mümkün.
İnsanlar değişirken birbirini destekleyebiliyorsa, ilişkileri bu değişime adapte olup dönüşebiliyorsa aynı kişiyle yepyeni ilişkiler yaşamak neden mümkün olmasın?
İlişkilerimize ve kendimize yakından bakmaya ‘Davet’ eden bir film önerisi
Geçtiğimiz günlerde sinemada izlediğim The Invite tam da bu konular etrafında dolaşan filmlerden biri. Olivia Wilde’ın yönetmen koltuğunda oturduğu, Seth Rogen, Olivia Wilde, Penélope Cruz ve Edward Norton’ın başrollerini paylaştığı film, evliliklerinin içindeki yakınlığı çoktan kaybetmiş Joe ve Angela’nın hikâyesini, üst kat komşuları Hawk ve Piña’nın hayatlarına girmesiyle bambaşka bir yere taşıyor.
İlk bakışta bir akşam yemeği, giderek kontrolden çıkan bir komedi gibi başlayan hikâye, aslında dört kişinin ilişkiler üzerinden birbirlerine tuttuğu bir aynaya dönüşüyor. Çünkü hayatımıza giren insanlar çoğu zaman bize yeni bir hayat sunmaktan öte, kendi hayatımızda gözden kaçırdığımız yanlarımızı gösteriyor.

Film tek mekanda, bir apartman dairesinde geçiyor. Diyalogların bir tiyatro oyunu hissi uyandıran tonu daha filmin ilk sahnesinde dikkat çekiyor. Zaten filmden çıktıktan kısa süre sonra filmin bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu oyunu izlemiş olan bir arkadaşımdan sonrasında da Olivia Wilde’la film üzerine yapılan bir ropörtajdan öğreniyorum.
Filmi basit bir ilişki hikâyesinin ötesine taşıyan ilginç taraflarından biri de Penélope Cruz’un canlandırdığı Piña karakterinin bir ilişki terapisti olması ve evlilik krizindeki diğer çifte (Joe ve Angela) yönelttiği sorular, ilişkilere bakış açısı ve yaptığı psikolojik analizler. Tüm bu sorular ve psikolojik analizler izleyiciyi; bir yandan filmi merakla takip ederken bir yandan da kendi içinde bir sorgulama yapmaya davet ediyor.
Filmin izleyiciyi çektiği yer, pek çok ilişkide çiftlerin çoğu zaman kendi kendilerine bile sormaktan kaçındığı soruların yanı.
Eğer kendinize ve ilişkinize yakından bakmaya hazırsanız ‘The Invite’ı (Davet) izlemenizi mutlaka öneririm.
Tüm bu ifadelere ek olarak konuyla ilgili değerli bir hatırlatma olması dileğiyle yazımı Halil Cibran’ın ‘Evliliğe Dair’sözleriyle sonlandırmak istiyorum.
Fakat bırakın mesafeler olsun birlikteliğinizde.
Bırakın dans etsin göklerin rüzgarları aranızda.
Birbirinizi sevin ama aşkı pranga eylemeyin:
Bırakın ruhlarınızın kıyıları arasında dalgalanan bir deniz olsun aşk.
Birbirinizin tasını doldurun ama aynı tastan içmeyin.
Birbirinize ekmeğinizi verin ama aynı somundan yemeyin.
Şarkı söyleyip dans edin birlikte ama yalnız başın olun ikiniz de.
Hatta aynı müzikle titreseler de ayrı duran tellerin gibi lavtanın.
Yüreklerinizi verin, fakat teslim etmeyin birbirinizin eline.
Çünkü bir tek Hayat’ın avucuna sığar yürekleriniz.
Birlikte durun ama yapışmayın birbirinize:
Çünkü ayrı durur tapınağın sütunları.
Hem birbirinin gölgesinde büyümez meşeyle selvi.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


