Bazı şeyler, ancak kendileri olmalarına izin verildiğinde gerçek güzellikleri ortaya çıkar. Ve gerçek olanın fark edilmek için özel bir çaba göstermesine ihtiyacı yoktur. Kendini göstermek, beğendirmek, daha genç, daha pürüzsüz, daha kusursuz görünmek gibi de bir telaşı yoktur. Olduğu halin içindeki kendine özgü ritme güvenir. Tıpkı bir ağacın dallarını kimseye beğendirmeye çalışmadan gökyüzüne uzatması ya da bir çiçeğin, kendi ritminde, dünyanın dikkatini çekme kaygısı taşımadan, vakti geldiğinde usulca açması gibi.
Oscar Wilde, “Bir çiçek sadece kendi neşesi için açar” der. Belki de asıl bu yüzden güzeldir çiçekler. Çünkü onlar güzelliklerini ispatlamak, kendilerini sergilemek ya da başkalarının bakışında bir değer kazanmak için açmazlar. Sadece olağan akışın içinde kendi doğalarına uygun olanı yaparlar.
Sadece kendi neşesi için açan bir çiçek özümüze ve hakikate dair nasıl da güzel bir hatırlatma.
Maalesef günümüzde her şeyi biraz daha güzelleştirmek, düzeltmek, değiştirmek, gençleştirmek, parlatmak için bitmek bilmeyen bir çaba içindeyiz. İnsanlar daha güzel görünmek için, mekânlar daha etkileyici olmak için, hayatlar daha çok beğenilmek için sürekli yeniden düzenleniyor. Oysa gerçek güzellik, biraz daha az müdahalede, biraz daha az düzeltmede ve olduğumuz halin özgünlüğünde saklı.
Artık güzelliği yeniden yaratmaya değil, zaten var olanı fark etmeye daha çok ihtiyacımız olan bir yerdeyiz.
Çabasız bir güzel: Kuzey Ege
Bu yaz, epey bir zamadır seyahat rotamın dışında kalan Kuzey Ege’ye çevirdim yönümü. Ve bu coğrafyada tam da yukarıda paylaştığım çabasız hali yeniden hatırladım. Yıllar sonra gerçekleşen bu buluşma; her ne kadar içinde olmak istemesek de özellikle yaz mevsiminde ne kadar çok sese, süse püse ve popüler olana göre yapılandırılmış, özgünlükten uzak bir dünyaya maruz bırakıldığımız gerçeğini hatırlattı bana.
Kuzey Ege ile buluşmamın ilki bir aile buluşması vesilesiyle gittiğim Assos’ta gerçekleşti. Kızkardeşimin önerisiyle konakladığımız Küçükkuyu sahilinde bulunan Kumbağ Otel yalınlığı, gerçekliği, ferahlığı ve çabasız kendi halindeliğiyle beni adeta 80lerde, 90larda geçen çocukluğumun yazlarına ışınladı.
Kumbağ Otel bir aile işletmesi. Bu samimi mekan gözlemlediğim kadarıyla ağırlıklı olarak aile büyüklerinin de dahil olduğu aile buluşmalarına ve çocuklu ailelerden oluşan arkadaş gruplarına ev sahipliği yapıyor.
Misafirlerin arabalarının bile zeytin ağaçlarının altında sakince dinlendiği bu yerde hayat, kendini süslemeye ihtiyaç duymadan akıyor. Kum ve taştan oluşan geniş sahil, yalın bir iskele, denize doğru uzanan ve doğanın içinde neredeyse kaybolan iki katlı sade mimari… Dev çam ağacının gölgesinde kurulan uzun sofralar, Ege mutfağının kokuları, cırcır böceklerinin senfonisi ve dalgaların sesi… Arada çocukların “anne”, “baba”, “dede”, “anneanne” diye yükselen sesleri… Hepsi birlikte buranın doğal akışının bir parçası.
Burada hiçbir şey kendini anlatmaya çalışmıyor. Otelin mutfağında kullanılan biberi, domatesi, yeşilliği yürürken yol kenarında fark ediyor; zeytinlerin ve zeytinyağının geldiği ağaçların yanından geçiyorsunuz. Doğa dekor değil, hayatın kendisi.
Belki de bu yüzden buraya gelen herkes; çocuk yetişkin fark etmeden hızla gevşiyor, kısa sürede özüne dönüyor ve kendini doğal akışa bırakıyor. Telefonlar ve tabletler bir kenarda kalıyor; çocuklar sahilde buldukları taşları, tahta parçalarını kullanarak oyunlar kuruyor, salıncakta sallanıyor, iskeleden denize atlamanın basit ama büyük mutluluğunun tadını çıkarıyor.
Kumbağ, salıncaklar
Burada zaman adeta yavaşlıyor. Bir yere veya bir şeye yetişmenin telaşından uzak, günler deniz, yüzme, kitap, sohbet ve uzun sofralar arasında ağır ağır akıyor.
Sonra akşam oluyor. Karanlık çöktüğünde bu kez ışıl ışıl gökyüzü sahneye çıkıyor. Etrafta ışık o kadar az ki yıldızlar, gezegenler bütün canlılığıyla görünür hale geliyor. Bu görsel şölene sahilde kendiliğinden rastgele biten, endemik bir tür olan kum lalelerinin akşam saatlerinde kendini hissettiren büyüleyici kokusu eşlik ediyor.
İşte çabasız hallerin içinde saklı olan tam da böyle bir güzellik hissi. Kendini göstermek için uğraşmayan, hayatın içinden olduğu haliyle akan ve insanı da kendi özüne yaklaştıran bir güzellik hali.
Simurg’un kanatlarında yeniden
Yıllar sonra yeniden buluştuğum Kuzey Ege’nin duygusu, doğası ve enerjisi beni öyle sardı ki kısa süre içinde kendimi yeniden aynı coğrafyada buldum. Bu kez rotam, tanışıklığımızın eskiye dayandığı Simurg Inn oldu. Ahmetçe Köyü’nde, deniz seviyesinden yukarıda konumlanan Simurg Inn; doğayla uyumlu, doğanın önüne geçmeyen tavrı ve rafine dokunuşlarıyla yıllardır bu coğrafyaya değer katan bir otel.
İklim krizi sebebiyle maalesef yangınlar artık yaz mevsiminin üzücü ve kaçınılmaz bir gerçeği. Ülkemizde de üzücü örneklerini yaşadığımız üzere pek çok Akdeniz ülkesinde yaz boyunca iklim krizi kaynaklı yangınlar yaşandı. Kuzey Ege de özellikle Ağustos ayında bölgede hakim olan kuvvetli kuru rüzgarlar sebebiyle bu tehdide açık hale gelen bir coğrafya.
Sevgili Dilara Karabay’ın yaklaşık 10 yıl önce kurduğu, yıllar içinde sunduğu kaliteli ve samimi hizmet ile Kuzey Ege’nin dikkat çeken yerlerinden biri haline getirdiği Simurg Inn de maalesef bu yaz çıkan Kuzey Ege yangınında hasar görenlerden.
Ekibin canla başla çalışmaları sonucu otel yangını çok şükür ki olabilecek en az hasarla atlatmış. Rüzgarın son anda yön değiştirmesi de hasarın büyümesini engellemiş. Tabii ki yangın dolayısıyla doğa önemli bir hasar görmüş. Neyse ki doğa öyle güçlü bir organizma ki hızla yaralarını sarmaya başlamış. Ekip de aynı şekilde yangının etkisini hızla üzerinden atmış, işine sarılmış, tüm güleryüzü ve misafirperverliği ile misafirlerini ağırlamaya devam ediyor.
Simurg’da konakladığım günler Perseid meteor yağmurunun yoğun olarak gerçekleştiği günlere denk geliyordu. Bu vesileyle de özel bir buluşmaya denk geldim. Uzun bir masanın etrafında bir araya geldiğimiz, yeni tanışıklıklar kurduğumuz ve keyifli sohbetleri paylaştığımız bu özel akşamda Küçükkuyu’da yaşayan bir televiziyon tamircisi olan ve kendi uzay merakından hareketle çok sayıda teleskop alıp yaşadığı yere mini bir gözlemevi kuran Ahmet Kahraman ile tanıştım.
Gecenin karanlığında yıldızların ve gezegenlerin çıplak gözle bile rahatlıkla seçilebildiği o akşam, Ahmet Bey’in özel olarak Simurg Inn’e getirdiği teleskopla hayatımda ilk kez gökyüzüne bu kadar yakından baktım. Gökyüzüyle zaten güçlü bir bağı olan biri olarak benim için tarifsiz bir deneyimdi. Ay’ın yüzeyindeki kraterleri ve etrafındaki halkasıyla Satürn’ü bu kadar yakından görmek etkileyiciydi.
Bir sonraki ziyaretimde Ahmet Bey’in kurduğu Perseus Gözlemevi’ni mutlaka ziyaret etmek niyetindeyim. Eğer siz de bir gökyüzü sevdalısıysanız, ışık kirliliğinin gökyüzünü giderek görünmez kıldığı günümüzde Kuzey Ege’nin hâlâ gerçek bir karanlık sunduğunu; yıldızları ve gezegenleri tüm canlılığıyla izleyebileceğinizi söylemek isterim.
Kuzey Ege deneyimi bana bir kez daha keyifli bir yaz yaşamak için içine doğduğumuz bu eşsiz coğrafyada, doğanın, tarihin ve iklimin sunduğu doğal güzellikler dışında çok da fazla şeye ihtiyacımız olmadığını hatırlattı.
Kuzey Ege sahil
Doğa da insan da her zaman asıl gücünü kendine özgü hallerinden alıyor. Kusursuzluk telaşının, gürültünün ve yapay parıltıların bizi fazlasıyla yorduğu bu çağda; kendi gökyüzümüzün karanlığına sahip çıkmak ve parlamak için kendi özgün ışığımıza güvenmek çok değerli.
Herkese; bir çiçeğin yalnızca kendi neşesi için açtığı o telaşsız ritimde olduğu gibi çabasızca var olmanın tadına varabileceği anlarla dolu yeni bir hafta dilerim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


