Son yıllarda pek çoğumuz, asıl yaşamak istediğimiz hayatı görünmez bir "daha sonra" rafına kaldırma konusunda tuhaf bir alışkanlık edindik.
Yapılması gereken bir konuşmayı, içten bir buluşmayı, heyecanla adım atacağımız yeni bir başlangıcı ya da sevdiklerimize ayıracağımız zamanı sürekli erteliyoruz. Bazen de sadece durup derin bir nefes alarak kendimizle baş başa kalacağımız o tek anı bile belirsiz bir pazartesiye, başka bir mevsime ya da emeklilik hayallerine bırakıyoruz.
Ertelemek ilk bakışta basit bir tembellik veya kaçış gibi görünse de mesele bundan çok daha derin. Bu eğilimin altında; kusursuz ânı beklemenin getirdiği felç edici mükemmeliyetçilik, hata yapma korkusu, günün yorucu telaşı ve modern çağın üzerimize boca ettiği uyaran kalabalığı yatıyor.
Ne var ki "şimdi değil" diyerek kenara ittiğimiz her an, sessizce birikerek görünmez bir ağırlığa dönüşüyor. Geriye ise sadece yetiştirilmemiş işler değil; ötelenmiş duygular, yarım kalmış sohbetler ve kaçırılmış zamanların hüzünlü tortusu kalıyor.
Önümüzdeki yıl kızımı üniversiteye yolcu etmeye hazırlanıyorum. Geçtiğimiz hafta lise son sınıfın ilk gününde evden ayrıldığı sabah, bir daha asla lisenin bir üst sınıfına başlamak üzere bu evin kapısından çıkmayacağını fark ettim. Belki başka bir şehirde, belki başka bir ülkede üniversite okumak üzere yuvadan uçma vakti yaklaşıyor. Kendi deneyimimden de çok iyi biliyordum ki, insan aile evinden bir kez ayrıldığında artık bir daha aynı kişi olarak geri dönmüyor; en fazla tatlı bir misafir, bir ziyaretçi oluyor.
Tüm bu yoğun duyguların içinde çocuklarımızın bize ait olmadığı, hayatın bize sunduğu kıymetli birer emanet olduğu gerçeğini bir kez daha hatırladım. Bu idrak, aynı çatı altında geçireceğimiz bu son yılın ne kadar değerli olduğunu ve onu ertelemelerin hüznüne yer bırakmayacak şekilde yaşamak istediğimi hatırlattı bana.
Tam da bu hislerin içindeyken, yakın zaman önce kaybettiğimiz değerli oyuncu Serhat Kılıç’ın ardından yakın bir dostunun söylediği sözler çarptı yüzüme: 'İki yıldır ha bugün ha yarın arayacağım diyordum; keşke ertelemeseydim, aklıma geldiği an arasaydım.' Bu itiraf, sevdiklerimizin varlığını nasıl da sorgusuz sualsiz garanti gördüğümüzü ve hayatın telaşına kapılıp onları nasıl kolayca ötelediğimizi tokat gibi hatırlattı.
Yıllar önce televizyonda karşılaştığım bir mutfak eşyaları markası reklamı vardı: "En güzel yemek takımınızı kullanmak için özel bir gün beklemeyin, en özel misafir sizsiniz" diyordu. O gün kafamda yanan ışığı dün gibi hatırlıyorum; ertesi gün evdeki misafir takımını çıkarıp evin gündelik olarak kullanılan yemek takımı haline getirmiştim.
Nihayetinde pek çoğumuz küçüklüğümüzden, sadece misafir geldiğinde açılan salonlara ve kullanılan yemek takımlarına aşinayız ve her ne kadar günümüzde buraları aştığımızı düşünsek de kodlarımız bizi yer yer farkında olmadan ele geçirebiliyor.
Bir diğer hatırlatma da geçtiğimiz günlerde sosyal medyada düştü önüme. O da güzel kıyafetleri giymek için özel bir gün veya vesile beklemeden her gün kullanmamız gerektiğinin çünkü asıl özel anın hayatta olduğumuz her an olduğunun altını çiziyordu.
Üst üste hayatın verdiği mesajlar ve geçmiş anılarımdan çekip çıkardıklarım benim için değerli bir hatırlatma oldu. Dilerim sizler için de öyle olur.
Sandıklarda saklanan eşyalar gibi, ertelenen hayatlar da sadece toz topluyor; zaman ise hiçbirimizin "daha sonra"sını beklemeden akıp gidiyor. O sandıkları açmanın, ertelediğimiz o aramayı tam şu an yapmanın, o sarılmayı bugüne almanın tam zamanı. Çünkü hayat, vitrinde sergilenmek için fazla kırılgan, alelade bir güne saklanmayacak kadar kıymetli. En özel misafir de kendimiziz, yaşanacak en güzel gün de tam olarak bugün.
Herkese; en güzel yemek takımlarını vitrinden indireceği, en güzel kıyafetlerini özel bir an beklemeden hemen yarın giymeye başlayacağı, kendini, sevdiklerini ve hayatı belirsiz bir 'sonra'ya ertelemeyeceği bir hafta dilerim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


