Aynı manzaraya bakan iki insanın bambaşka şeyler görmesi gibi; aynı olay birimizde derin bir iz bırakırken diğerimizde hiçbir karşılık bulamayabiliyor. Çünkü hayatı yalnızca yaşadıklarımız değil, olaylara bakarken beraberimizde taşıdıklarımız da şekillendiriyor. Hafızamız, deneyimlerimiz, korkularımız, arzularımız ve alışkanlıklarımız… Bütün bunlar, dünyayı gözlemlediğimiz merceğin üzerine görünmeyen bir filtre gibi yerleşiyor.
Bu yüzden bazen dünya değiştiği için değil, biz ona başka türlü bakmaya başladığımız için hayat farklı görünüyor. Çocukken sonsuz gibi gelen bir yokuşun yıllar sonra gözümüze kısacık görünmesi; vaktiyle fark etmediğimiz bir ağacın, bir şehrin, bir insanın ya da bir cümlenin hayatımızın farklı bir döneminde birdenbire görünür olması bundandır. Belki de bir kitaptaki o cümle, ilk okuyuşumuzda dikkatimizi hiç çekmemiş; fakat yıllar sonraki ikinci ya da üçüncü okumamızda parıldayıvermiştir. Kitap aynı kitaptır; değişen ise ona bakan gözlerimizdir. Zira neye baktığımız kadar, ona nasıl baktığımız da algımızı belirler.
Sanatla kurduğumuz bağı hayatla kurduğumuz ilişkiye benzetmem de bu yüzden. Çoğu zaman bir yapıtın anlamı, sanatçının bıraktığı yerde noktalanmaz; ona bakan her yeni gözle birlikte yeniden inşa edilir.
Sanatla temas bize "bildiğimizi sandığımız" dünyaya bambaşka bir gözle bakma ihtimali sunar. Bir yapıtla karşılaştığımızda önce duyularımız ve hafızamız harekete geçer, hemen ardından zihnimizde yeni bir düşünce alanı açılır. Bazen tek bir renk, tanıdık bir çehre, bir ışık oyunu, bir boşluk ya da hiç alışık olmadığımız bir form; yıllardır zihnimizin bir köşesinde uyuyan düşünceleri canlandırabilir. Bir süreliğine etrafımızdaki gerçeklikten koptuğumuz tüm bu bilişsel süreçlerin yaşandığı deneyim bize farklı bakış açılarının yepyeni anlamlar üretebileceğini hatırlatır.
İstanbul bugünlerde, yeni sanat sezonunun açılmasıyla birlikte bize ‘bildiğimizi sandığımız dünyaya’ yeniden bakmak için pek çok fırsat sunuyor. Geçtiğimiz günlerde gezme fırsatı bulduğum, birbirinden farklı dünyalar kuran sergiler ve karşılaştığım yapıtlar, sanatla kurduğumuz ilişkinin aslında hayatın bütünüyle kurduğumuz ilişkiden çok da farklı olmadığını, sanatın ve büyük resimde hayatın yalnızca gördüklerimizle değil, görme biçimimizle ilgili olduğunu yeniden hatırlattı bana.
Bu hafta sizlere görme fırsatı yakaladığım sergilerden kısa bir özet sunmak isterim.
İstanbul Modern- “Aynı Mavinin Altında”
İstanbul Modern 2026 sonbahar sanat sezonunun açılışını kapsamlı bir koleksiyon sergisi olan “Aynı Mavinin Altında” ile yapıyor.
İstanbul Modern’in 10. koleksiyon sergisi olma özelliğini taşıyan “Aynı Mavinin Altında” Türkiye’den ve dünyadan 119 sanatçının 230 yapıtını bir araya getiriyor. Müzenin dört katına yayılan sergide 43 yapıt ilk kez izleyiciyle buluşuyor.
Hazine sandığında saklanmış değerli bir koleksiyon tadındaki sergi 1940’lardan günümüze farklı teknikleri sergileyen tematik ve formel eserleri ele alıyor.
Küratörlüğünü müzenin artistik direktörü Çelenk Bafra ile küratör Deniz Pehlivaner’in üstlendiği serginin kapsayıcı çerçevesini denizleri, ufukları, düşleri, özgürlüğü, mesafeleri ve yakınlaşmaları çağrıştıran ‘mavi’ oluşturuyor.
Sergide kadın ve erkek sanatçı dengesine özen gösterilmiş.
Sergide yapıtları yer alan sanatçılar arasında; Falrelnisa Zeid, Aliye Berger, Erol Akyavaş, Refik Anadol, Anselm Kiefer, Georg Baselitz, Bedri Baykam, Yıldız Moran, Yaşam Şaşmazer, Elif Uras, Fatoş İrwen, Necla Rüzgar, CANAN, Hussein Chalayan, Anthony Cragg, Aslı Çavuşoğlu, Fulya Çetin, Adnan Çoker, Nejad Melih Devrim, Abidin Dino, Burhan Doğançay gibi değerli isimler yer alıyor.

Borusan Contemporary: Zaman Mekan Geometri - Perili
Borusan Contemporary ise sanat sezonunu birbiri ile diyalog halinde olan iki sergi ile açıyor.

Sergilerden ilki kürasyonu Fırat Arapoğlu’na ait olan sanatçı Olivo Barbieri’nin “Zaman Mekan Geometri” adlı fotoğraf sergisi.
Barbieri antik kentleri, birçok faklı ülke ve kenti, Alpleri, şelaleleri ve Capri’yi ele aldığı resimlerinde izleyiciyi tanıdığını düşündüğü yerlere yeniden bakmaya davet ediyor ve dünyayı yeniden başka bir bakışla görmemizi sağlıyor.
Sanatçı eserlerinde coğrafyaları birbirine yaklaştırıyor, doğal manzaraların kültürel deneyimler tarafından nasıl şekillendiğini gözler önüne seriyor ve izleyiciyi hayatın özünde bulunan geometriyi ve matematiği yeniden görmeye davet ediyor.
Eserler, hafta içi Borusan Holding’in çalışma alanı olarak kullandığı Perili Köşk’ün beş ayrı katında sergileniyor.
Kendisi de çok değerli bir yapı olan Perili Köşk de anlatının bir parçası oluyor ve Olivo Barbieri’nin manzaralarına bakarken bir yandan da Boğaz’ın eşsiz güzelliğine ve hareketliliğine tanıklık ediyosunuz.
2003 yılında başlattığı proje doğrultusunda 2011'de İstanbul'u da fotoğraflayan Barbieri'nin bu çalışmaları, 2026 yılında bugünlerde İstanbul'da sergileniyor.
Olivo Barbieri (solda) - Şelaleler ve İlksen Utlu
Aynı çatı altında yer alan ve Barbieri’nin eserleri ile diyalog halinde olan diğer sergi ise “Perili”.
Borusan Koleksiyonu’na ait eserlerden oluşan ‘Perili’ adlı serginin kürasyonunu Borusan Contemporary Müze Direktörü Dr. Kumru Eren üstleniyor.
Sergi ilhamını Thebai’ye yürüyen Odipus gibi kendi kehanetine doğru ilerleyen insanın varoluşunun bilmecesini çözmeye çalışmasından alıyor. Bu belirsizliğin doğurduğu tekinsizliğin hissedildiği eserlerle Perili Köşk adeta dijital çağın bilinmezleriyle dolu bir mekana dönüşüyor.
Aralarında Kemal Önsoy, Daniel Canogar, Quayola ve teamlab’in de bulunduğu 9 sanatçı ve topluluğun eserlerinin bulunduğu sergi teknolojinin bizi nasıl ele geçirdiğini ve görme biçimlerimizi nasıl etkilediğini ortaya koyuyor.
Her biri birinden çarpıcı 9 eserden oluşan sergiyi mutlaka görmenizi tavsiye ederim.
Artweeks İstanbul Collectors Edition
Artweeks İstanbul özel bir edisyonla yeniden Akaretler’de. 17 Eylül- 8 Kasım tarihleri arasında ziyaret edilebilecek olan Art Weeks İstanbul Collectors Edition; Banu- Hakan Çarmıklı, Öner Kocabeyoğlu ve Tansa Mermerci’ye ait üç ayrı koleksiyona ev sahipliği yapıyor.
Artweeks İstanbul Collectors Edition izleyiciye bambaşka bir deneyim yaşatıyor. Akaretler’in kendine has mimari dokusu sayesinde koleksiyonları gezerken adeta her bir koleksiyonerin evine ve kendine ait dünyasına adım attığınızı hissediyorsunuz. Gözüne büyüteç tutup gizli bir hikayeyi çözmeye çalışan bir dedektif gibi bir koleksiyonun nasıl geliştiğini, farklı bakış açılarının ve kişisel hikayelerin tercihlere ne şekilde yansıdığını ve koleksiyonları nasıl farklılaştırdığını gözlemliyorsunuz.
Tutku ve Sabır başlığı ile izleyici karşısına çıka Öner Kocabeyoğlu koleksiyonunun küratörlüğünü Levent Çalıkoğlu üstleniyor. İki binaya yayılan seçki, “Biz kimiz?”, “Evimiz neresi?”, “Neyi kaybettik?” ve “Yarın nasıl olacak?” gibi izleyiciyi düşünmeye, fark etmeye ve kendini sorgulamaya davet eden çarpıcı sorular ve metinler eşliğinde sunuluyor.
Koleksiyon çatısı altında bulunan İlhan Koman, Fikret Mualla, Abidin Dino, Komet, Elif Uras, Seçkin Pirim, Nil Yalter gibi sanatçılarların eserleriyle Türkiye sanat tarihinin değerli örneklerine ev sahipliği yaparken aralarında Tonny Cragg, Alicja Kwade, Gregor Hildebrandt gibi uluslararası sanatçıların bulunduğu güncel üretimlere de yer veriyor.
Banu- Hakan Çarmıklı koleksiyonu Runion/Kavuşma başlığıyla izleyici karşısında. Koleksiyonun çok belirgin kendine has bir dili var. Koleksiyonda çok kuvvetli kadın sanatçılar ve eserleri öne çıkıyor. Serginin girişinde izleyiciyi karşılayan Lal Batman’a ait Bekleyiş adlı eser, İnci Eviner, Nilbar Güreş, Elif Uras’a ait eserler çok çarpıcı.
Koleksiyonu bir harita eşliğinde geziyor olmak ilk başta biraz kafa karıştırsa da bu hal kısa süre içinde tatlı bir oyuna dönüşüyor ve izleyiciyi keşif duygusuna sevk ediyor.
Tansa Mermerci ise “Sükun Ve Galeyan” adını verdiği koleksiyonuyla dinginlik ve coşku kavramları üzerinden bir biri olmadan var olamayan ikiliklere işaret ediyor. Mermerci’nin koleksiyonu da güçlü bir kadın sanatçı seçkisi sunuyor. Koleksiyonda Nilbar Güreş’in Bilinmeyen Sporlar Serisi, Nil Yalter’in Harem’i, Elif Uras’ın Maman’ı ve Yaz Taşçı’nın Nadine adlı eseri öne çıkıyor.
212 Photography Festival
212 Photography İstanbul, dünyanın farklı coğrafyalarından sanatçıları, sergileri ve disiplinler arası etkinlikleri bir araya getiren kapsamlı programıyla bu sene fotoğrafın 200. yılını kutluyor.
26 Eylül – 11 Ekim tarihleri arasında bu yıl dokuzuncu edisyonu ile izleyiciyle buluşan 212 Photography Istanbul, uluslararası sanatçıları ve farklı küratöryel yaklaşımları İstanbul’un kültür-sanat rotasına yayılan programında yeniden bir araya getiriyor.
Sergilerden konuşmalara, sanatçı buluşmalarından atölyelere uzanan programıyla festival, bu yıl da fotoğrafın farklı ifade biçimlerini bir araya getirerek şehrin kültür sanat takvimine yön vermeye hazırlanıyor. Festival, dokuzuncu edisyonunda da şehirle kurulan yaratıcı diyaloğa odaklanan kapsamlı programıyla İstanbul’un farklı noktalarına yayılan, sanatla iç içe bir keşif rotası sunuyor.
Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Galata Okulu Vakfı Kültür Merkezi, 212 Studio, Akaretler No:5, Eski Posta Han, St. Benoît Kilisesi, Yapı Kredi Bomontiada, Taksim Sanat, Türkiye Fransız Kültür Merkezi ve Abbasağa Parkı bu yılki programda sergilere ev sahipliği yapacak mekânlar arasında yer alıyor.
Festivalin söyleşi, film gösterimleri ve imza günleri ise Minoa Pera, Pera Müzesi ve Soho House’da gerçekleşecek.
Festivalin öne çıkan mekanlarından Galata Okulu Vakfı Kültür Merkezi; Martin Parr ve Frank Horvat, Eski Posta Han ise Desirée Dolron, Xuebing Du, Catherine Nelson, Omar Victor Diop ve Jill Greenberg sergileriyle dikkatleri çekiyor.
Yeni sanat sezonunun açıldığı bu güzel sonbahar günlerinde herkese; adımlarının sık sık sergilerle, yeni formlarla ve renklerle kesişeceği, karşılaşacağı her yapıtta hem dünyaya hem de kendi içine bambaşka açılardan bakıp yepyeni anlamlar inşa edeceği ilham dolu bir hafta dilerim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


