Evden çıkarken hava durumuna bakıyor musunuz? Haftanızı planlarken yağmurun, güneşin ya da soğuğun ne getireceğini düşünüyor musunuz? İlk bakışta sıradan görünen bu sorular, aslında bizi çok daha derin bir soruya götürüyor: Doğayla nasıl bir ilişkiniz var?
Benim hava durumuyla ilişkim çocukluğumdan beri yakın. Toprağın, tarımın ve çiftçilikle iç içe bir hayatın içinde büyüdüğüm için havanın ne getireceği, yaşadığımız dünyanın doğal bir parçasıydı. Zamansız bastıran soğuklara dertlenmeyi, ansızın gelen yağmurun tadını çıkarmayı, kışın Toroslara yağan karla buluşmak için heyecanla yaylaya gitmeyi bilerek büyüdüm. Hava durumu, yalnızca gökyüzüne bakarak yapılan bir tahmin değil, hayatın akışını belirleyen, gündelik kararlarımızı şekillendiren bir meseleydi.
Bugün büyük şehirde yaşıyor olmam bu ilişkiyi değiştirmedi. Aksine, tercihlerimde doğayla bağımı korumayı yaşam biçimimin merkezine koydukça havayı belki daha yakından takip eder oldum. Çünkü biliyorum ki doğayla kurduğumuz ilişki, yalnızca ormanda yürümek, denize girmek ya da bir ağacın gölgesinde dinlenmekten ibaret değil. Bazen pencereden gökyüzüne bakmak, havayı koklamak, rüzgârın yönünü fark etmek, yağmurun ne zaman başlayacağını merak etmek, doğanın doğal döngüsünü gözlemlemek de bu bağın bir parçası.
Ne var ki modern şehir hayatı, bizi bu ilişkinin giderek dışına itiyor. Sabahın karanlığında evinden çıkıp metroya ya da arabasına binen, gününü kapalı bir plazada geçiren ve akşam yine karanlıkta evine dönen biri için hava durumu, gündelik hayatın öncelikleri arasında yer almayabiliyor. Ta ki kuvvetli bir yağmur beklentisi İstanbul trafiğinde saatler geçirme ihtimalini gündeme getirene kadar…
Hava durumuyla ilişkimiz böylece gökyüzünden çok trafiğe, mevsimlerden çok günlük programımıza, doğanın ritminden çok kendi konforumuzun sınırlarına bağlanıyor. Oysa bu kopuş, yalnızca havayı daha az takip etmemiz anlamına gelmiyor. İçinde yaşadığımız doğayı, onun döngülerini ve sınırlarını giderek daha az fark ettiğimizi de gösteriyor.
Halbuki hava durumu yalnızca çiftçiler, balıkçılar ya da açık havada çalışanlar için önemli değil. Hepimiz, farkında olsak da olmasak da, onun belirlediği koşulların içinde yaşıyoruz. Yağmurun toprağa ne zaman düşeceği, sıcaklıkların nasıl değişeceği, rüzgârın ne zaman kuvvetleneceği yalnızca günlük planlarımızı değil; gıdamızdan su kaynaklarımıza, yaşadığımız kentlerden geleceğimize kadar pek çok şeyi etkiliyor.
Yatağını unutmayan dereler
İstanbul’da ve zaman zaman ülkenin diğer kentlerinde yoğun yağışların ardından karşılaştığımız felaket manzaraları da bu ilişkinin ne kadar önemli olduğunu her seferinde yeniden hatırlatıyor. Doğanın işleyişini görmezden gelip onun üzerinde sınırsız bir hâkimiyet kurabileceğimizi varsaydığımızda, sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Doğanın şakası olmadığı gerçeğiyle yüzleşmenin faturası ağır. Rant uğruna üstü asfaltla kapatılmış her bir dere yatağı, kesilen her bir ağaç, betona ve asfalta boğulan her bir karış toprak ve zarara uğrayan doğal doku zamanı geldiğinde insanlar açısından acı sonuçlar doğuracak şekilde hesap soruyor. Çünkü doğaya hükmetmeye çalışan insan ona her ne kadar unutturmaya çalışsa da doğa, kendi yatağını asla unutmuyor.
Yağmurun kendisi bir felaket değil elbette. Her şiddetli yağışta sel felaketleriyle yüzleşmemizin asıl sebebi iklim krizinden ziyade, doğanın döngülerini hesaba katmadan ve hatta onunla inatlaşarak kurduğumuz yaşamlar, kentler ve sistemler.
Belki de bu yüzden, hava durumuna bakmak sandığımızdan daha fazlası. Gökyüzünde olup biteni merak etmek, yaşadığımız dünyaya kulak vermenin küçük ama anlamlı bir yolu. Çünkü doğayla bağımızı kaybettiğimizde yalnızca mevsimlerin değişimini değil, kendi hayatımızın hangi koşullara bağlı olduğu gerçekliğinden de kopuyoruz.
Havanın şekillendirdiği bir yaşamdan manzaralar
Geçtiğimiz haftalarda 212 Photography Festival kapsamında Galata Rum Okulu Kültür Merkezi’nde görme fırsatı bulduğum Martin Parr sergisinde, en çok dikkatimi çeken başlıklardan biri Bad Weather (Kötü Hava) oldu.
Martin Parr - Bad Weather
Bu fotoğraflarda başrolde yalnızca gökyüzünün halleri yok. İngiliz halkının ülkelerinin hava durumuna duyduğu tutkuyu, bitmek bilmeyen gri günler ve ince ince yağan yağmurlar karşısındaki metanetini anlatan seri, gündelik Britanya yaşamını mizahi ve sevgi dolu bir bakışla belgeliyor. Su altı kamerası ve flaşla çekilmiş bu erken dönem siyah beyaz fotoğraflar, havanın insanların hayatına nasıl sızdığını, alışkanlıklarını ve gündelik deneyimlerini nasıl şekillendirdiğini gösteriyor.
Fotoğraflar beni, geçtiğimiz günlerde bir süredir Londra’da yaşayan bir arkadaşımla İstanbul’u ziyareti sırasında yaptığımız sohbete götürdü. İngilizlerin hayatında hava durumunun ne kadar belirleyici olduğundan söz etmiş, bunun nedenleri üzerine uzun uzun konuşmuştuk. O sohbeti hatırlayınca gülümsedim. Çünkü benim için bu, İngilizlerin doğayla kurdukları ilişkinin ne kadar canlı kaldığını gösteren değerli bir işaretti.
Oysa yaşadığım şehirde, çevremdeki pek çok insanın hava durumuyla neredeyse yalnızca bir sorun çıktığında ilgilendiğine tanık oluyorum. Yağmur trafiği aksatacaksa, soğuk günlük planları bozacaksa ya da güneş hafta sonu için bir fırsat sunuyorsa hava durumunu hatırlıyoruz. Bunun dışında gökyüzünün ne söylediği, mevsimin nasıl ilerlediği, rüzgârın hangi yönden estiği çoğu insanın gündemine girmiyor. Bana kalırsa bu, doğayla aramızdaki mesafenin düşündüğümüzden çok daha fazla açıldığının önemli bir göstergesi.
Ben toprağa doğdum. Bugün toprakla çalışmıyor olsam da doğayla ilişkimi gündelik hayatımın içinde sürdürmeye çalışıyorum. Sokakla temas eden, yalnızca arabayla ya da toplu taşımayla değil, sık sık motosikletle ve yürüyerek yol alan biri olarak haftanın nasıl bir havayla geçeceğini bilmek benim için önemli. Yağmur, rüzgâr, güneş ya da ansızın bastıran soğuk, hayatımın akışını doğrudan etkiliyor.
Büyük bir şehirde yaşamak, doğayla kurduğum bu bağı ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, gündelik hayatın içinde havayı koklamak, değişen ışığı fark etmek, rüzgârı yüzümde hissetmek ve mevsimlerin ritmini takip etmek bana hâlâ yaşayan, nefes alan bir dünyanın parçası olduğumu ve tüm duyularımı harekete geçiren canlı bir yaşama deneyimine sahip olduğumu hatırlatıyor.
Herkese; havanın halleriyle daha yakından ilişki kuracağı; yağmur yağacak mı diye gökyüzüne bakarken yalnızca şemsiyesini ya da olası trafik sıkışıklığını düşünmekle kalmayıp nasıl bir dünyanın içinde yaşadığını da hatırlayacağı, bir parçası olduğu doğayla kaybetmeye yüz tuttuğu o bağı yeniden kurmak için küçük de olsa adımlar atacağı yeni bir hafta dilerim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


