Yalnızlığımızın çığlık attığı bir çağda, en iyi yaptığımız şeydir içimize konuşmak. Kendi kendine. Kendi kendimize… İçimizden. “Düşündüğünü söylemek” için çok doğru bir zamanda olmayabiliriz. Belki de o yüzden o kadar çok “pardon” var hayatımızda… Aslında ondan önce kurduğumuz cümleler asıl düşüncelerimiz.
Yedi birbirinden bağımsız yazılmış metin. Yedi karakter. Birbirine değmeyen, birbiriyle çakışmayan ve birbiriyle çatışmayan. Bir araya gelen. Bir teneke kutuya sığan. Sarı bir teneke kutuya. Dört tekerlekli ve sadece İstanbul’da bulunan: “Sarı Dolmuş”. Kentsel ara-çözüm aracı. Taksiye parası yetmeyenlerin Taksim’e, eskiden suyun, şimdilerde karma-şık bir kültürün taksim edildiği Taksim’e ulaşım aracı.
Bu Sarı Dolmuş’ta kulakları tırmalayan bir sessizlik var. Oyunun metninde yer alan “bold”la yazılmış cümleler toplasanız oyunun onda biri etmez. Doğru da olmaz, çünkü onları dolmuştaki herkes duyuyor. “Sessizlik” birbirimizin iç sesini duymadığımızda duyulan en yüksek ses. Ve daha çok izini düşünce sahiplerinin bile kaybettiği bir bilinç akışı. Ondan sebep hep iç seslerini duyuyoruz bu altısı yolcu biri şoför yedi karakterin. Onları bir araya getiren, bir arada tutan şey altında ıslandıkları, bitmek bilmeyen, trafiğin de canına okuyan o lanet şehir yağmuru. Şehirde yağmurun bereket değil dert getirdiğine inanır bütün şehirliler… Betonun bereketi suyla filiz vermez.
“’Taksim’e Kadar’ı izledim” diye başlamalıydım yazıya. Üzerimde bıraktığı duyguyla başlamayı seçtim. Ama en az oyunun söylediği kadar beni etkileyen söyleme yöntemi. Yani oyunun dili.
Tiyatro metinlerinde “güncellik” çok sık rastladığımız bir yol değil.
Zamanlarüstülüğü ile karşımıza çıkan, evrenselliğiyle alkışını bolca tuttuğumuz tiyatro metinlerinde “güncellik ve yerellik” arayışı bir tür kitleselliğe yol açan, bu yanıyla da popüler-popülist bir çizgide skeçle formül -ya da- çıkış noktası bulan bir tehlike içerir.
Skeç yapısı gereği her dönem demodedir.
“Gündelik hayatın eleştirisi”ni, yerellikle birleştirerek ve skeç’ten ayırarak bize sunan bir metin bu. Hem seri söz şakaları ile kurulmuş hem de skeçden uzak durarak derinleşen bir metin yapısı yaratmak bu oyunun en önemli ayrım noktalarından biri bana göre. Tek tek yazılmış metinlerde Bengü Üçüncü, Deniz Dursun, Hazal Selenga Erbayram, İpek Turgay Tan, Pınar Göktaş, Yağmur Ruken Kahraman ve Zelal Buldan imzası var.
Paralel yazılmış metinlerin ortak kurgusunu çaprazlamalarla yaratma fikri güçlü bir buluş. Toplumsal gerçekliğimizi doğal akışında bir absurd sayrıklığa dönüştüren ve ritmik gelişmeyen bu zikzaklar varoluşlarının aksine oyuna çok yüksek bir ritm ve dinamizm kazandırıyor. Oyunu derinleştiren ve yalnızlığın paralelliğiyle kurgunun kesişimlerinden yaratılmış metinsel estetik ileriye dönük de önemli bir işaret fişeği. Metni bu oyunun en güçlü yanı. Bunu oyunun yönetmeni de olan, daha önce Limonlar, Limonlar, Limonlar, Limonlar, Limonlar oyununu izlediğim Zelal Buldan kotarmış. Etkileyici bir sıralama, çaprazlama yaparak. Sahnelemede sınırlarda kalmayı tercih eden bir yorumdan söz edebiliriz. Bunu metnin sınırlamaları olarak varsayabiliriz. Gizem Bilgen’in hareket tasarımı hem ek bir katmanın oluşumunu sağlıyor hem de dekorda yakalanamayan estetiği ikame eden güçlü bir destek sunuyor. Oyunculuklar eşit olmasa da toplamda oldukça güçlü. Metnini de kendisinin kaleme aldığı “Sema Seda” tiplemesiyle Yağmur Ruken Kahraman yeni kuşak başarılı kadın oyuncular kervanında “ben de varım” diyor. Fırat Bozan “Şoför”, Melis Öz “İhmal” karakteriyle daha şablona yakın anlatılma ihtimali olan karakterleri oldukça yukarı taşıyorlar. Metin Göksel’in dramaturjisi de kutlanmaya değer.
Genel olarak bir “amatör tiyatro” cesareti ve heyecanıyla yeni ve çağdaş bir dil yaratma arasında ince bir çizgide, adanmışlığın içtenliğini hissettiren bu oyunu eğer bu gelecekte de bir arada olacak bir ekipse ekibin, eğer merkezde parlayan Zelal Buldan’ın tekil süreciyse onun yeni işlerinde hep bir adım daha ileri doğru adım atacağı hissini veren, yeni, modern, etkileyici örneklerle hayatımıza dokunacak çok güçlü bir ışık yaydığını söylemek isterim.
Bu arada, unutmadan; bu tıkalı trafikte, tıkalı umutlarıyla yol almaya çalışanları bir arada tutan bir şey daha var; o da oyunun sonunda bir şarkı formunda duyuluyor zaten. Belki bize tünelin sonunda bir umut gibi göz kırpan, o “beklenmedik” ortak noktalarımızdır, kimbilir.
Son söz de bu pırıl pırıl parlayan ekibin yarattığı o “Sarı Dolmuş”a gelsin: Çaresizliklerimizle, kırgınlıklarımızla, yakınlaştıkça birbirini anlayan o en tatlı halimizle, birbirine tahammül edemeyen o en tatsız halimizle, acılarımızla, umutlarımızla, umutsuzluklarımızla, vurdumduymazlıklarımızla, aşırı duyarlılıklarımızla, “Hepimiz o Sarı Dolmuş’un içindeyiz!” O yüzden bu oyunda anlatılanlar bize çok tanıdık geliyor…
|
Yönetmen / Proje tasarımı: Zelal Buldan Oynayanlar: Melis Öz: İhmal Yazanlar: BENGÜ ÜÇÜNCÜ: İhmal |
|
Seanslar: 12.12.2025 Cuma / 20:30 05.01.2026 Pazartesi / 21:00 19.01.2026 Pazartesi / 20:30 25.01.2026 Pazar / 20:30 |


