Her şey olur bu coğrafyada. "Bu kadar da olmaz" dediğimiz ne varsa hepsinin yeşerdiği bereketli topraklarda taşıyoruz nihayetinde. Trajedinin de absürtlüğün de en verimli havzası burası. "Çok güldük, başımıza bir iş gelmesin" korkusunun, nihayet resmi bir yargı kararına dönüşmesiyle atalarımıza bir kez daha hak vermiş olduk. Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisine jet hızıyla yapıştırılan tutuklama kararı, bu kadim memleket aforizmasını trajikomik bir kehanet gibi doğrulayarak absürtlük antolojimize zirveden giriş yaptı.
“Bir stand-up gösterisi koskoca memleketi ikiye mi böldü?" derseniz; hayır, çünkü ülke şakayla bölünecek bir şey değildir. Bunu da ülkesini seven herkes bilir. Ortada toplumsal bir infial falan da yok; yalnızca 185 kişi şikâyetçi oldu diye parmaklıklar ardına gönderilen gencecik bir komedyen var. İşin asıl çarpıcı tarafı ise şu: Gösteri, sadece 12 günde 12 milyon kez görüntülendi. Bu yazı yazıldığı sıralarda izlenme sayısı 13 milyonu geçmişti. Bu gösteriyi izledi diye inancından ya da fikrinden vazgeçen bir kitle olmadığına göre, ortadaki tek gerçek birilerinin tahammülsüzlüğü.
Oysa Deniz, binlerce kişinin doldurduğu açık hava gösterisinde seyircisine daha en baştan şöyle seslenmişti: "Sevmediğiniz şakalarım kesin olacak, o yüzden şimdiden yuhlamanızı istiyorum."
Makul insanlar için formül basittir: Bir stand-up gösterisini beğenmiyorsanız kapatır ya da bir daha gitmezsiniz; savcılığa dilekçe verip komedyeni hapse attırmayı aklınızdan bile geçirmezsiniz. Çünkü sahnenin bir mahkeme salonu değil, kurmaca bir sanat alanı olduğunu bilirsiniz.
Deniz’in yaşadığı süreç sadece “ifade özgürlüğü” ile açıklanabilir bir durum değil. Çünkü stand-up; metni yazılmış, kurgulanmış, zamanlaması çalışılmış ve sahneye konmuş bir sanat eseridir. Dolayısıyla burada mahkûm edilmek istenen şey soyut bir fikir değil, somut bir sanat eseridir.
Bir sanat eserini, içerdiği kurgusal cümleleri cımbızlayarak düz anlamıyla yargılamaya kalkışmak; Dostoyevski’yi cinayete azmettirmekten, Shakespeare’i ise krala suikasttan yargılamaktan farksızdır. Aksi durumda sanatsal üretim, yapılabilir bir şey olmaktan çıkar.
Gelelim bizim memlekete. Bizim şarkılarımız, türkülerimiz, edebiyatımız ve sinemamız baştan aşağı bu tür hiciv ve eleştirilerle dolu. İspitçilik yapmamak ve adliyenin jurnalcilik koridorlarına yeni isimler taşımak istemediğim için sadece hayatını kaybedenlerden örnek vereceğim.
Asırlık Bektaşi fıkraları, her şeyden önce yüksek bir ironi dehasıdır. Cennet bahçesini, cehennem zebanilerini, hatta kul ile yaratan arasındaki ilişkiyi, bugün adliyeyi ayağa kaldıracak bir mizahi rahatlıkla ama muazzam bir felsefi derinlikle tersyüz eder. Kaba softanın dünyasını tek bir espriyle darmadağın eden bu fıkralar, inanç kültürünün en zeki, en renkli damarıdır.
Halk ozanlarımızın dilindeki o meşhur “taşlama” türküler toplumsal bozuklukları, yöneticileri veya kişisel zaafları ince bir dille eleştiren gizli birer mizah metnidir. Kul Nesimi’nin "Eyvahlar Olsun"u, Âşık Ruhsati’nin "Bu Kadar Parayı Sana Kim Verdi?"si, Âşık Mahzuni Şerif’in "Zevzek" ve "Yuh Yuh"ları… Bugün yaşasalar en iyi ihtimalle her sabahı adliyede imza vererek geçirir, "kamu görevlisine hakaret" ve "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" dosyalarından başlarını kaldıramazlardı.
Hele Kaygusuz Abdal; "Kıl gibi köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyi / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen sen geç tanrı" sözleri nedeniyle daha ilk kıtada “dini değerleri aşağılamak” tan sabaha karşı evinden alınır, trollerin hedef göstermesiyle ertesi gün kendini nöbetçi mahkemede bulurdu. Neyzen Tevfik, Şair Eşref gibi o sınır tanımayan, sarayları ve makamları hiçe sayan meşhur taşlamalardan hiç bahsetmiyorum.
Bugünün ikliminde Kemal Sunal da adliyeden eli boş dönmezdi haliyle. O yozlaşmış sistem figürlerini sahnede hicvetmenin elbette cezası kalamazdı; filmleri “devletin kurum ve organlarını aşağılamak” tan sansürlenir, kendisi de Deniz’e komşu hücrede volta atardı.
Tane tane anlatacak olursak; mizah doğası gereği topluma ve iktidara ayna tutan köklü bir sanat dalıdır. Geleneksel orta oyunundan meddaha, Bektaşi fıkralarından halk türkülerine, Karagöz ile Hacivat'tan Yeşilçam'a kadar bir suç ikrarı olarak okunmadı; kurmaca dünyanın doğal bir parçası olarak görüldü, alkışlandı. Eğer bugün genç bir komedyenin sahne performansı, bu tarihsel mirasa rağmen cezaevi kapısında son buluyorsa, sorun mizahta ya da sanatçıda değildir. Sorun, aynaya baktığında kendi yansımasına tahammül edemeyen anlayıştadır.
Deniz Göktaş, cezaevinden gönderdiği mektupta tam da bunu anlatıyor:
“Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, 'politik mizah' yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile 'ama bunu yanlış anlarlar mı?', 'burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?' kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.”
Bu satırlar, meselenin özünü anlatıyor. Cezaevine giren yalnızca bir komedyen değil; yıllardır sanatçıların daha doğrusu hepimizin zihnine yerleştirilen otosansür mekanizmasıdır.
Deniz Göktaş, mektubunda “Size dışarıda kolaylıklar” diyerek topu bize atmış. Çünkü o, kendi ifadesiyle sıkıntısı korkusunu aşmış bir sanatçı olarak sözünü söyledi ve bunun bedelini göze aldı.
Şimdi asıl sınavı, dışarıda kalanlar veriyor. Her şakadan sonra arkaya bakıp bakmayacağımızın, klavye başındayken parmaklarımızın ucuna gelen o ironiyi silip silmeyeceğimizin sınavı bu. Bir kişinin ya da 185 kişinin konforu bozulmasın diye koca bir ülkenin neşesini, eleştiri hakkını ve sanatsal yaratıcılığını feda edeceksek, o zaman asıl hapishane dışarısı demektir.
Hepimize kolay gelsin…


