İyi bir anlatıcı değilim ben. Kelimelerin o muazzam gücünü kullanma becerim sınırlı. Bir duyguyu, bir anı, bir olayı düşündüğüm gibi anlatabilme becerisine sahip olamadım hiç. Ama olsun, yaşadım…
Bir ağacın tepesinde yüzlerce kuşun konuştuğunu gördüm mesela. Muazzamdı. Anlatacak kelime bulamadım. Şarkı söylüyorlardı belki. Belki de konuşuyorlardı kendi aralarında. Gölgesinde oturan insanlara laf atıyorlardı belki. Biri "Canım kuş bu, ötüyor" diyebilir. Evet, reel olarak ötüyorlardı. Daha da ötesi: Yaşıyorlardı. Yüzlerce kuş… Bir ağacın dalları, yapraklarıyla birlikte yaşıyordu.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, 29 Temmuz’dan bu yana 218 yangının 213’ünün kontrol altına alındığını açıkladı. Oysa o rakamların arkasında sayılmayan hayatlar var: Kül olan yüzlerce ağaç... O dallara yuva yapan kuşlar... Kaçamayan kirpiler, kaplumbağalar, böcekler, tilkiler, karacalar…
Her yaz aynı acıyı yeniden yaşıyor, aynı cümleleri duyuyoruz. “Rüzgâr çok sertti.", "Coğrafya zordu.", "Müdahale sürüyor."
Ekranda bir köylünün alevlerin arasında kalan ineğine sarılıp ağlayışını, bir yangın işçisinin dumanın ortasında nefessiz kalışını, bir çam ağacının çıtırdayarak devrilişini, bir uçak veya helikopterin geciken müdahalesini izlerken zihnimize tek bir soru takılıyor: “Neden?”
Neden her yıl binlerce dönüm orman kül olurken elektrik hatlarının altındaki çalılar dahi temizlenemiyor? Neden helikopterlerin su alacağı havuzlar kuraklığa teslim ediliyor, yangın işçisi kadroları eksik kalıyor? Neden yangın mevsimi geldiğinde hâlâ eksikleri konuşuyoruz? Dahası bu açıklamalar artık kimseyi ikna edemiyor.
Sorun şu ki artık bu açıklamalara kimse inanmıyor. Çünkü hepimiz devletin istediğinde ne kadar hızlı hareket edebildiğini biliyoruz.
Bir sosyal medya kullanıcısının klavyesinden çıkan tek bir tweet, saatler içinde adli mekanizmaları harekete geçirmeye yetebiliyor. Bir stand-up sanatçısının sahnedeki mizahi bir göndermesi, jet hızıyla gözaltı kararlarına, tutuklamalara dönüşebiliyor. Dijital ayak izlerini takip eden, saniyeler içinde adres tespiti yapan bir “devlet kapasitesi” var karşımızda.
Fakat aynı devlet kapasitesi; orman sınırındaki bir elektrik şirketinin bakımsız tellerini denetlemeye, rüzgârlı bir yaz gününde anız yakan birini engellemeye ya da her yıl tekrarlanan bir felakete karşı kalıcı ve millî bir hava filosu kurmaya geldiğinde aniden hantal, çaresiz ve bürokratik bir yapıya bürünüyor.
Mesele yalnızca yangın değil; neyin korunmaya değer görüldüğü…
Bir insanın cümlesini, fikrini, duygusunu takip ederken nokta kadar şaşmayan, bürokrasinin tüm çarklarını saniyeler içinde çalıştıran o koca devlet mekanizması; ne hikmetse bir ağacın, bir karacanın, köylünün zeytinliğinin yaşam hakkını korumaya gelince birden çaresizleşiyorsa mesele imkân değil, önceliktir.
Bir ağacı yaşatmak, rantı değil kamusal liyakati seçmeyi gerektirir. Söndürme uçağı ihalesini değil, o ormanın içindeki ekosistemi evlat bilmeyi gerektirir. Ormanları korumak; söndürme uçaklarının ötesinde bir kamusal liyakat, uzun vadeli bütçe ve tavizsiz bir denetim iradesi gerektirir. Mesela orman tabanındaki örtü yükünü kıştan temizlemek "şov" değeri taşımayan sessiz bir iştir. Elektrik dağıtım şirketlerine ceza kesmek veya hatları yer altına zorlamak, kamusal çıkarı sermaye çıkarının önüne koymayı gerektirir. Bunlar görünmez işlerdir. Manşet olmazlar. Alkış toplamazlar. Ama ormanlar tam da bu sessiz işlerle korunur.
Devlet, yurttaşın cümlesinden korktuğu kadar, o cümlelerin üzerine bindiği yaşam alanlarının yok olmasından korkmadığı sürece bu yangınlar sönmez.
Oysa devlet dediğimiz şey, en başta insanın canını, toprağını, suyunu, ağacını korumak için vardır. Yurttaşın sözüyle mücadele etmek, onu korumanın önüne geçtiğinde yalnızca ormanlar yanmaz; kamusal vicdan da yanar.
Belki de bu yüzden her yangından sonra geriye sadece küller kalmıyor. Biraz daha eksilmiş güven kalıyor, biraz daha aşınmış adalet duygusu kalıyor, biraz daha yalnız bırakılmış insanlar kalıyor...
Bir ülkenin merhameti, kendi insanının cümlesine gösterdiği hiddetle değil; dalındaki kuşa, ormanındaki ağaca, toprağındaki canlıya gösterdiği ihtimamla ölçülür.
Çünkü ağaç yanarken yalnızca odun yanmaz. Bir kuşun yuvası yanar. Bir çocuğun gölgesi yanar. Bir köylünün ömrü yanar. Bir zamanlar dallarında yüzlerce kuşun konuştuğu o ağacın sesi yanar.
“Yok başka cehennem yaşıyorsun işte” diyordu Behçet Aysan. Haklıydı… Cehennem, yalnızca ateş değildir. Cehennem; önlenebileceğini bildiğin bir yangını, aynı ihmallerle, aynı mazeretlerle, aynı çaresizlikle bu dünyada yeniden izlemektir.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


