Kurtarıcı yanılsaması: Kahramanlar neden bizi mutlu etmez?

Kurtarıcı yanılsaması: Kahramanlar neden bizi mutlu etmez?

Gerçek yoksulluktan, derin umutsuzluktan ve kronik mutsuzluktan çıkış; tek bir liderin, bir şövalyenin tek başına başarabileceği bir şey değildir. Çıkış ancak kolektif bir bilinçle, adalet duygusunun tabana yayılmasıyla ve kalıcı sistemlerin inşa edilmesiyle mümkündür

Kurtarıcı yanılsaması: Kahramanlar neden bizi mutlu etmez?

Çok kahraman yarattık biz. Çoğundan nefret ettik sonra…. Yaşı kemale erenlerin çok iyi bildiği, bu toprakların en köklü ve en tanıdık döngülerinden biridir: Birilerini büyük umutlarla göklere çıkarır, bizi yarı yolda bıraktıkları için onlardan nefret ederiz.

Oysa asıl mesele, o kahramanların bizi yarı yolda bırakması ya da kusursuz olamamaları değildir. Asıl mesele, bizim yaşadığımız mutsuzluktan, umutsuzluktan ve yoksulluktan çıkış biletini bir başkasının eline tutuşturma kolaycılığımızdır.

Toplumsal hafızamız, kendi hayatının öznesi olmaktan yorulan ya da korkan kitlelerin, tüm sorumluluğu tek bir figüre devretme hikâyeleriyle dolu. Yoksulluğun getirdiği çaresizlik veya geleceksizliğin yarattığı umutsuzluk derinleştikçe, kolektif akıl yerini bir “kurtarıcı” arayışına bırakır. Birisi gelecek, sihirli bir değnekle yapısal sorunları çözecek, adaleti tesis edecek ve bizi bu karanlıktan çıkaracaktır. Bu beklenti, kulağa ne kadar teselli edici gelse de aslında bir toplumun kendine kurabileceği en büyük tuzaktır.

Üstelik bu körü körüne teslimiyet, sadece sorumluluğu devretmekle kalmaz; o figürlerin kusurlarına, kişisel ikballerine ve bazen sadece sevilmek, övülmek için sergiledikleri şovlara hatta yolsuzluklara karşı da bizi körleştirir. Aslında o kadar da küçük olmayan sinyalleri, “Aman şimdi bunu eleştirmenin sırası mı?”, “Süreç zarar görmesin” ya da “Gemiyi limana yanaştırsın da sonra bakarız” diyerek bilerek yok sayarız. Oysa binlerce kez gördük ki; eleştiriyi ertelemek, kahramanın şahsi hırslarını halının altına süpürmek, günün sonunda ödenecek faturayı büyütmekten başka işe yaramaz.

Bu körleşme, modern siyasetin biçim değiştirmesiyle daha da tehlikeli bir boyuta ulaştı. Artık siyasi kampanyalar, toplumsal programların tartışıldığı zeminler olmaktan çıkıp tamamen birer parıltılı reklam kampanyasına dönüştü. Yeni dönem politikacıları, halkın dertlerine derman arayan birer kamu görevlisi gibi değil, adeta sahnede ışıklar altında parıldayan birer “rock yıldızı” gibi davranıyor. Alkışlanmak, hayran olunmak ve kitleleri peşinden sürüklemek arzusu; toplumsal faydanın önüne geçiyor. Siyasetçi kendini star, seçmen ise bilet alıp şovu izleyen fan kulüp üyesi sandığı an, demokratik denetim mekanizması da doğal olarak çöküyor.

Bunun en somut ve ağır bedellerini Kemal Kılıçdaroğlu ile gördük. Toplumun seküler ve demokrat reflekslerini tamamen yok sayarak 2014 yılında Ekmeleddin İhsanoğlu gibi bir ismi tepeden inme bir dayatmayla Cumhurbaşkanı adayı yapmak, muhalif seçmenin enerjisini ve umudunu kıran o ilk büyük kırılmaydı. Siyaseti ilkeler üzerinden değil, popülist bir şov ve matematik hesabı olarak görmenin bedelini toplum öderken; bu hamleleri eleştirenler o dönem “bölücülükle” veya “akıntıya kürek çekmekle” suçlandı.

Hemen ardından, “bizi terörle iş birliği yapmakla suçlarlar” korkusu ve popülizmi yüzünden, 2016 yılında “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” denilerek milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına onay verilmesi, o görmezden sinyallerden bir başkasıydı. O gün “şimdi sırası mı” diye susulan karar, bugün hâlâ milletvekillerinin parmaklıklar arkasında kalmasına ve seçmen iradesinin gasp edilmesine yol açan hukuki enkazın zeminini hazırladı.

Ve o enkaz, her geçen gün büyümeye devam etti. Sonra bizim oylarımızla seçilen politikacılar, anayasal ve yasal yetkilerini kullanmak, adaletsizliğe karşı somut ve dirençli barikatlar kurmak yerine; hukuksuz uygulamaları tıpkı bizim gibi sadece sosyal medya üzerinden eleştirmeyi seçtiler. Tweet atarak muhalifliği konforlu bir alana dönüştüren yeni nesil siyasetçiler, meclis kürsüsünün ya da hukuki mekanizmaların gücünü arkalarına almak yerine, seçmenleriyle daha çok “selfie” çektirmeyi, kameralara gülümsemeyi tercih etti. Haksızlığa karşı çıkmanın yerini, popülariteyi koruma kaygısı aldı.

Siyasetçiler; parıltılı reklam ajansları ve körü körüne bağlı kitleler sayesinde kendilerini hatasız görmeye başladılar. Kişisel ikballerini toplumun çıkarlarının önüne koydular. Biz sustukça, onlar sosyal medya beğenileri ve kalabalık meydan fotoğrafları arasında kendi şovlarına daha çok inandı. İşte tam da bu yüzden, birincil meselenin halkın refahı değil, sadece "erk olmak" olduğu o kaçınılmaz an geldiğinde maskeler düştü. Mesele açıkça bir koltuk kavgasına dönüştüğünde olaylar iyice karıştı. Kurtuluşun değil, sadece gücü elinde tutma hırsının sahnelendiği bu kavga, kitlelerin elinde koca bir hayal kırıklığından başka bir şey bırakmadı.

Döngü bugün de karakter değiştirerek ama özünü koruyarak devam ediyor. Bugün sahneye çıkan yeni figürler çok değerli, çok inançlı, kararlı ve inatçı birer politikacı olabilir. Duruşları kitlelere yeni bir soluk gibi de gelebilir. Ancak bu durum, onlara tapmamızı, onları peşinen hatasız ilan etmemizi gerektirmez. Aksine, en güvendiğimiz liderlerin de yanlış yapabileceğini öngörmek, adımlarını rasyonel bir süzgeçten geçirmek ve gerektiğinde yüksek sesle eleştirmek zorundayız. Bir ülkenin, geleceği tek bir kişinin kişisel inadına, inancına ya da iki dudağının arasına asla bağlanamaz. Her şeyi tek bir insanın omzuna yıkmak, hem o insana hem de o beklentiye sığınan bize koca bir haksızlıktır.

Çok iyi bilinir ki; aşağıdan yukarıya kesintisiz bir denetim mekanizması kurulmadıkça, yola en iyi niyetlerle ve en büyük kararlılıkla çıkan insanlar bile zamanla bambaşka yönlere savrulabilir. Gücün cazibesi, alkışların büyüsü ve o parıltılı sahnelerin “yıldız tozu” en dirençli karakterlerin bile gözünü boyayabilir; onları kendi yarattıkları imajın içinde kaybettirebilir. Liderleri savrulmaktan koruyacak tek şey bizim hayranlığımız değil, tabanın diri ve tavizsiz denetimidir. Bana kalırsa gerçekten sevmek ve sahiplenmek de budur.

Ez cümle gerçek yoksulluktan, derin umutsuzluktan ve kronik mutsuzluktan çıkış; tek bir liderin, bir şövalyenin tek başına başarabileceği bir şey değildir. Çıkış ancak kolektif bir bilinçle, adalet duygusunun tabana yayılmasıyla ve kalıcı sistemlerin inşa edilmesiyle mümkündür.

Kendi hikayemizin figüranı olmayı kabul ettiğimiz ve liderlerin kişisel şovlarına, reklam kampanyalarına seyirci kaldığımız sürece, sahneye çıkan her yeni kahraman günün sonunda yeni bir hayal kırıklığından başka bir şey üretmeyecek. Belki de artık kahraman yaratmayı bırakıp, kendi hayatımızın ve geleceğimizin sorumluluğunu elimize almanın, yani yan yana gelerek “biz” olmanın vaktidir. 

İlgili İçerikler