Memleketimizde sessizce pusuda bekleyen, son derece adanmış, pürdikkat bir kitle var. Sanki hayatta hiçbir şeyi Mabel Matiz’in yeni bir şarkı yayınlama ihtimali kadar büyük bir heyecanla takip etmiyorlar. Bu tayfanın Mabel Matiz bildirimler açık, parmakları tetikte… Sanatçı dijital platformlara yeni bir melodi bıraktığı anda, ellerindeki ahlak büyüteçleriyle ekranın başına üşüşüyorlar.
Son hedef, “Ha Leylim” oldu. Neşeli, fıkır fıkır, tam oynamalık bir yaz şarkısı çıktı. Mabel Matiz bekçileri çullandı, ardından yargı devreye girdi ve "müstehcenlik" gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Şaşırdık mı? Hayır. Çünkü bu artık bu toprakların rutini.
İşin en neşeli, en absürt tarafı ise şu: Mabel Matiz’i "yok etmek", sesini kısmak, görünmez kılmak için seferber olan heyecanlı güruh, her seferinde sanatçının en büyük halkla ilişkiler ajansına dönüşüyor. Normalde belki de ilk gün sadece meraklısının dinleyeceği bir şarkı, bu ahlak bekçilerinin kopardığı fırtına ve savcıların açtığı soruşturmalar sayesinde bir gecede milyonların merak konusu oluyor. Mabel Matiz ne zaman bir şarkı çıkarsa, onu hiç dinlemeyecek olanlar bile sırf "Gidip bakayım, yine neresiyle memleketin temellerini sarsmış?" diyerek klibi açıyor.
Soruşturma gerekçesi elbette yine müstehcenlik.
Bu ülkede yıllarca “Tombul tombul memeler” eşliğinde halaylar çekildi. "Yatırdım çam dibine, batırdım tam dibine" nidalarıyla göbekler atıldı. "Odasına girdim fincan elinde" diyerek yatak odaları dikizlendi, “Arabada beş, evde on beş”diyerek cinsel skor tutulan şarkılar "oyun havası" sayılarak radyolarda, televizyonlarda baş tacı edildi. Kına gecelerinde teyzeler, sünnet düğünlerinde çocuklar bu sözler eşliğinde güle oynaya göbek attı.
Bunca yıl, bir Allah'ın kulunun aklına da Türk Ceza Kanunu’nun müstehcenlik maddelerini hatırlamak, savcılığa koşup “Ahlakımız elden gidiyor, aile yapımız çöküyor!” diye dilekçe vermek gelmedi. Niye mi?
Çünkü cinselliğin kaba, avam ve filtresiz hâli söz konusu olduğunda toplum olarak şaşırtıcı bir hoşgörüye sahibiz. Özellikle de o cinsellik erkek egemen kültürün alışık olduğu sınırlar içinde kaldığında. Kadını nesneleştiren, kadın bedenini seyirlik bir malzemeye dönüştüren, hatta kimi zaman rıza dışı davranışları romantikleştiren sözler yıllardır kültürel miras muamelesi görüyor.
Ne zaman ki Mabel Matiz çıkıp iki insanın arasındaki zarafeti, inceliği ve duygusal bağı görselleştirdi; işte o zaman toplumsal ahlakımızın fay hatları çatırdayıverdi!
Küfür literatürünün neredeyse tamamı kadın bedeni ve cinsel organları üzerinden şekillenirken, bu dili sokakta, stadyumda, sosyal medyada, gündelik hayatın her anında fütursuzca ve kanıksayarak kullanan bir zihniyet; sıra LGBTİ+ bireylerin aşkına, görünürlüğüne ve hikâyesine geldiğinde birden ahlak timsali kesiliveriyor.
Demek ki rahatsızlığımız da pek umumî değilmiş. Umumî görünen bu ahlak nöbetinin son derece hususî bir hedefi varmış. Derdimiz, ahlakı kaba bir erillikten ibaret sananların, estetiğe ve sevginin farklı biçimlerine duyduğu o derin kompleksiymiş. Derdimiz açık ve net bir şekilde homofobiymiş.
İki insanın duygusal bağını, sevgisini ve bir aradalığını "müstehcenlik" olarak nitelendirip yasaklama arayışına giren toplumsal ve hukuki aklın; kadın cinayetleri, çocuk istismarı ve derinleşen toplumsal şiddet karşısında aynı refleksif hassasiyeti gösteremiyor olması da zaten meselenin ahlak değil, çifte standart olduğunun kanıtı.
Yıllardır bıkmadan, usanmadan söylüyoruz; kulaklarını tıkayanlara, anlamamakta direnenlere yine söyleyeceğiz: Cinsel yönelim bir tercih değildir! İnsanın sabah uyanıp karar verdiği, heves ettiği, özendiği ya da koşullar değişince vazgeçebileceği bir “seçim” değildir.
Göz renginiz gibidir yöneliminiz; gökyüzünün rengini değiştiremeyeceğiniz gibi, kendinize baktığınızda o berrak hakikati de herhangi bir mahkeme kararıyla, sosyal medya linçiyle ya da savcılık soruşturmasıyla değiştiremezsiniz. Ne özenilerek edinilir ne de niyet edilerek terk edilir. Çünkü insan dediğimiz canlı kendini keşfeder, lakin icat etmez.
Tam da bu yüzden “tercih” kelimesi, meseleyi olduğundan farklı gösterir. Tercih dediğiniz şey değiştirilebilir, vazgeçilebilir, başka bir seçenekle ikame edilebilir. Oysa insanın yönelimi bir menüden yemek seçmek değildir. İnsan doğasını, oluşunu seçmez; onu yaşar.
Nitekim kendimi bildim bileli heteroseksüelim. En yakın dostlarım arasında LGBTİ+ arkadaşlarım var. Bir erkek canımı yaktığında ilk onlara gittim. Hiçbiri bana “Kız, lezbiyen ol” demedi. Yani öyle özenerek, heves ederek değişmiyor. Hatta değişebilecek bir şey olsaydı; erkek zihniyetini anlamaya çalışmakla ömür tüketmek yerine lezbiyen olmayı seve seve tercih ederdim!
Mabel Matiz de kimliğini, ruhunun rengini ve varoluş biçimini hiçbir zaman saklamadı. Kendi hakikatini anlatırken dudaklarından dökülen şu cümlenin yalınlığına, kalbi savunmasız bırakan o berrak naifliğe bir bakın: “Kendim olmayı seçmeseydim mutsuz olurdum, muhtemelen ölürdüm.”
Bu cümle koca bir ömrün, insanın kendi ruhuyla helalleşmesinin ve var olma tutkusunun en sarsıcı çığlığı. İnsanın sırf “kendisi olabilmek" için ölümü dahi göze alabileceği bir samimiyetten daha masum, daha insani ne olabilir ki? Böyle berrak, kendiyle ve varlığıyla bu denli barışık bir insana hırsla parmak sallamak, “had bildirmeye” kalkışmak nasıl ve ne bitmez bir düşmanlıktır.
Belki de asıl tahammül edilemeyen şey, Mabel Matiz’in yaptığı şey değildir.
Belki asıl tahammül edilemeyen, onun saklanmamasıdır.
Kendi hayatlarındaki karanlığı başkalarının hayatındaki renklere çamur atarak kapatmaya çalışanlara kötü bir haberim var:
İki insanın yan yana durmasından kıyamet kopmaz.
İki insanın birbirini sevmesinden aileler yıkılmaz.
Bir şarkıda iki insanın aşkını görmekten toplum çökmez.
Ama nefret büyütülürse, evet, bir şeyler gerçekten çürür.
Çünkü insanları birbirinden korkutarak, birbirinden utandırarak, birbirlerine düşman ederek kurulan hiçbir toplumun “iyi hali” yoktur.
Son sözüm de Mabel Matiz’e: Çok güzel bir şarkı olmuş Mabel’im. Gözlerinden, sözlerinden, inceliğinden ve inadından öperim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


