Kriz artık bir kelime değil, bir yaşam biçimi. Artık neredeyse her şey lüks sayılıyor. Bir kahve içmek, kısa bir tatile çıkmak, maaşına zam istemek… Hemen o cümle geliyor: “Millet aç aç.”
Bu söz, yoksulluğa duyulan incelikli bir merhametin ya da toplumsal vicdanın çığlığı değil artık. Aksine, insanın her türlü nitelikli yaşam talebini boğazında düğümleyen, neşeyi suçlayan, arzuyu ahlaksızlık sayan modern bir susturma tekniği. Bu ülkede şükürle cilalanmış modern bir kulluk sistemi kuruldu.
Doğalgaz faturana ödeyemediğinde “O kadar da yakma” diyen, bir yıl çalışıp tatile gitmek istediğinde “Millet memleketine gidemiyor” diye gözdağı veren akıl; aslında insanı sokağın, kültürün, düşüncenin ve neşenin dışına süpürmek istiyor.
Böylece yoksulluk yalnızca ekonomik bir durum olmaktan çıkarılıp bir davranış kuralına dönüştürülüyor:” Fazlasını isteme. Daha iyisini talep etme. Elindekine razı ol.”
Asıl sorun da burada başlıyor. Çünkü yoksul insandan yalnızca daha az tüketmesi değil, daha az ‘istemesi’ bekleniyor.
Ne enteresandır ki, bu söylemleri diline dolayanların çoğu hayatında hiç akşam pazarına gitmemiş, marketlerde ucuzluk kovalamamış, faturalarını ödemek için borç istemek zorunda kalmamış insanlar. Hayatları her zaman kontrollü, imkânları sınırsız. Onların dünyasında tatile gitmek bir tercih, sanatla buluşmak bir lüks, nitelikli beslenmek bir ayrıcalık değil; sıradan, sorgulanmaz bir imtiyaz.
Karanlık çökerken en ucuz ekmeğin kuyruğuna giren milyonların yaşamından bihaber bu kesim, bizim en temel insani taleplerimizi “görgüsüzlük” ya da “nankörlük” sayıp, yoksulluğu meşrulaştırarak hepimizi aynı daracık paranteze hapsetmeye çalışıyor.
Ve biz, sebebi olmadığımız halde utanıyoruz.
Bizden daha kötü koşullarda yaşayan insanlar adına; işverenlerin düşük ücretlerinden, siyasetçilerin tercihlerinden, rant ve kayırmacılık düzeninden, eğitim ve sağlık hakkındaki eşitsizliklerden, şehirlerimizi betonlaştıran ve kamusal alanları daraltan politikalardan biz sorumluymuşuz gibi utanıyoruz.
Oysa biz yalnızca yaşamaya çalışıyoruz.
Çalışıyoruz, kazanıyoruz, ödüyoruz, yetişmeye çalışıyoruz. Bütün bunların arasında biraz dinlenmek, gezmek, arkadaşlarımızla vakit geçirmek, bir kitap almak, sinemaya ya da tiyatroya gitmek, birkaç günlüğüne başka bir yere gitmek istiyoruz.
Bunları istemek neden utanılacak bir şey olsun? Ama utanıyoruz.
İktidarın en büyük başarısı da burada yatıyor: İnsanlara refah değil, vicdan azabı dağıtmak. İnsanca yaşama arzusunun içine suçluluk duygusu yerleştirmek. Yoksulluğu ortak bir kader gibi sunup adalet talep edenlerle “sabretmeyi” erdem sayanlar arasına aşılmaz duvarlar örmek.
Bir insanın yoksul olması, onun yalnızca hayatta kalmaya hakkı olduğu anlamına gelmez.
Yoksulluk, sadece midenin boş kalması değildir.
Yoksulluk, hayattan, kültürden, insanlığın ortak hafızasından ve sevincinden, insana dair olan her türlü güzellikten adım adım dışlanmaktır. İnsanı “sadece nefes alan bir biyolojik varlığa” indirgeyen düzen; bir parça sosyal yardım, bir parça tehdit ve şükür söylemiyle kendi devamlılığını sağlıyor. “İnsanca yaşam” kavramı cüceleştirildi; barınabilmek, ısınabilmek ve karnını doyurabilmek insan olmanın değil, adeta bir ayrıcalığın ölçütü haline getirildi.
İnsanca yaşamak sadece hayatta kalma refleksinden ibaret değildir. Düş kurabilmektir, gezebilmektir, dünyayı ve kendini merak edebilmektir; durup soluklanabilmek, kendine ait telaşsız bir zamana sahip olabilmektir. Bir kitabı yalnızca işe yaradığı için değil, merak ettiğin için okuyabilmektir. Bir müzeye gidebilmektir. Bir tiyatro oyununda kendinden başka hayatlarla karşılaşabilmektir. Arkadaşlarınla telaşsızca oturabilmektir. Bir yıl boyunca çalıştıktan sonra birkaç gün hiçbir şey yapmak zorunda olmadan dilediğin gibi dinlenebilmektir. Kısaca, insanın kendisine ait bir hayatının olduğunu hissedebilmesidir.
Tam da bu nedenle mesele yalnızca gelir düzeyi değil. Mesele, insanların hayatları üzerindeki söz hakkının giderek daralması. İnsan önce neşesinden vazgeçmeye, sonra beklentilerini küçültmeye, en sonunda da istemenin kendisinden utanmaya başlıyor.
“Millet aç” cümlesi bu yüzden tehlikeli. Çünkü gerçekten aç olan insanların varlığını hatırlatmakla kalmıyor; onların varlığını, başkalarının hak ve taleplerini bastırmak için kullanıyor.
Bir toplumda insanların yoksulluğunu gerekçe göstererek herkesin yaşam standardını aşağı çekmek adalet değildir.
Adalet, kimsenin aç kalmamasını sağlamaktır. Adalet, insanların neden daha fazlasını istediğini sorgulamak değil, neden bu kadar azına mahkûm edildiğini sormaktır.
Bir insanın tatil yapabilmesi, tiyatroya gidebilmesi, dışarıda yemek yiyebilmesi, iyi beslenebilmesi ya da kendine zaman ayırabilmesi başka insanların yoksulluğuna ihanet değildir. Asıl mesele, bunların neden toplumun geniş kesimleri için ulaşılması güç ayrıcalıklara dönüştüğüdür.
Yoksulluğu yönetmenin en kolay yollarından biri, insanları yalnızca eksikleriyle tanımlamaktır: “Karnını doyuruyorsa şükret, faturayı ödeyebiliyorsa yetin, başını sokacak bir ev bulduysa daha fazlasını isteme. “
Fakat insan yalnızca eksikleriyle yaşayan bir varlık değildir. İnsanın arzuları vardır. Merakı, neşesi, onuru vardır. Ve bütün bunların da bir toplumsal karşılığı olmalıdır.
Bu yüzden “Millet aç, sen ne istiyorsun?” sorusuna başka bir soruyla karşılık vermek gerekiyor:
Millet neden aç?
Ve daha önemlisi: Neden insanların aç kalmaması, onların insanca yaşama hakkından vazgeçmesinin gerekçesi olarak kullanılıyor?
Biz sadece hayatta kalmak istemiyoruz. Sadece karnımızı doyurmak, kiramızı ödemek, faturalarımızı kapatmak ve ertesi güne çıkmak istemiyoruz. Bunlar zaten insan olmanın asgari koşulları. Biz daha fazlasını istiyoruz.
Gezmek, öğrenmek, sevmek, dinlenmek, üretmek, sosyalleşmek, merak etmek, eğlenmek ve geleceğe dair hayal kurmak istiyoruz. Bunlar lüks değil. Bunlar hayatın kendisi.
Sadece karınlarımızı değil; onurumuzu, özgürlüğümüzü, umudumuzu ve geleceğimizi de doyurmak istiyoruz. Bunun için utanmayacağız. Çünkü hak istemek nankörlük değildir. Daha iyi bir hayat istemek görgüsüzlük değildir. Neşelenmek suç değildir.
Sadece doymak değil, cebimizde başkalarının utancını taşımadan, hakkımız olan neşeyle ve insanca yaşamak istiyoruz.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


