3 Haziran gecesi, İstanbul sahnesi tarihi günlerinden birini yaşadı. Türk rock müziğinin efsane isimlerinden Şebnem Ferah, tam 6 yıllık aranın ardından yeniden dinleyicileriyle buluştu. Sahneye adım attığı an hissettiği o devasa heyecan ve kırılganlık, kurduğu her cümleden okunuyordu. Dinleyicilerine dönüp, “Buraya gelirken çok tedirgin olarak gelmekle birlikte, eve geliyormuş gibi hissettim” diyordu. Aranın getirdiği dertleşme arzusuyla ekliyordu: “Galiba yokluğunuzda sizin benim evim olduğunuzu anlamışım. Bu gece son bıraktığımız yerden hatalarıyla, sevaplarıyla ve üstüne altı yıl eklenmiş hâliyle birlikte hem kutlayalım istiyorum hem de size karşı sorumluluklarımı yerine getirebilmek istiyorum. Ne kadar heyecanlı olduğumu size anlatamam.”
Bu içten buluşma, sosyal medyanın da bir numaralı gündemi oldu elbette. Gidemeyenler hayıflandı, gidenler o şanslı anların fotoğraflarını, videolarını paylaştı. Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardı; asıl konuşulması gereken, o gecenin coşkusundan ziyade Şebnem Ferah’ın performansı ve sahne kıyafeti üzerine yapılan acımasız yorumlardı. Yılların özlemini, sanatçının sahnede döktüğü teri ıskalayıp sadece biçime ve kusur aramaya odaklanan bir kitle, klavye başındaydı.
Üstelik bu ne ilk örnekti ne de son olacak gibi görünüyor.
Daha birkaç gün önce benzer bir acımasızlığın hedefinde, hamileliği sırasında konser vermeyi sürdüren Melike Şahin vardı. Yaşadığı nefes zorlanması üzerine yapılan “Evet hamilesin, nefesin yetmiyor olabilir ama bu seyirciye saygısızlıktır” yorumu, sosyal medyanın içine düştüğü empati yoksunluğunu tek başına özetliyordu.
Sosyal medya, doğası gereği herkese fikrini kamusal alanda, filtresizce söyleme olanağı veriyor. Demokratik gibi görünen bu zemin, ne yazık ki çoğunlukla ayarsız bir öfke patlamasına, bir tür cezalandırma ayinine dönüşüyor. Üstelik bu dijital mahkemelerin okları, söz konusu bir kadın olduğunda çok daha acımasızca saplanıyor.
Tam da bu noktada asıl soruyu sormak gerekiyor: Yaş aldı diye ya da gebe diye bir kadını çalışma alanından ve mesleğinden uzaklaştırmaya kimin, nasıl bir hakkı olabilir?
Ne hukuki, ne insani ne de ahlaki hiçbir zemine sığmayan bu hadsizliğin ardında, aslında kadının iş hayatındaki varlığına karşı asırlardır süregelen o ikiyüzlü bariyerler yatıyor.
Ve o iki yüzlülüğün temelinde, kadını üretimiyle değil, yalnızca görsel bir meta olarak görme arzusu var. Özellikle sahne sanatlarında erkek sanatçılar yaş aldıkça “olgunlaşmış, karizmatik, usta” sıfatlarıyla göklere çıkarılırken; kadın sanatçılar yaş aldıklarında ya da bedenleri hamilelik gibi tamamen doğal bir süreçle değiştiğinde acımasız bir estetik baskıyla karşılaşıyor. Şebnem Ferah gibi yıllarını müziğe vermiş, bir kuşağın hafızasını şekillendirmiş bir kadına “yaş aldı” ya da “eski performansında değil” diye sınır çizmeye kalkışmak, büyük bir hafızasızlık ve emeğe saygısızlıktır. Toplumun bir kesimi, kadının ürettiği sanatı ve biriktirdiği tecrübeyi değil, sadece onun “kusursuz ve değişmeyen görselini” satın aldığını zannediyor. Oysa sahne sadece kusursuz vokal notalarından ibaret değildir; bir ömrün yaşanmışlığı, o şarkıların arkasındaki olgunluktur. Tecrübeyi değersizleştiren sistem, kadını sürekli genç, sürekli hatasız ve uysal bir vitrin objesi olarak görmek istiyor.
Daha fenası her fırsatta “annelik kutsaldır” edebiyatı yapan toplumun, hamile bir kadının kamusal alanda, işinin başında varlık göstermesini cezalandırmak istemesi. Melike Şahin örneğinde olduğu gibi, bir kadının gebe haliyle sahneye çıkıp çalışması, üretmesi aslında ayakta alkışlanması gereken bir duruşken, “nefesin yetmiyorsa evinde otursaydın” denebiliyor. Bu, kadını iş hayatından soyutlayıp sadece eve ve çocuk bakımına hapsetmek isteyen zihniyetin sosyal medyada klavye bulmuş halidir.
Bugünün ekonomik koşullarında konsere gitmek, bilet almak ve kültür-sanat etkinliklerine bütçe ayırmak elbette önemli bir fedakârlık. Ancak bu ilişkiyi “Parasını verdim, kusursuzunu isterim” noktasına taşıdığımızda ortaya tehlikeli bir tüketici kibri çıkıyor.
Bir konser bileti satın almak, bir sanatçının yaş alma hakkını, hata yapma hakkını ya da biyolojik süreçlerini satın almak anlamına gelmez. Sanatçı ile seyirci arasındaki bağ bir alışveriş kontratı değil, hissi bir ortaklıktır.
Size mi soracağız?
Kadınların çalışma alanlarını, ne giyeceklerini, ne zaman anne olacaklarını ya da ne zaman “emekli olup köşelerine çekilmeleri gerektiğini” dikte etmeye çalışan bu koroya verilecek en net, en tavizsiz cevap bellidir: “Size mi soracağız?”
Şebnem Ferah da Melike Şahin de ve bugün kendi iş yerinde benzer mobbingle, sınırlandırmaya uğrayan her kadın da sahnede, ofiste, hayatın tam merkezinde kalmaya devam ederek bu sorunun cevabını her gün yeniden veriyor.
Şebnem Ferah’ın da dediği gibi, sahneler hatalarıyla, sevaplarıyla ve üstüne eklenen yıllarla güzeldir.
Bir bilet parasıyla ya da klavye arkasına saklanarak bir kadının emeğine ömür biçebileceğini sananlara son not: Evine dönen sanatçıya da karnında bebeğiyle üreten kadına da saygı duymayı öğreneceksiniz. Çünkü o alanlar birilerinin bahşettiği lütuflar değil; kadınların yıllardır mücadele ederek kazandığı hak edilmiş alanlar. Ve kadınlar, o alanlarda nasıl yaşayacaklarını kimseye sormayacak.


