Köpekler de bulduğu, kıtır kıtır kırıp kemirerek bitiremediği kemiği sonraya saklar.
Ön patileriyle toprağı kazıp oraya gömer.
Köpek, bu ganimetini üyesi olduğu sürüsünden bile kaçırır; onun sırrı kemiktir.
Walt Disney’in 1930’da çizgi film kahramanı olarak yarattığı köpek karakterin adı Pluto idi.
Aynı yıl Güneş Sisteminde tespit edilmiş gezegen Pluto ile aynı ismi taşır.
Köpek Pluto da sık sık sanki kemik kıtlığına kıran girmiş gibi dişlediği kemiği gidip gömer.
Yunan Mitolojisindeki Ploutōn'a, yani yeraltı dünyasının tanrısı Hades'in Roma karşılığı Pluto'ya kadar gidiyor köpeğin adı…
Hatırlarsınız, bir de Goofy adlı insanımsı, antropomorfik bir köpek vardı.
İki ayak üstünde, Homo Erecticus gibi ayağa dikilmiş, üstelik Mickey Mouse’un, Türkçemizde Miki Fare dediğimiz ahbabımız farenin arkadaşlarından bir köpektir.
Fareyi çizgi roman ve film kahramanı yapan Walt Disney’in, aslında, altından kalkamadığı musofobi~fare korkusu olduğu söylenir.
Bunları geçelim!
Okurumuzu yazıya davet için yazdık biz bunları, asıl gelelim ilk cümleye:
Evet, köpekler de kemiği sır yapıp saklar.
Zaten tabiat dediğin sır küpüdür; herkesin sakladığı bir şey vardır…
Bir arkadaşımın boşandığı eski eşi, galiba şimdi 1980’li yıllardan bahsedeceğiz, tok evin aç kedisi gibi çikolata saklama huyundan mustaripti; bir keresinde bana da anlatıldı, çok şaşırarak dinledim.
Gülfem Hanım diye sahte bir isimle anacağım şimdi onu.
Çocukluğunda bir üvey anne elinde yetişmiş olan Gülfem’anım kendisini bu zindandan kurtarmak için daha genç kızlığında karşısına çıkan ilk kocayla eğrisine doğrusuna bakmadan nikâhlanmıştı.
Üvey anne, haydi onun adı da Nadide Hanım olsun, Fransız mürebbiye gibi evi zapt ü rapt altında tutmaya hevesli bir ceberutmuş; kocası da ne yapsın, ona uymuş. Evin mutfağına giren her şeyi, iktisadın işletme disiplininde FIFO~first in first out tarzı, ilk elde edilen ilk harcanır zihniyetine benzer biçimde düzenlediğinden ve ayrıca kendi öz çocuklarının daha fazla çikolata yemesini istediğinden Gülfem’e çikolata tahditti koymuş. Ötekiler 5 yiyorsa, bizimkine bir tanecik, o da ucundan kırıntı…
Kemalettin Tuğcu romanı kahramanı gibi yaşayan Gülfem böyle böyle onu bu çilekeş ve çikolatasız hayattan kurtaracak kocasını beklemiş.
Yıllar sonra, kızcağız evliliğinde, kocasının eve sepet sepet yumurta tarzında taşıdığı erzak içinde, sipariş listesinde yer alan çikolataların miktarını artırmaya başlar; fakat çikolatalar gelir gelmez ortadan yok olur.
Bu işleri kocalar bilmez!
Her hafta çarşı pazar alışverişinde çikolata miktarı artmaktadır, fakat gel gör ki, ortada çikolata yok. Sonra bir gün ortalığı kurtçukların bastığı çekmecelerin gizli artlarında, dolap köşelerinde yüzlerce paket halinde o çikolatalar ortaya çıkar. Gülfem iki gözü dört çeşme, gerçeği kocasına söyler. Üvey annesinin ondan esirgediği çikolataları şimdi o kendi rahat yıllarında kendinden bile esirgemekte, sanki bir daha sahiplenemez gibi saklamaktadır.
Gülfem’in sırrı buydu, bütün sırlar gibi o da bir gün ortaya çıktı.
Buna Scarcity Mindset diyorlar; geçmişte yaşanan mahrumiyet ve kıtlığın, kişi veya topluluk artık bunu yaşamasa bile "Ya yine olmazsa, bulunmazsa, kıtlık ortalıkta külhanbeyi kabadayı olursa" diye derinde yatan bir korkunun ortaya çıkışıdır bu…
İtalyan Sinemasından gelip dünyanın beyazperdelerine sığmayan ünlü film oyuncusu Sophia Loren’in, sonradan, üstelik Carlo Ponti gibi paraya para demeyen varsıl bir yapımcı-yönetmenle evlenip prenses hayatı yaşadığı yıllarında, sabahları erkenden kalkıp fırın kapısına dayanarak küfe dolusu ekmek satın aldığını biliyor muydunuz? Onun önleyemediği bir şeydi bu ve buna dair derin bir sırrı vardı, ki bunu sadece, hatta kocasından daha fazlasıyla, bir kişi biliyordu: Sinemanın yakışıklı oyuncusu Marcello…
Sophia Loren
Çok yakın arkadaşı, aktör Marcello Mastroianni’nin hatıratından öğreniyoruz ki, çocuklukları Roma’da aynı mahallede geçen sinemanın bu iki ustasından Sophia, 2.Dünya Savaşı yıllarında ekmek kıtlığı çekmiştir; guruldayan bir mideye katlanarak yatağa aç girilen yılların çocukluğu…
Sophia sonradan itiraf eder, "Öyle korkmuştum ki, bir daha ekmek bulamayacağız sanıyordum!" der, "Şimdi her sabah ekmek istifliyorum!"
Haddinden fazla alınan ekmekler küflenir çöpe atılır.
İstiflemek, saklamak, en yakınından, mesela çocuğundan bile kendi rızkına düşen payı gizlemek insanın eski alışkanlığı. Acımasız, zalimce bir şey yazdık; ama öyledir!
Kendine ait olanı saklamanın geçmişi ilk insanın artı-üretim yapmasına kadar uzanıyor; tarihin bu eski zamanlarına inersek, derin kuyulardan çekilen sular berrak olmaz.
Çağırsalar da bir sinemaya gitsek, gitsek de pek beğensek, sonra da buraya yazsak; şimdi bir film izliyoruz:
"Kasabanın Sırrı" başlığıyla Türk sinemalarında gösterime giren, 1969 Amerikan Hollywood yapımı filmin orijinal adı "The Secret of Santa Vittoria"dır.

Başrolünü, şimdi aklımıza kolayca geldiği gibi, Zorba filminde harikalar yaratan Meksikalı aktör Anthony Quinn üstlenmişti; şaraptan başka bir şey üretmeyen bir İtalyan kasabasının tesadüfi ve ite kaka belediye başkanlığını üstlenmiş, ayyaştan öte sarhoş, savruk, ağzı bozuk biri… Öyle, ama, İtalya’nın kuzeyindeki dağlık bölgesinde şarabıyla ünlü bu kasabanın, tam da dünya savaşının bitiminde Alman Nazi Ordusunun geri çekilirken ne kadar ganimet varsa, tabii ne kadar şarap varsa alıp götüreceği bilindiğinden sakladığı milyonlarca şişenin sırdaşıdır.
Gestapo’ya teslim edip tırnaklarını çekerek işkence etseler de şarap şişelerini nerede sakladıklarını söylememeye bütün kasabalının huzurunda yemin etmiş bir kere...
Alman Nazi birliğinin kasabaya gelip o yılın harmanı şişelenmiş üretimi alacağını duyan kasabalı bir mağaraya doğru elden ele, şişe şişe taşır biricik servetlerini. Bütün kasabalı ‘mühürledim ağzımı’ diye söz vermiştir.
Kasabanın ayyaş, fakat sevimli, hırpani görünümlü belediye başkanı Italo Bombolino da öyle… Alman Yüzbaşı von Prum komutasındaki birlik kasabayı alt üst eder, mostralık geride bırakılmış birkaç yüz bin şişeden başkasını bulamaz, oysa bir önceki yılın hasadına dair kayıtlara bakılırsa 1 buçuk milyon şişelik üretim olması gerekir. Almanların sorgulamasına rağmen Bombolino, "Şarap yok!" diye basitçe aynı cümleyi tekrar edecektir. Kasabalı, İtalyan Mafyasının Omerta Sırrı gibi sakladığı şarapların yerini bulamayan Almanlar Mehter Takımında kös davulu dinlemiş gibi aval avanak geri döner.
Bu köylü milleti oldum olası aslında böyledir.
"Tahakküm ve Direniş Sanatları" başlığıyla Türkçede yayınlanan kitabında, İngiliz akademisyen yazar J.C.Scott, köylünün nasıl cin fikir olduğunu ve hangi üretim biçimi ve ne tür rejim altında yaşıyor olsalar da evvel eski saklama huyundan vaz geçmediklerini anlatır:
“Köylüler, ondalık vergiyi toplamaya gelen tahsildar daha ulaşmadan tahılı gizlice kaldırıyor; kayda geçirilmemiş tarla açıyor, vergiye tabi olanla olmayan ürünleri birbirine karıştırıyor ve tahsildarın alacağı tahılın az olmasını sağlamak için çeşitli yollara başvuruyorlardı.”
Siyasi iktidar bunu isyan olarak görse de aslında bir kolektif sırdır bu; köylünün sırrı.
Scott, ufuk açan o kitabında der ki, "Birçok köylü için kaçak avlanma, araklama, gizli vergi kaçırma ve toprak ağalarının işini angaryaya çevirmek onların gizli senaryolarıdır", yani sırlarıdır.
Köylünün ürettiğini egemenin ona el koymasından kaçıracaktır.
Biz buradan ne öğrendiysek, söyleyelim: Saklamak, yalnızca bir şeyi gizlemek değildir, başkasının o şey üzerindeki iktidarını geçici bir anlığına ortadan kaldırmaktır.
Geçicidir, zira önünde sonunda sır ortaya çıkar; zira sırrın kendisini ben buradayım diye meydana atmaya ne çok hevesi vardır, bilemezsiniz.
İstanbul’da, Cihangir’in sessiz sakin ve kuytu bir köşesinde on yıldır tiyatro yaratan Cihangir Atölye Sahnesi topluluğunun, CAS’ın, birkaç yıl evvel yönetmen Arzu Gamze Kılınç elinde sahnelenmiş Bertolt Brecht oyunundan tanıyoruz biz bu sırrı…

"Yuvarlak Kafalılar ve Sivri Kafalılar"
Brecht’in epik tiyatro geleneğinde öne çıkan oyunlarından birisi olan bu eserde, hasat sonunda tahıla ve ürüne boğulmuş bir ülkeyle karşılaşırız. Bereket iyidir ama iktisat bilimi fesattır; fiyatlar düşer, ürün ortalıkta kepaze olur, para etmez. Ardından köylü milleti ondalık vergisini ödemeyi reddeder, direnir, iktidarın iktidarı bozulur.
Tek çare vardır ya iktidar ürüne el koyacak yahut köylü saklayacaktır. Saklamak en iyisi, belki o zaman sunî kıtlık çıkar da herkes Hanya’yı Konya’yı anlar.
Birden aklımıza büyük ustamız Yaşar Kemal geliyor; geliyor geliyor da onun Dağın Öte Yüzü başlıklı üçlemesinde ikinci kitabı Ortadirek’ten bir muhteşem anlatı geliyor.
Torosların zirvelerindeki bir zavallı köy olan Yalak köyünün halkı yaz basınca Çukurova’ya gidip pamuk tarlalarında ağanın yanaşması olacak, pamuk toplayıp bir kış boyu yetecek ihtiyaçlarını alacaktır; boğaz tokluğuna…
O yaz topluca, bebeğinden ninesine kadar cümle köy, giderler ama pamuk pamuk değildir, toplansa para etmez, aç biilaç geri dönerler ama mütegallibe ağanın kasabadaki toptancı bakkaliyesinden de alacaklarını alıp, veresiye yazdırıp öyle dönerler. Ağa parasını tahsil etmek üzere icra memurlarıyla köyü basmaya kararlıdır; alacağına karşılık donlarına kadar almaya…
Ağanın şerrinden korkan Yalak köylüsü, evinde mangal maşasından helasındaki maşrapaya kadar ne var ne yoksa hacizden kurtarmak için bir mağaraya saklayacak; bu bir sır olacak, öldür Allah ağaya ve onun zulmüne teslim edilmeyecektir.
Bunlar bilinmez şeyler değil, herkese hep mâlum; biz boşuna arşiv tarıyoruz!
Mağara, kuyu, yeraltı deposu, çatı katında kiremit altı, duvarda gizli kasa, sahte ambar, harmandan evvel kaldırma gibi fiziksel saklama biçimlerini saymaya kalksak, J.C.Scott’ı Tatar Ağası gibi yayan bırakırdık.
Saymayı bırakıp, bir de 1620 tarihli tabloyu seyredelim.
Nereden oralara yolu düştüyse, Pieter Brueghel’in Hollanda’da tamamladığı o muhteşem resim şu anda Avustralya’da müzededir; kıtalar değil, okyanuslar aşıp oraya kadar nasıl gittiyse…
Vergi Toplama Ofisi, Pieter Brueghel (17. yüzyıl)
Kuzey~Flaman Rönesansının büyük ressamı Brueghel tablosuna "Vergi memurları" adını vermiştir. 75 santime 110 santimlik bir tuvale sığdırdığı göz nuru bu eserde köylüleri görüyoruz. Ellerinde üzüm, yumurta, tavuk gibi ondalık vergiye ayrılmış ürünler var; vergi dairesi olan bir yerdeyiz ve ortalık darmadağın, yerlerde dosyalar sürünüyor, vergi memurlarının masası üstü sayılmış ve istiflenmiş kâğıt paralar, türlü senetlerle dolu.
Köylülerin yüzlerine dikkat ediniz; her birinde birer gizlenmiş maske var; hilebazın türlü işvesi suratlarında dolaşıyor.
Vergi memuru ve onun arkasındaki iktidar da bilmez değil; bunlar bir şeyleri muhakkak saklıyordur. Bir SIR her zaman vardır.
Bütün bunlar iktidardan, güçten, işgalci Nazi’den saklananların sırrı…
Gelgelelim sırrın saklanması bir derttir, zahmet değil, aslında bir işkencedir.
Sır iki kişi arasındaysa, bir süreliğine güvendedir; ikiden fazlası zaten tehlikeli.
Cinsine, önemine, hayati değerine göre bu sır, saklayanlarının uykularına kadar girip huzursuz eden bir güce sahip bulunur.
Sırrı olan iki kişi, yekdiğeri hayattan tası tarağı toplayıp çekip gitmeden rahat etmeyecektir. Zira sırrın yüzde ellisi onda, kalanı bundadır.
Sır sahipleri, saklanan şeyin onları tehdit eden bir gerçekliği, acımasız bir yanı varsa, birbirlerinin ölümünü bile bekler. Birisi ölmeden ötekine rahat yüzü olmaz.
Bu yüzden sırrın ortağını ortadan kaldıran da olur; cinayete gider bu işin sonu.
Hakikatin, içine kapatıldığı sırlı çömlekten sızıntı yapacağı bir aralık, minicik delik, hiç umulmadık yerde bir çatlak bulur bulmaz gün yüzüne çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.
Sırdaşlar bunu gayet iyi bilir; eğer saklanılan şey yenilir yutulur şey değilse, o zaman ve o nedenle uyku onlara haramdır.
Sabaha karşı, insanın en zayıf olduğu anda insanı yatağında buram buram terleten evhamlar işte o zaman karabasan olur, gelir sırdaşlardan birisinin üstüne biner:
"Ya, öteki sırrı açıklarsa, dilini tutamazsa; o zaman ölüp bir an evvel yok olsa, ne kadar iyi olur…"
Cinayet planları yapanı dahi olur, Amerikan Sinemasının "film noir" adıyla bilinen kara gerilimleri bu beklentilerden doğar.
Bir sinemaya gitmiş, İtalya’daki Vittoria’nın sırrını görmüştük; şimdi bir Amerikan filmi için yine sinema salonundayız, filmin adı Sudden Fear. Biz onu âni korku yahut dehşetli korku diye mi çevirmeliyiz!
1952 yapımı filmde kadın oyuncu, aktris Joan Crawford tanıdık isim, diğerlerini pek bilmiyoruz; geçelim.
Başroldeki Crawford, Myra adına bir genç kadını canlandırıyor. Myra âşık olup evlendiği Lester adlı adamın kendisiyle parası için evlendiğini ve metresiyle plan yapıp kendisini öldürmeyi planladığını âdeta keşfederek öğrenir.
Kocasıyla metresi arasında ortak bir suç planı vardır, bir menfaat arzulanmaktadır, dolayısıyla birbirlerine muhtaçlar; fakat bu muhtaçlık bir yandan güvensizliğe yol açar; ya öteki bu sırrı açıklarsa… Sır, artık bir sıradan şey olmaktan çıkar iki insan arasında ölümcül bağa dönüşür. Kocasıyla metresinin cinayet planına ait sırrı öğrenen Myra polise gitmez, o da kocasını öldürmeyi planlar. Eşinin arabasına gizlice bir düzenek yerleştirip onu uçurumdan aşağıya gönderecektir; cehennemin dibine kadar yolu var, diye düşünür.
Plan güzel belki ama bu tek kişilik sırrı kocası keşfedince, olacak şey değil ama, bu kez karşılıklı av başlayacaktır.
Denklem şöyle:
Myra, Lester'ın kendisini öldüreceğini biliyor.
Lester, Myra'nın kendisinden kuşkulandığını biliyor.
İkisi de ötekinin ne kadarını bildiğini bilmiyor, fakat bıçaklar bilenmiş bir kere, kınına girmiyor.
Lester’in suç ortağı metresi de onlar belki kendisine kumpas kuruyor diye içi içini yiyor.
Kemik saklayan köpekten yola çıktık, nerelere vardıysak işte şimdi orada ben derim ki, "A dostlar! Ne sır severim, ne de benimle bir sır paylaşılmasından haz ederim!"
Beni bu işlere bulaştırmayın; rica ederim efendim…
"Azıcık aşım, kaygısız başım" diyenlerden olmak ne güzeldir!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


