Neticede peder kodesi boyladı!

Neticede peder kodesi boyladı!

Darbeci babanın ¨darbeyi tamamlayamadan¨ tutuklanışı, bir akşam yemeği yenildikten sonra saat on sularındayken, bej rengi yazlık üniformasını dolaptan çıkarıp hazırlaması ve beline tabancasını takmasıyla başlayan hikâyedir

Neticede peder kodesi boyladı!

Siyaset literatüründe ¨Darbeci¨ diye bir tanım var; günlük yaşamımızda, sanki simitçi, kahveci, gazozcu veya helvacı der gibi… Bir meslek tanımı yaparcasına ortaya çıkan bu hitabın antik çağlara kadar uzanan siyasal tarihi de mevcut. 

En meşhuru, Roma’da Konsül Cicero’ya karşı İsa’dan Evvel 63’te darbe planlayan Catilina adlı darbeciye ait olanıdır; sonraki darbecilerin listesi de epeyi uzun… 

¨Darbeciye¨ tarih kitabı anlatılarından değil, onun yaşadığı, yiyip içtiği, yıkanıp temizlendiği, yatıp uyuduğu bir evin içinden bakmak, darbe yapmaya kalkışanın ruh halini anlamaya imkân sağlar. 

Nihayetinde darbeci bir insandır, korkuları, kaygıları, sevinçleri, delilik ve öfke halleri, komiklikleri ve zafiyetleri vardır, daha neler neler olabilir.  

Evde tıraş olurken aynaya dil çıkarıp kendiyle dalga geçtiği de olmuştur. 

Belinde tabancayla dolaşan İttihat ve Terakkiciler’den kalma darbeci geleneğe ait, kurgusal değil gerçek bir Türk subayının tarihsel macerasını, oğlunun hafızasından yeniden okumak aile biyografisinden öteye geçer. 

Böylece mikro-tarihçiliğin sayfaları açılır. 

TRT’nin eski belgeselci ve yapımcılarından Tarık Alpagut’un, Ayrıntı Yayınları tarafından yakın zamanda yayımlanmış ¨Benim Babam Darbeci¨ başlıklı aile hikâyatı, okuruyla samimi bir hafıza paylaşımı yapmaktadır.

İtalyan gazeteci ve edebiyatçı Curzio Malaparte, 1931'in Faşist İtalya’sında yayınlanan, sonra yasaklanan, hatta Nazi Almanya’sında yakılan kitabı ¨Darbe-i Hükümet Sanatı¨nı yazarken darbeyi bir “teknik mesele” olarak ele alır.  

Malaparte’nin, darbeciliği teknik ve taktik bir girişim olarak tanımlayan teorisi siyasal bilimde halen tartışmalı, fakat klasik siyaset okumalarında baş köşede duruyor. 

Malaparte kitabının Türkiye’de yayınlandığı tarihse, çok manidardır: 27 Mayıs darbesinden sonra cuntacılığın fraksiyonlar halinde, kapı arkalarında planlandığı günlerin gelmesini yayıncılar sanki beklemiştir. 

İtalyanca Tecnica del colpo di stato başlıklı kitabın Cavit Yamaç çevirisi Türkiye'de 1963'te, Kara Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir'in ikinci darbe girişiminin hemen ardından yayımlandı. Zamanlama mükemmeldi, kitap pek çok baskı yaptı; şimdi antika kitap, âsar-ı âtik’ten sayılsa da kıymetinden tenzilat hiç yapmadı. 

Aynı yıl Aydemir'in çevresindeki subaylardan biri olan Turgut Alpagut da darbeci olarak tarih sahnesine çıkacaktı.  

Harbiye ve Tıbbiye’den sonra Türk modernleşmesinin temel eğitim kurumlarından Mülkiye mezunu Tarık Alpagut, erken Cumhuriyet’ten çok partili demokratik yaşama kadar uzanan siyasal sürece ait kısa bir tarihçe vererek başladığı anlatısında, babası Turgut Alpagut’a ait anılara geçiş yaparken samimi bir dile duyduğu ihtiyacı şöyle açıklar: 

¨…önüme çıkan en büyük engel de bu. Anlatacağım olaylardan sonra bunlarla ilgili bir dolu kitap yazıldı, belgesel çekildi. Üniversitede siyaset bilimi okudum. Yakın tarihin bu önemli olayları hakkında bir politik değerlendirmeye elbette sahibim. Ama bunları metne katarsam, korumaya çalıştığım çocuk gözüm kaybolur; ayrıca konuyla ilgili farklı görüşler istemediğim bir tartışma başlatabilir. Bu yüzden, şu andan itibaren, müsaadenizle ben, on iki yaşında bir çocuğum.¨

Bu dürüst, samimi ve dokunaklı ifade, okuru, 62-63 darbecilerinin siyasal arka planından alır çıkarır, Alpagut ailesinin çile çekilen, meşakkatlı yıllarına götürür.  

Darbecinin oğlunun gözünden 1960’lı yılları görmeye başlarız; tatlı bir dil, akıcı anlatım, Türkçeyi muhteşem kullanan yazarın yer yer edebiyat tadında harika cümleleri şimdi karşımızdadır. 

Şuna bir bakın:  

¨Hafta sonları eve, üçlü beşli guruplar halinde Harp Okulu öğrencileri çaya gelirdi. ….davet sahibi komutandı. Gittiklerinde salonda hafif bir koğuş kokusu kalırdı.¨ 

Bir koğuştan kalmış hafifçe bir koku, bilhassa askerlik yapmış okurun burnunu sızlatan bir nostaljik tanıma dönüşür; hatırlarız. 

¨Her sabah karanlıkta uyanır, annemin ocak üzerinde hazırladığı sütü ısıtır, akşamdan doğranmış ekmeklerin üstüne bol şeker serpip servis ederdim. ‘Paparayı’ yer, kimseyi uyandırmadan Ankara’nın sisli, alacakaranlık sabahına çıkardım. 11 numaralı yana yatık Büssing, tıklım tıklım ve hep geç gelirdi.¨ 

¨Devleti kendince hizaya sokmaya¨ kalkışan bir darbecinin evinde papara denilen, ıslatılmış, zira beklese küflenip çöpe gidecek ekmek ufaraklarının üzerine doğranmış sofra artıklarından mâmul bir yemek yenilmektedir.  

Tarih bu çelişkiye yabancı değildir: 1789 Fransız Devriminin çıplak baldırlı sans-culottes'u ekmek kuyruğunda beklerken devrimi konuşuyordu.  

1917 Petrograd'ında kadın işçiler “ekmek” diye sokağa çıkarken İmparatorluk yıkılıyordu.  

Napolyon Bonapart’ın 1789 Fransız İhtilali Takvimine göre 18 Brumaire olarak adlandırılan 9 Kasım 1799 tarihli Meclis darbesini, 1840’ta yaptığı tablosuna taşımış ressam François Bouchot, şimdi Versailles Sarayında sergilenen 16 metre karelik dev eserini tamamlarken, Paris sokaklarında o günlerde yankılanan ¨ekmek, ekmek¨ seslerini duyuyor olmalıdır.  

General Bonaparte 18 Brumaire Darbesi sırasında Saint-Cloud'da, Ressam François Bouchot, 1840

Fransa’da, Paris’te ekmek fiyatı sadece ekonomik bir gösterge değil, toplumsal barış meselesi olmaya devam ediyordu. 

Tarık Alpagut’un çocukluğunda babasının yaptığı uçurtmaları, alınan bisikleti, yolcu ağırlığından hafifçe yana yatmış Alman menşeli Büssing marka belediye otobüsünü, mahallenin çocuklarını, ailesi ve çevresindeki hepimize tanıdık gelecek yüzleri, hele hele ilk çocukluk aşklarını başkent Ankara atmosferinde tanıtırken, anlatısına bir edebiyat şenliği kattığı da gözümüzden kaçmaz. 

Darbeci babanın ¨darbeyi tamamlayamadan¨ tutuklanışı, bir akşam yemeği yenildikten sonra saat on sularındayken, bej rengi yazlık üniformasını dolaptan çıkarıp hazırlaması ve beline tabancasını takmasıyla başlayan hikâyedir.  

Albay Turgut Bey, darbe yapmaya giderken ailesini askeri tabip dostları Paruğ yüzbaşının evine teslim edecektir. Gitmek var dönememek de var, dönmek var bulamamak da var. 

Darbeciler Ankara Radyosuna yönelirler.  

Böylece, anayasal 28.Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini silah zoruyla devirmek üzere evden çıkılmıştır. Tamı tamına, 21 Mayıs 1963 gecesi saat 11’de… Saat 24 olunca, darbeye dair ilk anons Ankara vericisinden işitilir:  

¨Türk Silahlı Kuvvetlerinin halaskâr fedaileri…¨ diye kendilerini tanıtmaktadırlar… 

Ardından başka açıklama gelir radyodan, darbeciler yakalanmıştır, 28.Tümen Kurmay Başkanı Yarbay Ali Elverdi mikrofonu ele geçirmiştir.  

Zaten, darbe ve karşı-darbe, kısacası iktidarı tutmak mikronu ele geçirme mücadelesinden başka nedir! 

Başkent Ankara’da o gece ve ertesi sabah boyu yaşanan ¨karmanyola¨ benzeri birçok tuhaf kargaşadan sonra darbe girişimi bastırılır.  

Ne ki, ¨Neticede peder kodesi boyladı¨ diye yazıyor Tarık Alpagut, ¨… ama hayat her zaman olduğu gibi bir sebepten ortadan kaybolanların arkasından devam etti!¨ 

Sonrası idamla yargılanan, müebbete mahkum edilen, özel af kanunlarıyla beş yıl sonra cezaevinden salınan ¨Darbeci baba¨ bütün bu serencam içinde ailenin göz bebeğidir; çocukları, eşi, yakınları onu asla yalnız bırakmaz.  

Hapishane ve mahkûmiyet hayatıyla beraber, basılı metin kısmı 103 sayfa tutan, görsel malzemeler ve babanın mektuplarının yer aldığı geri kalan 167 sayfasıyla bu kitapta, çocuk gözünden delikanlı bakışına kadar başkent yaşamını, Mülkiyeli yılları, gençlik hareketlerinde nasıl yer aldığını okuyarak yakın tarihimize dair bir hafıza tazelemesine, Tarık Alpagut, okurunu davet etmektedir. 

Hatırlamaya çalışıyorum da Türk romancılığında ve anı türündeki edebiyatın darbecilik yıllarının eserleri pek fazla değildir. Oysa 27 Mayıs’la başlayan, 1962’nin 22 Şubat olayı, sonra -şimdi aktardığımız-  21 Mayıs 1963 hadisesi, ardından 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi,  28 Şubat 1997 Askeri Muhtırası ve nihayet menfur 15 Temmuz kalkışması gibi yakın tarihin pek çok yönden ele alınabilecek olayları var.  

Latin Amerika edebiyatı raflarına baktığınızda Gabriel Garcia Marquez’in ¨Başkan Babamızın Son Baharı¨, Perulu yazar Mario Vargas Llosa’nın ¨Keçi Şenliği¨, Paraguaylı romancı Augusto Roa Bastos’un ¨Ben, Hürriyetçi¨ gibi pek çok eseri görürüz; Latin Amerika bu yönde bereketlidir, kısmetlidir, edebi talihi açıktır, darbeciler üzerine yazmakta mümbittir.  

Nobelli büyük romancı, Kolombiyalı Marquez’in ¨Albaya Mektup Yazan Kimse Yok¨ romanı, ne kadar da Tarık Alpagut’un darbeci babasına benzetilebilir!  

Latin edebiyatında bunun zaten adı konmuş bir geleneği var, ¨novela del dictador¨ tarzı diye adlandırılıyor… 

Darbeci babanın ve evladı Tarık Beyin hikâyesi, bana, Yunan mitolojisinden çıkıp Batı Avrupa resim sanatında tablolara kadar uzanan mitolojik isim Eudamidas’ın, çocuğuna borçtan başka bir şey bırakmamasına dair anlatıyı hatırlatıyor. Söylenceyi bir tabloda izlemekteyiz: 

Ölüm yatağında Eudamidas’ın vasiyetnâmesi hazırlanırken, ayakucunda yere serilmiş eşi yahut kızı olmalıdır; biri diğerini teselli ediyor. Bir kâtip yatağın yanında parşömene vasiyetini yazıyor; borçlarını ve alacaklıları tek tek listeliyor. Ayakta, duvar tarafında duran hekimdir; Eudamidas’ın nabzına bakmakta, sayılı dakikaları saymaktadır. Ve duvarda, artık savaş meydanlarına çıkamayacak bir kalkan ve kılıç asılıdır. 1644’te Fransız ressam Nicolas Poussin, şimdi Danimarka’da sergilenen tablosunu pek iç karartıcı yapmış; keder ve kasvet tabloyu kaplamış.

Eudamidas'ın Vasiyeti, Nicolas Poussin, 1644–1648 

Eudamidas’ın Sparta Kralı olduğu ve hatalı tutumlarıyla borç batağına battığını söyleyenler de var; onun sadece bir asker olup borcunun yanı sıra evladına hiç değilse bir söylence bıraktığını anlatan da… 

Hangisine inanırsanız! 

Zaten tarih biraz da öyle sanmak, farz etmek, kabullenmek değil midir! 

History’nin Story ile akrabalığını da unutmayalım…


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler