Üniversite koridorunda ıslıkla “Tombulacık Halime’m” türküsünü çalarak, elinde çay bardağıyla yürüyen, odasına girerken de bu eylemine devam eden ve bu gerekçeyle üniversite yönetiminin soruşturma açtığı akademisyen meselesini tamamen unutmuştum.
Unutmam da normal çünkü olay 2009 yılının mart ayında yaşanmış.
O tarihte “ileride lazım olur” diye kesip saklamışım ama geçen gün “arşiv temizliği” yaparken elime geçene kadar da unutmuştum.
O günlerdeki ihmalkarlığım canımı sıktı ama ziyanı yok, nasıl olsa benden başka kimse bu tür haberlerle ilgilenmiyor bizim alemde!
Oysa son derece “ıslak” bir konu!
Belli ki hocayı yıldırmaya ve kaçırtmaya çalışan bir üniversite yönetimi varmış ve anlaşılan o ki hoca da bunların sinir uçlarını tahriş etmek için elinden geleni esirgememiş.
Bu YÖK düzeninin yöneticilerinin layığı da budur zaten!
Türkünün orijinal adı “Tombulacık Halime’m” midir yoksa TRT denetçilerinin titizliği nedeniyle mi “Tombalacık Halime’m” olmuştur; bu konuda ideolojik bir tartışmaya girmeyeceğim.
Ben “Tombulacık” diye söyleyenleri tercih ettim, “tombul” kelimesinin sadece bir fiziksel durumu tarif etmekle kalmayıp içinde neşeli bir ruh barındırdığını düşündüğüm için.
Meşhur sözü bilirsiniz: Sıskalar sinirli, tombullar neşeli olur!
“Kullü tavilun” ve “kullü sagirun” tartışmasına da girmeyeceğim.
Günümüz Türkiye’sinde insanlar bir kelime yüzünden hapse girebiliyorlar; onlardan biri olarak basın tarihinde yer almak istemememi anlayışla karşılamanızı dilerim.
Sadece şunu not etmek isterim ki 1946 yılında Muzaffer Sarısözen ve Emin Baran tarafından derlenen türkü, Bolu ile Zonguldak Devrek arasında bir “sahiplik” tartışmasına da konu olmuş ve sonunda TRT Repertuvar Kurulu, Devreklilerin ortaya koyduğu kanıtları değerlendirdikten sonra türkünün Zonguldak Devrek’e ait olduğunu tescil etmiş.
Türkü dinlemeyi sevenler de var, sevmeyenler de.
Sonuç olarak bu bir zevk meselesi ve bizim tek sesli halk müziğimizin daha geniş kitlelerce sevilebilmesi için biraz “arkadan ittirmeye” ihtiyacı olduğu da bir gerçek.
Nitekim Lion Thunderbolt adını kullanan bir sanatçı, yapay zekâ kullanarak bu türkünün rock versiyonunu yaratmış; “Hypnotic Kraut Rock Fusion” olduğunu vurgulamış.
Yok yere halkı yanıltmayayım!
“Krout rock” 1970’lerin başında Almanya’da ortaya çıkan bir rock müzik türü. Belki Ashra’nın Oasis’ini hatırlarsınız, işte onun gibi.
Sartre, toprağı bol olsun muhtemelen hayatı boyunca Tombulacık Halime’m dinlememişti.
Zaten türküyü yaktığı düşünülen “Deli” lakaplı Mehmet isimli orman korucusu da varoluşçuluktan filan haberdar değildi.
Tabii orada değildim, ikisi hakkındaki bu yazdıklarım benim tahminimden ibaret. Yani “kesin bilgi” değil, yaymaya kalkışmayın, sonra halkı yanıltıcı bilgi yaymaktan içeri girebilirsiniz, uyarıyorum.
Halime kaynaklı ‘yabancılaşma’
Deli Mehmet, her ne kadar sudan bir tartışmanın sonunda katil olduysa da bir bakıma Anadolu irfanının temsilcisi sayılır.
Nitekim, türküyü dinlemeye başladığınızda “varoluşsal kaygı"yı hemen sezebilirsiniz.
“Ocak başında kaldım, Halime’m ince fikre daldım / Kapılar açıldıkça Halime’m seni geliyor sandım” dizeleri insanın umut ve umutsuzluk arasındaki sıkışmışlığını ifade ediyor.
Varoluşçulukta insanın kendi varlığıyla baş başa kaldığında düştüğü o derin sorgulama ve kaygı hali, türküde kendisini “ince fikir” olarak gösteriyor.
“Açılan kapılar” ile ifade edilen dış dünya, ama Halime’nin ortada görünmemesinden kaynaklanan kendi yalnızlığına dönüş, varoluşsal bir yabancılaşmaya örnek gösterilebilir.
“Tütün aldım Hendek’ten, Halime’m hekim gelir Devrek’ten / Hekim buna neylesin, Halime’m yangınımız yürekten” şeklindeki sözler, bilimin, insan ruhunun çektiği acı karşısındaki işlevsizliğini net bir şekilde açıklıyor.
Mantıkla aşılamayan bir sınır durumu bu.
Hayatın trajedisi karşısında akılcı çözümlerin anlamsızlaşması gayet güzel ifade edilmiş.
İnsanın evrende anlam arayışı ile evrenin insanın bu arayışlarına karşı tamamen sessiz ve kayıtsız kalması arasındaki uyumsuzluk, Deli Mehmet’i sonunda türkü yakmaya kadar getirmiş.
Tabii bu cennet topraklarda “tutarlılık” diye bir derdimiz hiç olmadı.
Deli Mehmet Bey kardeşimiz de varoluşçulukla determinizm arasında biraz sallanmış gibi.
“Alçaklara kar yağıyor üşümedin mi / Sen bu işin sonunu düşünmedin mi” dizeleri böyle bir salıncak durumuna işaret ediyor.
Varoluşçuluktan, determinizme savrulan bir salıncak bu.
Kar yağıyorsa hava soğuk demektir ve soğuk havada insan üşür.
Fark etmeden felsefe yapmak
Bu kaçınılmaz bir doğa olayıdır ve elbette bundan korunmak için giyinme iradesini ortaya koysak da temel gerçek, insanın soğukta üşüyeceği gerçeğidir.
Tam Deli Mehmet, varoluşçu değil miydi acaba diye aklımızdan geçirirken arkadan “sen bu işin sonunu düşünmedin mi” diye sorması bir tür “altın vuruş” gibi!
İnsanın eylemlerinin sonuçlarından kaçamayacağını daha nasıl anlatsın?
Orman korucusu Deli Mehmet, elbette bir filozof değildi ve muhtemelen bu felsefi kavramlarla hiç işi de olmamıştı.
Onunki biraz da Moliere’in, Kibarlık Budalası’ndaki kahramanı Mösyö Jourdain’in durumuna benziyor.
Bu oyunun unutulmayan diyaloğunda öğretmeni Jourdain’e, şiir dili olan “nazım” ile konuşma dili olan “nesir” arasındaki farkı anlatınca Jourdain “Meğer ben yaşamım boyunca nesir konuşuyormuşum” diye hayretlere düşer.
Deli Mehmet’in durumu biraz böyle olmuş, farkına varmadan felsefe yapmış hem de Sartre’dan yıllar önce!
Üniversite yönetiminin neye sinirlenip de bu türküyü ıslıkla çalan akademisyen için soruşturma açtığını hiç anlayamamıştım.
Türkünün sözlerini didikledikçe biraz anlar gibi oldum.
Acaba yerli ve milli bir üniversitenin koridorlarında, varoluşçu bir felsefenin seslendirilmesi mi onları rahatsız etti?
Bunun kadınların fiziksel görünümlerini öne çıkararak, geleneksel aile değerlerimizin üzerinden silindir gibi geçmek olduğunu mu düşündüler?
Yoksa bu sadece AKP Türkiye’sine özgü bir acayiplik mi?
Oksijen'den alınmıştır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


