Uçak alçalmaya başlayınca, Himalayalar, tüm ihtişamıyla karşımıza çıktı.
Başımı, uçağın penceresine yapıştırıp “dağların imparatoru"nu seyretmeye başladım.
Bütün zirveler istinasız bembeyazdı. Bulutları delip gökyüzüne doğru uzanmışlardı. Dünyanın en yüce dağlarını bu kadar yakından görmek beni heyecanlandırdı.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra uçak Tribhuvan Havaalanı'nın pistine kondu. İçime kıpır kıpır bir heyecan çöreklendi.
Katmandu'ya ayak bastığımda hava güneşli ve sıcaktı.
Nepal'e henüz kış gelmemişti anlaşılan.
Pasaport kontrolünden ve gümrükten herhangi bir sorun yaşamadan geçtim. Otelin arabasını ararken çevreye bakındım.
Biraz önce uçaktan kuşbakışı seyrettiğim Himalayalar, uzaklarda, beyaz beyaz tüm heybetini sergiliyordu hala.
Nepal, dünyanın ikinci en fakir ülkesiydi. Yolun iki yanına bunu kanıtlayan görüntüler sıralanmıştı. Tuğla evlerin çoğu sıvasızdı. Üst katlarda kolon demirlerinin filizleri, Türkiye'deki gecekondu görüntülerini hatırlatıyordu. Bu filizlere televizyon antenleri bağlanmıştı. Her evin damında mutlaka bir veya iki su tankı göze çarpıyordu.
Evlerin arasına gerilmiş iplerin üstünde renkli ve yıpranmış çamaşırlar dalgalanıyordu. Trafikte tam bir kargaşa yaşanıyordu. Klakson sesleri kentin vazgeçilmez gürültü kaynağıydı.

* * *
Her şeye rağmen Nepal dünya gezginlerinin hâlâ ilgisini çekiyordu.
Bu nedenle kentteki lüks otel sayısı oldukça fazlaydı. Heyelan felaketinden sonra müşteri bulmakta zorlanan bu görkemli binalar, çevrelerini sarmalayan yoksul görüntülerle ilginç tezatlar sergiliyordu.
Ben, adını ülkenin iki simgesinden almış olan "Yak and Yeti" otelinde kalıyordum. Bahçe manzaralı odama yerleşip, iki günden beri kapalı duran bavulumu açtım. Tahmin edeceğiniz gibi buruş buruş olmuş giysilerimi kapısı olmayan gardıroba astım. Gezgin kıyafetine (!) bürünüp, vakit geçirmeden kendimi sokaklara attım.
Sokaklara geçmeden önce sizlere "nameste"yi anlatmam gerekiyor. Bu sihirli bir sözcüktü. Yaşamın her anında kullanılıyordu.
Önce iki elin avuç içleri birleştiriliyor, başparmakların uçları çeneye değerken, baş hafif öne doğru eğiliyor ve tam o sırada gülümseyerek "nameste" deniyordu. Bunu bir Batılının (veya yabancının) ağzından duymak, Nepallilerin pek hoşuna gidiyordu.
Önce sarayın önünden geçip Thamel semtine gittim.
Thamel, tamamen turistlere ayrılmış bir semtti. Daracık sokaklarında yan yana dizilmiş yüzlerce dükkanda takılar, şapkalar, heykeller, paşminalar, rengarenk kumaşlar, tahtadan yapılma masklar, "khukuri" adı verilen Gurka kamaları, Budist tespihleri, çeşitli heykeller, dua silindirleri, Himalayaların zirvelerinden koparıldığı ve enerji verdiği iddia edilen kristaller, değerli değersiz renkli taşlar, yerel motiflerle süslü giysiler, tütsüler, taşlarla süslü küçük kutular ve diğer hediyelik eşyalar sergileniyordu.
Tüm bunları incelemek yoruyordu insanı!
Thamel semti, dünyanın her yerindeki (veya geri kalmış bölgelerindeki) turistik eşya satılan sokaklardan pek farklı görüntüler sunmuyordu. İki adımda bir önüm kesiliyor, eşyalar gösteriliyor, "good price" temennaları arasında dükkânlara davet ediliyordum.
Birisinden yakamı kurtardıktan sonra, hemen bir diğerinin ilgi alanına giriyordum.
Thamel'de dükkânların yanı sıra, Uzakdoğu mutfaklarından örnekler sunan restoranlar, Himalayalar'a treking düzenleyen turizm firmaları, kahveler ve kitapçılar da vardı.
Bisikletli çekçekçiler ikide bir önümü kesip, çevre gezisi yaptırmayı teklif ediyorlardı. O çelimsiz vücutları ve çırpı gibi bacaklarıyla, arkadaki koltuğa yerleşen besili turistleri nasıl gezdirdiklerine akıl sır erdiremedim.
Thamel renkliydi, kalabalıktı, gürültülüydü ama hediyelik eşyalar dışında Nepal'le ilgili pek ipucu yoktu.
Haritama bakıp, beni Durbar Meydanı'na götürecek dar sokakları işaretledim. Turistik bölgeden uzaklaştıkça, Katmandu'nun gerçek yüzünü görmeye başladım.
Neredeyse her köşe başında bir tapınak vardı. Sokakta yürüyenler bu tapınakların önünde kısa bir süre duraklıyor, bir iki dua ediyor, varsa çanı çalıp günahları uzaklaştırıyor, en sonunda da küçük heykelin üstüne parmağıyla dokunup, aldığı kırmızı boyayı alnına sürüyordu. Eğer heykelin önünde çiçek varsa, ondan birkaç yaprak koparıp, saçlarının üstüne koyuyordu.
Güneş girmeyen bu dar ve kalabalık sokaklarda gördüklerim beni şaşırtıyordu. Önüme çıkan her şeyin fotoğrafını çekmeye çalışıyordum. Bir yandan da buranın, fotoğraftan çok kamerayla daha iyi anlatılabileceğini düşünüp, düşsel belgesel senaryoları yazıyordum. Küçük, vitrinsiz dükkânların çivit mavisi çerçeveli pencerelerinden, içeride kumaş kestiren rengårenk giysili kadınların fotoğraflarını çekiyordum. Hiçbir tepki vermiyor, kızmıyor aksine ak dişlerini sergileyerek gülümsüyorlardı. Ben de onlara "nameste" diyordum.
Bakkalların önündeki sebzelerin, meyvelerin, onları satın alan insanların görüntülerinin peşinde koşturup duruyordum. Bir filmin setinde dolanıp durur gibiydim. Yerdeki fare ölüleri, koşturup duran çocuklar, bir köşede pirinç yiyen adam, çeşme başında saçını yıkayan kadın, bulaşık yıkayan genç kız, başına geçirdiği kayışın yardımıyla koca çuvalı taşımaya çalışan küçuk hamal, güneşin huzmelerine sırtını dayayıp sohbet eden yaşlı Budistler...

Bir filmin içine girmiş, hem oynuyor hem de seyrediyordum.
Bazen iki kişinin bile yan yana yürüyemeyeceği kadar daralan sokaklardan geçerek Durbar Meydanı'na geldim. Eski sarayın bulunduğu meydan, tüm dünya meydanları gibi kalabalıktı. Mabetler yan yana dizilmişti. Krişna tapınağı, hemen yanında bir Budist stupası, biraz ötede Hindu tapınağı...
En hareketlisi Hindu tapınağıydı. Yüzlerini çeşitli renklere boyamış yogiler, poz verecek turist arıyordu. Kimi rahipler, önlerindeki kaplarda birtakım düzenlemeler yaparak dua okuyor, inananlar önce tapınağın çevresindeki dua silindirlerini çeviriyor, sonra dört bir yandaki çanları çalarak günahlarından arınıyorlardı.
Budist tapınaklarının basamaklarında oturanlar ise hem etrafı seyrediyor hem de sohbet ediyorlardı. Basamakların etrafına yaydığı yaygıda sergilediği ıspanak ve tatlı patatesleri satarak nafakasını çıkarmaya uğraşan kadın, bir yandan da kaçmaya çalışan keçisini zapt etmeye uğraşıyordu.
Tapınağın bir köşesine Singer makinesini koyan seyyar terzi, karşısına oturan genç kıza sari dikmek için ölçü alıyordu. Hemen onun yanındaki açık hava berberi, tabureye oturmuş küçük bir çocuğun saçlarını kısaltma çabasındaydı.
Bir Nepal dekorunun önünde, bana poz vermek için sanki mizansen düzenlenmiş gibiydi. XVI. yüzyılda yapılmış olan sarayın avlusunu gezdim. Silahlı askerlerden ürktüğüm için, orada fazla oyalanmadım.
Sarayın hemen yanındaki Kasthamandap denilen dünyanın en eski tahta binasının üstündeki oymaları, hayranlığın ötesinde bir şaşkınlıkla izledim. Böylesine sabırlı ustaların, ancak ruhun egemen olduğu bir ülkede yetişeceğine kanaat getirdim. Güneş batıyordu ve tapınaklar kızarmıştı. Meydanı bir müzik sarmaladı. Sordum; bir Budist duası olduğunu söylediler. Bir tapınağın basamaklarına oturup, "Om mani padme hum"u dinlemeye koyuldum.
Durbar'dan ayrılıp, tekrar klakson seslerinin, motosiklet pat patlarının, motor homurtularıın håkim olduğu gerçek dünyaya döndüm. Kalabalıkları yararak otele doğru vürüdüm. Otele yakın bir yerde bir kafebar buldum. Pencere kenarına oturup, Nepal'in ödül kazanmış romundan bir bardak söyledim. Caddelerden el ayak çekilmeden bardan çıktım. Romun verdiği cesaretle, karanlığa kalmamam konusundaki uyarıları kulak arkası ettim. Otele giden karanlık sokaklarda aheste bir yürüyüş tutturdum.
* * *
Katmandu’daki ikinci günüme biraz gecikerek başladım. Telefonun sesiyle gözümü açtığımda, saatin 08.00 olduğunu dehşetle gördüm. Resepsiyon görevlisi, lobide birisinin beni beklediğini söylüyordu. Bir telaş yataktan fırladım. Erken kalkacağımdan öylesine emindim ki, rehbere saat 07.30'da lobide olmasını söylemiştim. Cep telefonumun alarmını kurmayı bile aklıma getirmemiştim.
Alelacele giyindim. Duş almaya vaktim olmadığı için, kuştüyü yastıkla boğuşmaktan "arapsaçı"na dönüşmüş saçlarımı çeşmenin altına soktum. Aynanın karşısında, görüntüme çekidüzen vermeye çalıştım. Başımın ağrısına bakılırsa, gece Nepal romunun ölçüsünü biraz kaçırmıştım.
Beni bekleyen çelimsiz rehberime önce "nameste" deyip, sonra gecikmeden dolayı özür diledim. O da tüm Uzakdoğulu insanların hoşgörüsünü taşıdığından, candan bir gülümsemeyle önemli olmadığını söyledi. Arabaya bindik. Kentin dört kilometre doğusundaki Paşupatinat'a gideceğimizi söyledi. Ben ne tarafın doğu olduğunu kestirmeye çalışırken Saşi (rehberin adı) anlatmaya başladı.
Paşupatinat, Hindu inanışının en kutsal tapınak komplekslerinden biriydi. Çiçekten kolyeler satan kadın satıcıların önünden geçip, kompleksin damı altın kaplı Paşupati Tapınağı'nın önüne geldik. İçeri Hindu olmayanlar alınmadığı için kapıdan bakmakla yetindim.
İçeriye deri sokmak yasaktı. Onun için ayakkabı, kemer, çanta, cüzdan gibi deriden yapılmış eşyalarla girilemiyordu. Köprüyü geçip yüksekçe bir platforma oturarak etrafı seyretmeye başladım. Bir tören vardı. Nehrin iki yakası arasına, çiçeklerle süslenmiş ipler gerilmişti.
Tapınaktan çıkanlar, nehrin kıyısına gelip, suya pirinç serpiyor, çiçek atıyor, süt döküyorlardı. Biraz, ötemde, yarı beline kadar soyunmuş bir kadın suyun içine oturup kalkıyordu. Nehre girmiş bir başka grup, avuçlarına aldıkları suyu, baş hizasına kadar kaldırıp tekrar nehre bırakıyorlardı.
Tam karşımdaki sette iki ölü yakılıyordu. Yakılma sırasını bekleyen diğer bir ölünün ise ayakları ve yüzü, nehrin kutsal suyuyla yıkanıyordu. Birtakım insanlar odunları dürtükleyip, ateşin canlanması için uğraşıyorlardı.
Bu arada ölünün kolu, odunların arasından sıyrılıp görüntüye girdi. Başımı başka tarafa çevirdim. Bir süre sonra havayı yanık et kokusu sardı.
Karşı tepedeki mağaralarda, dünyadan elini eteğini çekmiş Hindu din adamları yaşıyordu. Gönüllüler onlara yiyecek getiriyor, mağaralarını temizliyorlardı. Çevremde dolaşan kırmızı kıçlı maymunlar, çalacak yiyecek arıyorlardı. Onlar, hayvanların tanrısı Şiva-Paşupati'nin koruması altında oldukları için istediklerini yapmakta serbesttiler.
Benliğimi sarsan görüntüler öylesine zengindi ki, tümünü belleğime kazımakta zorluk çekiyordum. Gördüklerimi unutmak korkusuna kapılmıştım. Fotoğraf makinesini gözümden ayırmadan, tüm görüntüleri yakalamak gayretindeydim.
Bir yandan da rehberimi dinliyordum. Saşi, anlamakta zorlandığım aksanıyla bana Indra'yı, Krişna'yı, Rudra-Şiva'yı, onların farklı bedenlere dönüşümlerini, sahip oldukları güçleri ve sonsuza dek yinelenen doğuş ve batışlarını, erkek ve kadın cinsel organlarından oluşan heykellerin ne anlam taşıdığını anlatıyordu.
Arabaya doğru giderken, kutsal Bagmati Nehri'ne baktım. Bir yandan ona emanet edilen günahları, bir yandan da küle dönüşmüş ruhları yüklenmiş, sorumluluğunun bilincinde yavaş yavaş akıp gidiyordu.

* * *
Katmandu'dan çıkıp, Himalayalar'ın en güzel göründüğü Nagarkot'a doğru yola koyulduk. Yolda dehşet verici bir trafik vardı. Arabaları sıyırıp geçen motosikletler, birbirini sollarken burun buruna gelen arabalar, yolu ortalayıp giden dünyanın en süslü kamyonları, kulakları tırmalayan klakson sesleri...
Kentten uzaklaştıkça görüntü yeşile boyandı. Buram buram verimlilik kokan yama yama teras tarlalar, zirvelere kadar uzanıyordu. Okaliptüs ağaçları, dev bambu ormanları, uzaktan kendini gösteren Himalayalar, renkli giysileri içinde çapa sallayan kadınlar arabanın penceresinden kayıp gidiyordu.
Önce yol üstündeki Banape kentine saptık. Kısa bir duraklama olacaktı. Rehberimi de yanıma alıp, vakit geçirmeden dar sokaklardaki yaşam manzaralarının peşine düştüm. Zirvedeki tapınaktan kenti seyrettim. Kiremit kaplı damların estetiğine hayran kaldım. Sonra, güneşin bile girmekte zorlandığı daracık sokaklarda, çeşme başlarında yıkanan, bulaşık yıkayan kadınların en güzel pozlarını yakalamaya çalıştım. Nepal evlerinde banyo, tuvalet ve mutfak olmadığı için, çeşme başlarının önemli buluşma noktaları olduğunu öğrendim.
Objektifimi sonra, camsız pencerelerden etrafi seyreden çocuklara, buğdayları savuran kadınlara, sokak kerevetlerine oturup sohbet eden insanlara çevirdim. Saşi, bu kerevetlere ülkenin her sokağında rastlandığını, buraların hamalların yüklerini koyup dinlenmeleri için yapıldığını anlattı. Kerevetler bizim kahve işlevini görüyordu. Mahalleli burada bir araya gelip dertleşiyordu.
Nagarkot'a tırmanan yolun başında bir kulübe vardı ve yolun girişi kalınca bir bambuyla kapatılmıştı. Rehberim kulübeye gitti.
Para verip bilet aldı ve görevli engeli kaldırdı. Sordum; paralı bir yola girdiğimizi öğrendim. Ama diğer yollardan bir farklılığını göremedim. İki arabanın yan yana geçmekte zorlanacağı darlıkta bir "otoyol"du. Tırmana tırmana, manzaraya şaşıra şaşıra, Katmandu vadisinin puslu görüntüsünü seyrede seyrede zirvedeki otele vardım.
Burada, ne kadar şanslı olduğumu anlatan bir açıklama yapmam gerekiyor: Himalayalar'ı öyle her an ayan beyan görmek kısmet olmuyor. Bu yüce dağlar, genellikle çevresindeki kıskanç bulutların arkasına gizlenip meraklı bakışlardan saklanıyor. Benim ülkede bulunduğum süre içinde hiç saklanmadılar. Tüm güzelliklerini bana cömertçe sundular:
Muhteşem zirveleri önce uzun bir süre seyrettim. Dünyanın en yüksek dağlarını çıplak gözle görmenin ayrıcalığıyla gururlandım.
Rehberim birisiyle çıkageldi. Otelin müdürüymüş. Elinde Himalayalar'ın panoramik bir görüntüsü vardı. Bulunduğum noktadan Langton Himal'den Gavri Şankar'a ve Güney Annapurnalar'a kadar tüm önemli zirveleri görmenin mümkün olduğunu anlattı. Sonra, uzaklarda bir zirveyi gösterip, "İște Everest" dedi. Sustum ve büyülenmiş şekilde o görüntüye takılıp kaldım.
Himalayalar'a, uzaklardaki Everest'in zirvesine baktıkça iç dünyamın resmini görüyordum sanki... Bu yüce dağlar çok uzaklardaydı ama, oradan kopup gelen soğuk, sert rüzgârın içime işlediğini hissediyordum. Boğuk, vınlayan, soğuk dağ rüzgârı, teraslardaki sarı çiçekleri dalgalandırıyordu. Olağanüstü bir ışık vardı ve dağlar sarı dalgalı bir denize benziyordu.
Himalayalar; kirli sarı, mavi, beyaz bulutlarla çevrilmişti. Koca kartallar, kanat çırpmadan süzülüp duruyorlardı.
Batan güneş, zirveleri önce pembeye, sonra kırmızıya boyadı.
Sonra mavimsi bir alacakaranlık bastı. Yüce dağlar sonsuz huzur ve sessizliğe daldı.

* * *
Günler geçtikçe Katmandu vadisindeki görüntülere alışıyordum. Artık önüme çıkan her tapınağı, sokakları, uzaklardaki Himalayaları, insanları objektifimde donduracağım diye soluk soluğa koşturmuyordum. Gördüklerime ilk günlerdeki gibi şaşırmıyordum. Detaylarla fazla ilgilenmeden dolaşmaktan daha çok keyif alır olmuştum.
Çevrede öylesine çok detay, tanrı ve söylence vardı ki, bunları izlemekten, bakmaktan, sormaktan yorulmuştum.
Katmandu vadisindeki son iki günümü, yavaşlatılmış bir tempoda geçirmeye kararlıydım. Aklım Bhaktapur'da kalmıştı. Vadiye ilk geldiğim günlerde şöyle bir uğramış, bir kahve içip yoluma devam etmiştim. Bu kadar bir süre bile, Katmandu vadisinin ikinci önemli kentine hayran olmama yetip artmıştı.
Bhaktapur parayla girilen bir müze kentti. Biletimi alıp kale kapısını andırır bir kapıdan girince kendimi Durbar Meydan'nda buldum. Nepal'de kraliyet sarayı bulunan tüm meydanlara "Durbar" adı veriliyordu. Meydanı daha önce görmediğim halde biliyordum. Ünlü yönetmen Bertolucci, 1994 yılında Küçük Buda adlı filmi burada çekmişti.
1700'lü yıllarda yapılan, "Elli Beş Pencereli Saray"ın altın kapısından içeri girdim. İç kapının alınlığındaki tahta oymaların karşısında büyülenip kaldım. İnsanüstü bir sabrın emeği olan bu sanat şaheserini seyretmeye doyamadım.
Saraydan çıkıp, bilmediğim bir sokakta aheste bir yürüyüş tutturdum. Bhaktapur'da zaten hiçbir şeyin acelesi yoktu. Zaman öylesine yavaş ilerliyordu ki, henüz bu yüzyıla varamamıştı. Kendimi çok önceki bir zamanda yürüyor sandım. Aslında bir tek ben bu zamana aittim. Tahtayla muhteşem uyum içindeki tuğla evler, kiremit damlı tapınaklar, insanlar, dükkânlar hep geçmişte kalmıştı. Her adımda biraz daha eskiye gittiğimi sanıyordum.
Bhaktapur'un "müritlerin kenti" anlamına geldiğini bir yerlerde okumuştum. Gerçekten de gördüğüm herkes, bir "razı oluş" içindeydi.
Güneş girmeyen bu dar sokaklara bir doygunluk, bir alçakgönüllülük, bir tevekkül, bir inanç, bir ruhani huzur sinmişti. Bütün yüzler, ermiş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Bir başka sokağın açıldığı küçük meydanda, seramik ustalarına rastladım. İlkel çarkların ortasına yerleştirdikleri çamura, döndüre döndüre can veriyorlardı. Yüzlerce seramik vazo, meydanda kurumaya terk edilmişti. Bir başka köşede ise saman yığınlarının altında, ilkel fırınlarda vazolar ateşle baş başa bırakılmıştı.
Bir duvar kıyısına ilişip etrafı seyrettim. Bir adam çamur yoğuruyordu. Bir kadın çocuğunun bitini ayıklıyordu. Bir ihtiyar, kerevetin kenarına yaslanmış uyuyordu. Bir çocuk da bana bir şeyler soruyordu.
Yere serdikleri yaygıların üstünde tatlı patates, karalahana, ıspanak, muz, portakal satmaya çalışan güler yüzlü kadınların önünden geçip, daha büyükçe bir meydana geldim. Meydanın girişinde etrafım seyyar satıcılarla çevrildi. Kimi Gurka kaması, kimi incik boncuk, kimi Buda heykeli, kimi de paşmina satmak istiyordu. Hepsi bir ağızdan "Good price" diyorlardı. 500 rupiyle başlayıp önce 300'e, hemen ardından 150'ye iniyorlardı. O güzelim el emeklerinin bu kadar değersizleşmesine gönlüm razı olmuyordu.
Meydanın tam ortasındaki kahveye oturdum. Garson Bhaktapur'un yoğurdunun ünlü olduğunu söyledi. Bir çanak yedim.
Pudraşekerle tatlandırılmış Kanlıca yoğurdunu andırıyordu.
Sonra karşımdaki Nyatapola Tapınağı'nı seyrettim. Rehber kitapta burasının, Nepal'in en yüksek tapınağı olduğu yazıyordu.
Merdivenlerinin iki yanına tapınağın koruyucuları sıralanmıştı.
Çocuklar çığlık çığlığa, koruyucuların güçlerinden korkmadan, onların sırtına binmiş oyun oynuyorlardı. Tanrılar onlar için birer oyuncaktı.
Güneş ışıklarını aldı gitti. Sokaklar, meydanlar, tapınaklar, tanrılar alacakaranlığa boyandı. Oturduğum yerden kalktım. Seyrettiğim masal dünyası beni serseme çevirmişti. Bhaktapur'dan ayrılırken masalı yarım bıraktığımın farkındaydım.

* * *
Ertesi gün erkenden, ülkenin en eski Buda tapınaklarından biri olan Svayambhunath'a gittim. İki bin yıllık bu tapınak, bir tepenin zirvesinde yer alıyordu. Yaklaşık dört yüz basamakla çıkılıyordu. İnananlar merdivenleri tırmanmayı tercih ediyorlardı.
Böylelikle daha çok sevaba gireceklerini düşünüyorlardı. Benim böyle bir kaygım olmadığı için araba yolunu seçtim.
Tapınağın avlusunda bir maymun ordusuyla karşılaştım. Zirveye çıkan merdivenlerin iki yanı kavga eden, koşuşturan, zıplayan, uyuklayan maymunların istilası altındaydı. Tapınakların bulunduğu düzlüğe vardığımda, karmakarışık bir kalabalıkla karşılaştım.
Dua eden rahipler, dua silindirini çevirenler, çanları çalarak günahlarını korkutmaya çalışanlar, bir duvar kenarında maymunları kollayarak piknik yapanlar, mum yakanlar, alnına kırmızı boya sürenler, hediyelik eşya satanlar, tepeden Katmandu’yu seyredenler... Maymunlarla köpekler de, tüm bu insanların peşinde koşuşturup, görüntüyü daha fantastik bir hale sokuyordu. Bir köşeye çekilip olanı biteni gözledim. Sonra hiçbir şey dilemeden bir mum yaktım. Tapınaktan çıkarken, günahlarımı kovmak için çanın ipine kuvvetlice asıldım.
Oradan "güzellikler kenti" Patan'a geçtim. Artistlerin, entelektüellerin, bohemlerin yaşadığı kalabalık sokaklarda gayesiz dolaşıp durdum. Meydanda sarayın karşısındaki kaldırımda otururken yanıma bir çocuk yaklaştı. Kırık dökük İngilizcesiyle nereli olduğumu sordu.
"Türk'üm" dedim. Çocuk bana Dünya Kupası'nda Türk takımını tuttuğunu, Brezilya maçında hakemin haksızlık yaptığını, üçüncü olmamıza çok sevindiğini anlattı. Sonra bana rehberlik yapabileceğini söyledi. Dolaşmaya hiç niyetim yoktu ama çocuğu kıramadım. Peşine takıldım. Beni önce Tuşa Hiti denen, dünyanın en büyük banyo küvetine götürdü. XVII. yüzyılda yapılmış bu açık hava banyosunda, kraliyet ailesinin yıkandığını anlattı. Sonra "Altın Tapınak"ta, tanrı heykellerinin çevresinde cirit atan kedi iriliğindeki fareleri gösterdi. Onların tanrı Ganeşa'nın dostları olduğunu söyledi. Daha birçok şey anlattı ama dinlemedim. Geldiğim günden beri maruz kaldığım "bilgi bombardımanı”ndan yorulmuştum. Tekrar meydana döndüğümüzde 100 rupi verip teşekkür ettim. Gülümsemesine bakılırsa beklediğinden fazlasını vermiştim.
Patan'dan Tibetli göçmenlerin kümeleştiği Budanat'a doğru giderken, görüntüler kadar trafiği de kanıksadığımı fark ettim.
Ne üstüme üstüme gelen arabalar ne de kesintisiz çalan klakson sesleri beni tedirgin ediyordu. Bir kapıdan girince karşıma beyaz, büyük, yuvarlak formda, dünyanın en büyük Buda tapınağı çıktı. En tepede Buda'nın mavi gözleri dört bir yanı gözlüyordu. İzin verilen en yüksek noktaya kadar çıkap, ben de Buda'nın gözlemine eşlik ettim. Nirvana'ya doğru tırmanan on üç basamaklı altın merdivenin ilk basamaklarına yüz süren inananları seyrettim.
Tapınağın etrafında evler sıralanmıştı. Evlerin alt katlarında hediyelik eşya satılıyordu. Üst katlar ise kahve veya restoranadönüştürülmüştü. Çevrede pek turist görünmüyordu. Üç numara tıraşlı kafaları ve vişneçürüğü giysileriyle Budist rahipler, rahip adayları, din okulu öğrencileri, yerel giysiler içinde Tibetli kadınlar, müşteri avına çıkmış seyyar satıcılar, dar sokakta bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı.
Akşama doğru otele döndüm. On gün süren Katmandu vadisi gezisini noktalamıştım. Lobide, bahçeyi gören rahat bir koltuğa oturup düşünmeye başladım. Görüntüler, isimler, söylenceler beynimin kıvrımlarında dolaşıyor, gözümün önünde canlanıyordu. Birden her şeyi karıştırdığımı fark ettim. Neyin gerçek, neyin hayal olduğuna karar veremedim. Otuz yıl gecikmeyle çıktığım bu yolculukta bir masalın içinde yaşamıştım sanki... Şimdi bu rengarenk, eski, güzel, fakir, görkemli, yeşil, güler yüzlü, ürkek, nazik ülkeyi hazmetmeye çalışıyorum.

* * *
Nepal'de yemek
Nepallilerin yemek yeme alışkanlığı içinde kahvaltı yer almıyor. Kahvaltı bir bardak çayla geçiştiriliyor. Öğle yemeği saat 10.00 civarında yeniyor.
Akşam yemeği için ise güneş batmadan sofraya oturuluyor. Mercimek, pirinç ve baharatı sebzeyle yapılan "daal baat tarkari" Nepallilerin tek yemeği. Her öğünde bu yemek yeniyor.
Arada bir bu yemeğin yanında, yağda kızartıldıktan sonra yoğurtla marine edilen baharatlı et (maasu) yeniyor. Daal baat tarkari iki gözlü kaplarda servis ediliyor. Bir göze konan mercimekli pirinç, elle topak haline getirilip yeniyor. İkinci göze konan yemeği yemek için de parmaklar kullanılıyor.
Nevari mutfağı ise oldukça karmaşık ama çok lezzetli. En sevilen Nevari yemeklerinin başında, yak etiyle doldurulmuş hamur topaklarından oluşan momoşa geliyor. Palula denen zencefil soslu biftek de sevilen yemeklerin başında yer alıyor.
Nepal restoranlarında ayrıca Hint yemeklerini de bulmak olası. Tanduri adı verilen baharatlı tavuk eti, çapati ve nan denen ekmekler en favorilerin başında geliyor.
Nepal'e gitmişken Tibet yemeklerinin tadına bakmadan dönmek olmaz.
Momo en rağbet edilen Tibet yemeği. Momo, et ve sebzeyle yapılmış bir tür mantı. Kızartılmış momoya ise kote deniyor. Ev yapımı erişte, sebze ve et suyuyla pişirilen tukpa adlı çorbanın tadı ise enfes. Tüm bu yemeklerin yanında, tencere kapağı şeklindeki Tibet ekmeğini ihmal etmemek gerek.
Eğer yerel tatlarla aranız iyi değilse, Katmandu'da Batı mutfaklarından da örnekler bulabilirsiniz. Ama ben, büyükçe bir restorana gidip Nepal yemeklerinin tadına bakmanızı öneririm. Damağınızın, hiç bilmediğiniz enfes tatlarla tanışacağından emin olabilirsiniz.
Bir de Nepal'de açık su içmemeniz konusunda sizi uyarmak isterim.
Mutlaka kapalı su için ve şişenin kapağını siz açın.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


