Fenerbahçe’de artık alarm zilleri çalıyor. Hem de sezonun daha beşinci haftasında… Gaziantep deplasmanında bırakılan iki puan, tek başına dünyanın sonu değil. Şampiyonluk yarışları beşinci haftada kaybedilmez. Ancak bazı maçlar vardır; skor tabelasından çok, takımın ne söylediğine bakarsınız. Gaziantep maçı da tam olarak böyle bir maçtı. Fenerbahçe’nin söylediği ise hiç iç açıcı değildi: “Ben henüz ne oynadığımı bilmiyorum.”
İsmail Kartal’ın Roma maçının ardından istifasını açıklaması, ardından başkan Aziz Yıldırım’ın “devam ediyor” diyerek bu istifayı fiilen geri çevirmesi zaten kulübün üzerine ciddi bir gölge düşürdü. Kartal’ın yaşadığı baskı ve tribünden kendisine şişe atılması ise meselenin yalnızca sportif olmadığını gösterdi. Böyle bir ortamdan sonra çıkılan ilk maçta beklenen şey karakterdi. Fenerbahçe ise Gaziantep’te karakterden çok tereddüt gösterdi.
Fenerbahçe topa sahip olabilir. Ama topa sahip olmak futbol oynamak değildir. Büyük takım olmak, topu rakip yarı sahada dolaştırmaktan çok daha fazlasını gerektirir. Rakibi geri itmek, oyunun temposunu belirlemek, pozisyon üretmek ve en önemlisi rakibe “Birazdan başına bir şey gelecek” hissini vermek gerekir. Fenerbahçe Gaziantep’te bu hissi yaratamadı. Pas yaptı ama rakip savunmanın dengesini bozamadı. Hücum etti ama süreklilik sağlayamadı. Ceza sahasına girdi ama bunu bir planın sonucu olarak yeterince sık yapamadı. Kısacası Fenerbahçe oynuyor gibi göründü, fakat oyunun sahibi olamadı.
Bu kadronun bahanesi yok. Fenerbahçe’nin elinde Şampiyonlar Ligi seviyesinde oyuncular var. Avrupa’nın üst düzey tecrübesine sahip isimler, yetenekli hücumcular ve fizik gücü yüksek bir orta saha…
Ama futbolun acı tarafı şu: İyi futbolcuları yan yana koymak, iyi bir takım kurmaya yetmiyor. Fenerbahçe’nin hücumunda hâlâ belirgin bir organizasyon sorunu var. Santrforu nasıl besleyeceği belli değil. Kanatları ne zaman ve nasıl kullanacağı net değil. Merkezde topun hangi oyuncu üzerinden hızlanacağı konusunda istikrar yok. Dolayısıyla rakip savunmanın karşısında çoğu zaman planlı bir hücumdan ziyade bireysel yeteneklere güvenen bir takım görüyoruz. Bu da Fenerbahçe’nin en büyük problemi.
Romelu Lukaku gibi bir santrforunuz varsa onu ceza sahasında topla buluşturmanız gerekir. Bunu yapamıyorsanız dönüp oyuncunun performansını sorgulamak kolaycılıktır. Forvetin görevi gol atmaktır, doğru. Ama büyük takımın görevi de forvetine gol atabileceği topları hazırlamaktır. Fenerbahçe’nin Gaziantep’teki hücum problemi biraz da buydu. Santrfor vardı, servis yoktu. Bireysel yetenek vardı, kolektif organizasyon yoktu. İsim vardı, oyun yoktu.
İsmail Kartal’a yönelik baskının haksız tarafları olabilir. Bir teknik direktöre tribünden yabancı madde atılması asla kabul edilemez. Ancak teknik direktörün görevi de bütün bu tartışmaların ortasında takımına bir futbol kimliği kazandırmaktır. Üstelik Fenerbahçe’nin ligde beş hafta sonunda 2 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 yenilgiyle 7 puanda kalması, tartışmanın artık yalnızca psikolojik boyutta olmadığını gösteriyor. Kartal’ın önünde çok net bir görev var: Fenerbahçe’nin nasıl oynayacağını göstermek. Önde mi basacak? Set oyunuyla mı rakibi çözecek? Geçiş futbolunu mu tercih edecek? Kanatları mı kullanacak? Lukaku’yu nasıl besleyecek? Bunların cevabını artık sahada görmek zorundayız. Çünkü Fenerbahçe’nin kaybettiği yalnızca iki puan değil. Güven kaybediyor. Ve futbol dünyasında güveni yeniden kazanmanın tek yolu vardır: Konuşmak değil, oynamak. Fenerbahçe’nin artık açıklamalara, kriz toplantılarına, “birlik ve beraberlik” mesajlarına değil; sahada ne yaptığını bilen 11 futbolcuya ihtiyacı var.
Beşinci haftada şampiyonluk kaybedilmez. Ama beşinci haftada şampiyonluğa oynayacak takımın nasıl bir takım olduğu belli olmaya başlar. Gaziantep deplasmanı Fenerbahçe adına işte tam da bu yüzden iki puanlık bir kayıp değil. Ciddi bir uyarıdır.


