Bazı geceler vardır; maç bittiğinde skor tabelasına bakarsınız ama gördüğünüz rakamlar size o geceyi anlatmaya yetmez. Kadıköy’de Roma karşısında yaşanan gece de öyleydi. Tribünler boşalırken herkesin dilinde aynı cümle vardı: “Bu maç kazanılırdı.” Evet, kazanılırdı. Hatta insanın içinden “Yazık oldu” demek bile geliyor. Çünkü Fenerbahçe ikinci yarıda öyle bir oyun oynadı ki, ilk 45 dakikadaki 1-0’lık tablo bir anda anlamsızlaştı. Roma’nın Avrupa’daki adı, geçmişi, tecrübesi bir kenarda kaldı; sahada rakibinin üzerine yürüyen, pozisyon arayan, golü bulduktan sonra da galibiyeti isteyen bir Fenerbahçe vardı. Fakat ben bu geceye yalnızca kaçan iki puanın penceresinden bakmak istemiyorum. Çünkü uzun zamandır Fenerbahçe’nin Avrupa maçlarında aradığımız bir şey vardı: Cesaret.
İşte Roma karşısında, özellikle ikinci yarıda, o cesareti gördük. İlk yarıda Roma’nın formasına biraz fazla saygı duyuldu. Rakibin pas kalitesi, oyun aklı ve Avrupa deneyimi Fenerbahçe’yi bir süre kendi sahasına itti. Sarı-lacivertliler topa sahip olduğunda bile istediği özgüveni gösteremedi. Hücumlar kesik kesik, savunma zaman zaman telaşlıydı. Ve Roma golü buldu. Fenerbahçe soyunma odasına 1-0 geride girdiğinde Kadıköy’deki o eski Avrupa gecelerinin heyecanı yerini kısa süreli bir endişeye bırakmıştı. Ardından ikinci yarı başladı. Sanki soyunma odasının kapısından başka bir takım çıktı. Daha önde duran, rakibe nefes aldırmayan, topu kazandığında doğrudan kaleyi düşünen ve en önemlisi “Neden olmasın?” diye oynayan bir Fenerbahçe… İşte futbol bazen yalnızca taktik değildir. Bazen bir takımın kendi sınırlarını unutmasıdır. Fenerbahçe ikinci yarıda tam olarak bunu yaptı. Ve Roma, bir anda Kadıköy’ün alışık olduğu o baskının altında kaldı.
Ancak romantizme de gerek yok. Bu seviyede fırsatları harcarsanız bedelini ödersiniz. Roma karşısında kaçan fırsatlar ilerleyen haftalarda daha büyük bir probleme dönüşebilir. Şampiyonlar Ligi’nde rakipler size sürekli ikinci bir şans vermeyecektir. Bugün Roma karşısında yakaladığınız pozisyonları değerlendiremezseniz, yarın çok daha güçlü bir rakip karşısında aynı pozisyonu bulamadan maçı bitirebilirsiniz. Dolayısıyla Fenerbahçe’nin geliştirmesi gereken ilk konu belli: Bitiricilik. İkincisi ise maçların tamamına yayılan cesaret.
İlk yarıdaki Fenerbahçe ile ikinci yarıdaki Fenerbahçe arasında ciddi bir fark vardı. Büyük takımlara karşı oynarken 45 dakika bekleyip sonra reaksiyon vermek yerine, o cesareti maçın başından itibaren göstermek gerekiyor. Çünkü Şampiyonlar Ligi affetmez. Ama Şampiyonlar Ligi aynı zamanda cesur olanı da ödüllendirir. Fenerbahçe’nin Roma maçından cebine koyduğu bir puanı küçümsemiyorum. Tam tersine, bu bir puanın takımın özgüvenine sağlayacağı katkının çok değerli olduğunu düşünüyorum.
Kadıköy’de Roma’ya karşı ilk yarıyı geride kapatıp ikinci yarıda oyunun kontrolünü ele almak, beraberliği bulmak ve son düdüğe kadar galibiyeti kovalamak… Bunun adı kötü başlangıç değildir. Bu, “Ben buradayım” demektir. Şimdi yapılması gereken çok basit: Roma maçındaki ikinci yarı Fenerbahçe’sini, bir sonraki maçın ilk dakikasından itibaren sahaya koymak. Çünkü Fenerbahçe bu oyunu oynayabiliyorsa, Şampiyonlar Ligi’nde hedef sadece bir üst tura kalmak olmamalı.
Önce cesaret. Sonra kalite. Ardından puanlar… Roma karşısında kaybedilen iki puana üzülmek mümkün. Ama görünen o ki Fenerbahçe, bu gece yalnızca bir puan kazanmadı. Avrupa’ya yeniden döndüğünü de ilan etti.
Ve tam burada, gecenin skor tabelasından daha fazla konuşulması gereken başka bir başlığı açmak gerekiyor: İsmail Kartal’ın sürpriz istifası.
Bir teknik direktörün istifası elbette tek başına futbol dünyasında olağanüstü bir hadise değildir. Bazen sonuçlar gelir, bazen yönetimle teknik heyet arasındaki görüş ayrılıkları büyür, bazen de teknik adam kendi doğrularıyla kulübün geleceğe ilişkin planlarının artık aynı çizgide olmadığını düşünür.
Fakat Fenerbahçe’de mesele hiçbir zaman yalnızca bir teknik direktörün görevi bırakması değildir.
Çünkü burada yıllardır devam eden daha büyük bir problem var: istikrar meselesi.
Fenerbahçe’nin en büyük sınavlarından biri, iyi ile mükemmel arasındaki o ince çizgide sabır gösterebilmek. Bir takımın kurulması, oyun anlayışının yerleşmesi, futbolcunun hocasının ne istediğini anlaması, Avrupa ile lig temposunun aynı anda yönetilmesi zaman ister. Hele hedefiniz Şampiyonlar Ligi ise…
Sabır ister.
Kartal’ın istifasını bu nedenle yalnızca “Hoca gitti, yerine kim gelecek?” sorusuyla değerlendirmek kolaycılık olur.
Asıl sorulması gereken soru şu:
Fenerbahçe neyi değiştirmek istiyor?
Hocayı mı?
Oyunu mu?
Kadroyu mu?
Yoksa yıllardır değişmeyen o zihniyeti mi?
Çünkü eğer her yeni teknik adamla birlikte yeniden bir sayfa açılıyor, birkaç ay sonra o sayfa yırtılıp yeniden başa dönülüyorsa, sorun artık teknik direktörün ötesindedir.
Bir kulübün teknik direktörünü değiştirmesi bazen çözüm olabilir. Fakat sürekli teknik direktör değiştirerek çözüm aramak, bir süre sonra problemin kendisine dönüşür.
İsmail Kartal’ın istifasının zamanlaması da bu yüzden ayrıca düşündürücü.


