Bu yılın ilk altı ayında bu ülkede yapılan grevlerde fiilen greve katılan işçi sayısı 935.
Grev kapsamındaki işçi sayısı ise 18 bin 528.
Yani 18 bin 528 kişi için grev kararı alınmış ve onlardan sadece 935 tanesi işi bırakma eylemine katılmış. 17 bin 593 işçi çalışmaya devam ederken 935 işçinin işi bırakması sistemi yerinden zerre oynatmadığı için, işini kaybetme ya da fişlenme riskini göze alan bir avuç işçinin gücü, işini kaybetmekten korkan, fişlenmeyi göze alamayan binlercesiyle birlikte kendi hayatını kurtarmaya da bu düzeni değiştirmeye de yetmiyor. En etkili, en çok katılımın sağlandığı işçi hareketlerinde bile işçilerin lehine başarı oranı yüzde 40’ları aşamıyor.
Anayasayı iplemeyen, hukuku kendi lehine işletmeyi beceren, beklenmedik direnişleri kırmak için devletin silahlı güçlerinin hep yanında olduğunu bilen ve romantik solcuların devrim düşlerine gülüp geçmeyi ata sporu kabul eden işverenin karşısında onu endişeye düşürecek bir zarar olasılığı bulunmadığı için bu ülke, hakkını arayan değil sadece karnını doyurma derdinde olan işçi kalabalığının inançları, umutları ve moral gücüyle şekilleniyor.
Sol ideolojilerin tahtlarını sağcıların solculara pazarladığı liberal politikalara daha tam olarak kaptırmadığı 70’lerde, işçilerin güçlü bir sendikal ve hatta militan kimliği vardı. O yüzden grevler bugünün aksine fabrika merkezli ve kitlesel olabiliyordu. Mesele büyük bir umut üzerine inşa edilmişti; işçi hakkını alırsa tüm dünya değişecekti.
Bugün işçinin tek kitlesel kimliği yoksulluk. Değil o yoksulluğa isyan etmek o yoksulluğu bile sürdürebilmek, sadece sokağa düşmemek endişesinde. Hakkını almaktan önce işini kaybetme derdinde.
70’lerde grev yapmak ücret mücadelesi kadar sınıfsal da bir eylemdi. Eylemin sınıfsallığı dayanışma gücünü yükselten bir etkendi. Bugün artık tek bir sınıf var. Tüketici sınıfı. İşçi o sınıfın en alt basamağında olmaya ikna. Tek korkusu basamağa adım atamamak. Basamaktan uzak kalmak.
70’lerde tam olarak uygulanamasa da yürürlükteki Anayasa işçilerin haklarından bahsediyordu. Bugün yürürlükte olan ve uyulmayan Anayasa’dan öte tek adamın ağzından çıkan kararnameler var. İşçi hareketleri görece bir milli güvenlik öncelikli işletilen sorunlu bir hukukun kıskacında.
70’lerde sokaklar insanlarındı. İşgaller, yürüyüşler, dayanışma grevleri işçilerin üretimi durdurma gücünü dolayısıyla da haklarını alma olasılığını arttırıyordu. Şimdi denetimli yasal grevlerin kapsamı dışında atılan her adımda ayaklar kırılıyor, kafalar kopartılıyor, nefesler daraltılıyor. Sistem itaat etmeyenin tepesine balyoz indiriyor.
70’lerde dayanışma fabrikalardan fabrikalara, mahallelerden mahallelere hızla yayılarak büyürdü şimdi sosyal medyanın sabun köpüğü heyecanına, aniden parlayıp sönen öfkesine, kalabalık mevzular arasında an be an dağılıp giden istikrarsız bir dikkatin ilgisine indirgendi.
70’lerde işçi hareketleri toplumun gözünde hükümetleri devirebilecek, seçim sonuçlarını etkileyebilecek, toplumsal vicdanı şekillendirecek kadar güçlü bir siyasal aktördü. Şimdi sadece işçi ile işveren arasındaki sıradan bir ücret çekişmesinden öte algılanmıyor.
Ama sanılmasın ki 70’lerde çok daha güçlü olan işçi hareketi devlet tarafından bugünkü kadar sert baskılarla karşılaşmıyordu. Aksine o yıllarda devlet ve işveren bir olup şiddet dozu çok yüksek müdahalelerle direnişleri dağıtmaya, işçileri sindirmeye çalışıyorlardı.
1970’lerdeki işçi hareketleri daha az baskı gördükleri için değil baskıya rağmen daha büyük bir ortak dayanışma gösterme moraline sahip oldukları için güçlüydüler.
O gün o topluma o morali veren neydi?
Bugün bu toplumun elinden o morali alan ne?
Henüz tüketim çılgınlığıyla tanışmamış ve medeniyetin temel taşının eğitim ve kültür olduğuna inandırılmış halkların hayalleri ve hedefleriyle, baştan aşağıya tüketimin kölesi olmuş ve bilgiyi hor görerek cehaleti meşrulaştırmayı bir kazanım olarak kavramış halkların hedefleri doğal olarak birbirine tamamen zıt yönde olur.
Dünyayı değiştirme gücüne sahip olduğunu düşünen insanla gücünün düzeni değiştirmeye asla yetmeyeceğini düşünen insan arasındaki fark da insanlığın kaderini belirler.
O yüzden bugünün karanlık düzeni;
Baskılara dayanamayıp isyan eden değil sadece olan biteni doğru analiz edip bilinçlenme olasılığı olan kalabalıklardan korkuyor…
İşçinin bile işçi kalamadığı herkesin sadece tüketici olmaya odaklandığı şu korkunç dünyada, akademisyeninden gazetecisine, politikacısından işçisine kadar, tüm enerjisini “kötü eğitilen” ve “iyi tüketen” nesiller yetiştirmeye harcıyor…
Nihayetinde bu korkunç düzeni değiştirmeye işçinin de aydının da gücü yetmiyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


