Sahi Öcalan’ı neden bize vermişlerdi?

Sahi Öcalan’ı neden bize vermişlerdi?

Öcalan’ın yakalanıp ülkeye getirilmesi ve İmralı’ya hapsedilip yargılanması geçen yüzyılın son büyük politik hareketiydi. Türkiye’ye iade edildiğinde dönemin başbakanı Ecevit, “Neden bize verdiklerini anlayamadım” demişti. Hadi şimdi bir daha hep birlikte düşünelim: Sahi Öcalan’ı neden bize vermişlerdi ve sahi şimdi biz kime ne vermekteyiz?

Sahi Öcalan’ı neden bize vermişlerdi?
Abdullah Öcalan

Öcalan Suriye’den Yunanistan’a, oradan Kenya’ya geçmişken yakalanıp Türkiye’ye iade edildiğinde “Neden bize verdiklerini anlayamadım” diyen dönemin başbakanı Ecevit o zaman 74 yaşındaydı.

Eski zamanların “Halkçı Ecevit”inin anlayamadığını anlamak bugün 72 yaşındaki Cumhurbaşkanı’na kısmetmiş.

Bu tür meselelerde olan biteni asla tam olarak anlayamamak ve anlamlandıramamak da meğer bu halkın makus kaderiymiş.

Öcalan’ın yakalanıp ülkeye getirilmesi ve İmralı’ya hapsedilip yargılanması geçen yüzyılın son büyük politik hareketiydi.

Hatırlayalım; Öcalan 1999 itibariyle yakalandı, yargılandı ve bir idam mahkûmu olarak tecrite koyuldu. 2002’de idamın kalkmasıyla birlikte cezası ağırlaştırılmış müebbete dönüştü ve o günden bugüne geçen çeyrek asır içinde terör örgütü lideri kimliği nihayetinde devlet için de kurucu lider kimliğine evrildi.

Bugün İslami referanslarla iktidara gelen bir politikanın ülkücülerle bir olup devlet adına masaya oturduğu, birlikte yasa yaptığı, gelecek planladığı bir ülkenin etkili ve güçlü siyasi figürlerinden biri…

Onlar baş başa verip terörle ilgili tartışmalı bir çerçeve yasa hazırlıyorlar ve o yasa Özgür Özel’den de evet onayı alarak meclisten geçiyor.

Ve biz tıpkı Ecevit gibi anlamıyoruz…

Mevcut anayasayı tanımayan, tüm yasal hakların üzerinden silindirle geçerek muhaliflerini içeri tıkan, hukuk yoluyla halkın farklı hayat tarzlarını kontrol etmek üzere gözdağı amaçlı seri tutuklamalarla çeşitli karşı devrim hamleleri yapan bir iktidar iradesinin bu hengamede “iyi” de bir şey yapma olasılığı hiç mi yok, az mı var, varsa var mıdır ya da varsa bile aslında yok mudur… hiçbir şey anlamıyoruz.

Ve kalakalıyoruz.

Çerçeve yasaya evet diyen Özgür Özel’e hayal kırıklıkları ve göz yaşlarıyla karışık öfke mi kusacağız, yoksa “Vardır bir bildiği” deyip yine omuzlarımızda mı taşıyacağız?

Yıllardır büyük bir varoluş savaşıyla birlikte ağır kayıplar veren, acılar çeken Kürt halkı sonunda karşısında resmi bir muhatap buldu diye onlar adına sevinecek miyiz yoksa bu iktidar kim bilir yine ne dolaplar çeviriyor diyerek barış umuduna tamamen sırtımızı mı döneceğiz?

Devlet nezdinde artık saygın sıfatlarla anılan Öcalan’la hapishanede nicedir terör örgütü propagandası suçlamasıyla esir tutulan Demirtaş’ı karşılıklı kefelere koydukça karışan aklımızı nasıl başımıza toplayacağız?

Barış anlamı muhteşem bir kelime. Ve tüm muhteşem anlamlı kelimeler gibi varlığı anlamı dehşet verici başka bir kelimeye göbekten bağlı. Karşıtıyla var olan bir kavram. Barış istemek için önce savaş çıkartmak gerekiyor. Savaşı bitirmek için barış imzalamak. Barışa zeval geldiği anda savaş çıkaracak kadar tetikte olmak. Ve yeniden barış istemek ve birden cayıp savaşa girmek. Yani barış denilen süreç iki savaş arası, savaş denilen de iki barış arası biri kara biri beyaz kısa birer nefes arası.

Savaşların neden çıktığı ve nasıl bittiği tarihe hiçbir zaman tüm gerçekliğiyle kaydedilmez. Hele savaş süreçlerinin nasıl işlediği, kimlerin neleri desteklediği, tarafların üstünlük sağlamak için ne gibi fırsatları değerlendirdiği ne gibi tavizler verdiği rasyonel bir yaklaşımla analiz edilmez.

Halkları barışla heyecanlandırmaya ya da savaşla yıldırmaya mutla umutsuzluk, hayalle hayal kırıklığı yeter. Bu yetinme hali de savaş zenginlerini besler.

Hadi şimdi bir daha hep birlikte düşünelim:

Sahi Öcalan’ı neden bize vermişlerdi ve sahi şimdi biz kime ne vermekteyiz?

En zor soru da… biz aslında kimiz?

İlgili İçerikler