“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” deyimi, “Ya devletin başına geçeriz ya da bedenimizi kuzguna leş ederiz” anlamını taşır.
Bugünkü dille “Ya hep ya hiç” diye de yorumlanabilir “Ya zafer ya ölüm” diye de…
Kaybederse öleceği son derece tehditkâr bir mücadelenin aktörü olmak, insanı haliyle gözü kara kılar. İktidara “ölümüne” talip olan, aynı zamanda rakiplerini ve muhaliflerini de fiilen ya da mecazen öldürmeye terbiyeli olmak zorundadır.
O yüzden devlet, insanlığın içinden bir türlü çıkamadığı sıkıntılı bir meseledir.
Deyimdeki devlet aslında bugünkü devlet kavramından çok tahtı, iktidarı simgeler. Çağdaş politikalar devlet ve taht kavramlarını birbirinden uzaklaştıracak yığınla tedbir almış olsalar da iki kavram aralarında uzlaşırlar çünkü nihayetinde bugünkü devletler dünkü krallıkların, padişahlıkların öz evlatlarıdır.
Demokrasi idealize edilmiş haliyle ancak yasaların devletlerden güçlü olduğu yapılarda baş gösterebilir. Devletlerin yasalardan güçlü olduğu yapılarda ise demokrasinin başı bugün burada sıkça olduğu gibi kolayca ezilir.
Şimdi biz bu ülkede o zaten ufacık olan başın nasıl kolayca ezildiğini en sert haliyle tecrübe ediyoruz. Ve ne yasalar ne de devletlerle ilgili fazla bir itirazımız olmadığı için güvenilen dağlara yaz günü kar yağmasını çekirdek çitleyerek izliyoruz. Tek korkumuz, eğer bir gün bizim de başımız belaya girerse artık çekirdek çitleyemeyecek oluşumuz.
Etraflıca düşünmeden, kendilerine hileli altın tepsilerde sunulan her türlü umuda koşturarak gidenlerin dünyasında biteviye tekrarlanan hayal kırıklıkları da yenilgiler de “saflığa” dahil.
Bu ülkede yaşayan “saf” insanlar yıllarca din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasının ne anlama geldiğini idrak edemediler.
Üniversitelere kız öğrencilerin başlarını kapatarak girmesi meselesi siyasetin konusu mudur yoksa bireysel özgürlüklere yapılan bir baskı anlamı mı taşır? Bu sorunun doğru cevabını bulmayı beceremediler.
Apaçık ortada olan planlı bir karşı devrim sürecini deşifre etmenin din düşmanlığı, darbe düşkünlüğü olarak etiketlenmesi onlara makul geldi.
Laikliği, kadın özgürlüğünü, çağdaşlığı savunan dernekler, kişiler faşistlikle damgalanıp onlara duyulan güven bir anda alaşağı edilirken duruma kayıtsız kalmayı erdem bildiler.
Kafalar karışıktı.
12 Eylül darbecilerini yargılama vaadiyle başkanlık rejimine destek isteyen politikaların ülkeyi İslami referanslarla yönetmeye talip olduğu gerçeğine dönüp bakmayan gazetecilerin, aydınların, sanatçıların, akademisyenlerin “yanlış hesabı” ülkenin kaderini belirleyecek en önemli dönüşümün kolayca gerçekleşmesinde büyük rol oynadı, bunu bile tam olarak adlandıramadılar.
Bugün gelinen noktada kafalar karışık değil. Ortam da karışık değil. Net. Her şey çok net. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle birlikte yargıyı tekeline alan ve onu muhaliflerini şekillendirmek için bir silah olarak kullanan iktidar, sistematik bir biçimde hayalindeki rejimi inşaa ederken ayağına takılacak tüm çıkıntıları da hukuk yoluyla törpülüyor.
Hedefinde sadece laikler yok artık.
Kendisine muhalif olan herkesi, ideolojisiyle çatışan tüm fikirleri, inşaa etmeye çalıştığı zoraki ahlâka ters düşen her hareketi, mutlak iktidarına gölge düşüren tüm yaklaşımları hiç sektirmeden cezalandırıyor.
Bu ülke artık sadece laiklikte ısrar eden çağdaş insanlar için değil, iktidarın suyuna gitmeyen her kesimden insan için “onu öldürmek isteyenlerin” ülkesi.
Devletin ana ya da baba olmadığı, bu kavramın sadece niyeti ve sınırları çok net belirlenmiş denetlenebilir bir işletim sistemi olarak devreye sokulduğu bir dünya düzeni kurulmadıkça…
Kurtuluş yok, gerçekten de ya devlet başa ya kuzgun leşe…
Devlet kimin devleti, leş neyin leşi o da ayrı bir mesele.


