Sabah gazetesi yazarı Dilek Güngör, 7 Ekim tarihli “Foncular vergi cennetlerinden çıktı!” başlıklı yazısında, devam eden bir soruşturma kapsamında bazı kişi ve şirketlerin yurt dışındaki para ve hisse hareketlerini ele aldı. Yazıda Lüksemburg, İsviçre, Londra, Dubai, Seyşeller ve Britanya Virjin Adaları gibi farklı merkezlere uzanan para hareketleri ve offshore bağlantılarından söz ediliyor.
Soruşturmanın adli boyutu elbette ayrı bir konu. Ayrıca yurt dışında şirket, hesap ya da yatırım sahibi olmak tek başına hukuka aykırılık anlamına gelmez. Ancak yazıda adı geçen ülkeler ve bölgeler, bir süredir üzerinde durduğum önemli bir vergi hukuku sorununu yeniden gündeme getirdi.
Türkiye’de vergi cennetlerine yönelik bir kanun hükmü yaklaşık 20 yıldır yürürlükte. Ancak bu hükmün uygulanabilmesi için gerekli ülke listesi hâlâ ilan edilmiş değil.
Vergi cennetlerine ilişkin hüküm var ama uygulanmıyor
Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 30’uncu maddesinin 7’nci fıkrasında, kazancın elde edildiği ülke vergi sisteminin Türk vergi sisteminin yarattığı vergilendirme kapasitesi ile aynı düzeyde bir vergilendirme imkânı sağlayıp sağlamadığı ve bilgi değişimi hususu dikkate alınarak Cumhurbaşkanınca ilan edilecek ülkelerde yerleşik veya faaliyette bulunan kurumlara yapılan bazı ödemeler üzerinden yüzde 30 oranında vergi kesintisi yapılması öngörülüyor.
Yetki geçmişte Bakanlar Kurulu’na aitti; hükümet sistemi değişikliğiyle birlikte Cumhurbaşkanı’na geçti.
Ancak düzenlemenin uygulanması için gerekli olan ülke listesi bugüne kadar yayımlanmadı.
Bu nedenle kanunda açıkça öngörülen yüzde 30’luk stopaj mekanizması fiilen uygulanamıyor. Başka bir ifadeyle, 5520 sayılı Kanun yürürlükte olmasına rağmen kanunun öngördüğü mekanizmanın çalışması için gerekli işlem yaklaşık 20 yıldır yapılmıyor.
Sorunun özü de budur.
Vergi cennetleri yeni bir mesele değil
Vergi cenneti kavramı 1950’lerden beri hem akademik alanda hem de uluslararası vergi tartışmalarında kullanılıyor. Üzerinde tam bir tanım birliği bulunmasa da genel olarak hiç vergilendirme yapılmayan veya çok düşük oranlarda vergilendirme yapılan, bilgi paylaşımı ve şeffaflık düzeyi düşük, kazançla bağlantılı gerçek ekonomik faaliyetlerin sınırlı olduğu yerleri ifade ediyor.
OECD de vergi cennetlerini tek bir tanımla açıklamak yerine; çok düşük oranlı ya da hiç vergi olmaması, şeffaflığın yetersizliği, etkin bilgi alışverişinin bulunmaması ve gerçek ekonomik faaliyetin olmaması gibi özellikler üzerinden değerlendirmiştir.
Uluslararası alanda bu merkezler için “offshore” ya da “kıyı ötesi finans merkezleri” ifadeleri de kullanılmaktadır. Başlangıçta özellikle Karayipler’deki ada ülkeleriyle özdeşleşen offshore kavramı zamanla coğrafi anlamını aşmış ve düşük vergilendirme ile çeşitli finansal avantajlar sağlayan merkezleri ifade eder hâle gelmiştir.
İrlanda, Bermuda, Lüksemburg, İsviçre, Monaco, Virgin Adaları, Man Adası, Cayman Adaları, Malta, Seyşeller, Bahreyn, Mauritius ve Jersey gibi birçok ülke ve bölge yıllardır bu tartışmaların içinde yer alıyor.
2016’da Panama Belgeleri, 2017’de ise Cennet Belgeleri olarak bilinen büyük veri sızıntıları, offshore merkezlerde kurulan şirketlerin ve tutulan varlıkların büyüklüğünü bütün dünyaya gösterdi. Bunun ardından OECD başta olmak üzere uluslararası kuruluşlar vergi matrahının aşındırılması, kâr aktarımı, bilgi değişimi ve vergi şeffaflığı konusunda çeşitli düzenlemeler geliştirdi.
Dolayısıyla bugün ortaya çıkan offshore bağlantıları yeni bir olgu değil. Yeni olmayan bir başka husus da Türkiye’nin buna ilişkin hukuki aracının uzun süredir kanunda bulunmasıdır.
Türkiye açısından sorun listenin yayımlanmamasıdır
Kurumlar Vergisi Kanunu m.30/7 tam da bu noktada önem taşıyor.
Kanun koyucu, belirli ülkelere yapılan ödemeler bakımından yüzde 30 oranında stopaj öngörerek düşük vergili ve yeterli bilgi değişiminin bulunmadığı ülkelere yönelik özel bir vergisel mekanizma oluşturmuş durumda.
Ancak bu mekanizmanın çalışabilmesi için ilgili ülkelerin Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmesi gerekiyor.
Liste yayımlanmadığı sürece hüküm fiilen uygulanamıyor.
Böylece kanunda bulunan bir düzenleme, uygulama şartının yerine getirilmemesi nedeniyle yaklaşık 20 yıldır askıda kalıyor.
Bugün offshore merkezlere yapılan para transferleri yeniden kamuoyunun gündemine gelirken meselenin bu tarafının gözden kaçırılmaması gerekir. Türkiye’nin böyle durumlar karşısında hiçbir hukuki aracının bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Aksine, araç kanunda bulunmaktadır; ancak çalıştırılmamaktadır.
Bunun Hazine açısından sonucu bilinmiyor
Ülke listesinin yaklaşık 20 yıldır yayımlanmamasının yalnızca hukuki değil, mali bir sonucu da bulunmaktadır.
Bu süre içerisinde söz konusu nitelikteki ülke ve bölgelere Türkiye’den yapılan ödemelerin toplam büyüklüğü ile KVK m.30/7’deki mekanizma uygulanmış olsaydı tahsil edilebilecek verginin miktarı kamuoyu tarafından bilinmiyor.
Dolayısıyla uygulanmayan stopajın Hazine açısından ortaya çıkardığı potansiyel vergi kaybının büyüklüğü de bilinmiyor.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın bu konuda ayrıntılı bir etki analizi hazırlaması gerekir. Yaklaşık 20 yıllık dönemde düşük vergili veya şeffaflık düzeyi yetersiz ülkelere yapılan ödemelerin büyüklüğü, bunların ne kadarının KVK m.30/7 kapsamında değerlendirilebileceği ve hükmün uygulanmamasının mali etkisi ortaya konulmalıdır.
Bu yalnızca teknik bir vergi hukuku meselesi değildir. Aynı zamanda kamu maliyesinde şeffaflık meselesidir.
Bir de vergi adaleti meselesi var
Konunun belki de en önemli tarafı burada başlıyor. Türkiye’de bütçe gelirlerini artırmak gerektiğinde tüketim üzerinden alınan vergilere başvurmak oldukça kolaydır. KDV ve ÖTV yoluyla milyonlarca kişinin tüketimi üzerinden vergi tahsil edilir. Ücretlinin vergisi ise daha ücret eline geçmeden kaynağında kesilir.
Buna karşılık uluslararası sermaye hareketleri ve düşük vergili ülkelere yönelen ödemeler bakımından kanunda mevcut olan bir vergilendirme aracının yaklaşık 20 yıldır kullanılmaması ciddi bir çelişki yaratmaktadır.
Vergi politikası yalnızca tahsil edilmesi kolay olan vergiler üzerinden yürütülemez.
Dar ve sabit gelirlilerin tüketimi üzerinden alınan vergilerle bütçe gelirlerini artırırken, kazanç ve sermayeye ilişkin mevcut vergisel araçların da etkin biçimde kullanılması gerekir.
Üstelik burada yeni bir vergi ihdas edilmesinden söz edilmiyor.
Vergi zaten kanunda var.
Oranı da belli: yüzde 30.
Eksik olan, kanunun uygulanabilmesi için gerekli ülke listesidir.
Son tahlilde
Dilek Güngör’ün yazısında gündeme gelen offshore bağlantılar, vergi cennetleri meselesinin Türkiye açısından yalnızca uluslararası bir tartışma olmadığını bir kez daha gösteriyor.
Kurumlar Vergisi Kanunu m.30/7 yaklaşık yirmi yıldır yürürlükte olmasına rağmen uygulanabilmesi için gerekli ülke listesinin ilan edilmemesi, kanunda öngörülen bir vergilendirme mekanizmasını fiilen devre dışı bırakmış durumda.
Bunun Hazine açısından ortaya çıkardığı sonuç ise bilinmiyor. Vergi cenneti niteliğindeki ülke ve bölgelere yapılan ödemelerin hacmi, uygulanmayan stopajın mali etkisi ve potansiyel vergi kaybı şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır.
Vergi politikası yalnızca gelir toplama meselesi değildir; aynı zamanda adalet meselesidir.
Tüketim üzerinden alınan vergilerle bütçeyi ayakta tutmak kolaydır. Ücretlinin vergisini kaynağında kesmek de kolaydır. Ancak kazancın ve sermayenin de etkin ve adil biçimde vergilendirilmesi gerekir.
Vergi cennetleri bugün yeniden gündemde.
Oysa Türkiye açısından asıl sorun yeni değil: Kanun yaklaşık yirmi yıldır var, fakat kanunun uygulanması için gerekli liste hâlâ yok.


