Berlin’de Gazze soykırımını dillendiren Emin Alper: İslamcı aydınlar da kendi ülkelerindeki hak ihlallerine karşı ses çıkarsa keşke

Berlin’de Gazze soykırımını dillendiren Emin Alper: İslamcı aydınlar da kendi ülkelerindeki hak ihlallerine karşı ses çıkarsa keşke

"Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu olduklarından beri bilirler. Bizim bu konuda ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese ve sadece Müslüman dünyadaki hak ihlallerine değil önce kendi ülkelerindeki hem Kürtlerin hem Türklerin yaşadığı hak ihlallerine ses çıkarabilselerdi…"

Berlin’de Gazze soykırımını dillendiren Emin Alper: İslamcı aydınlar da kendi ülkelerindeki hak ihlallerine karşı ses çıkarsa keşke
Emin Alper

Emin Alper filmlerinde ‘öteki’ni, ötekileştirileni cesurca ortaya koyan, hikâyenin geçtiği mekan ve durumun, oradaki kahramanlarının yanı sıra siyasal duruşunu, dilini de aktarmaktan geri durmayan bir yönetmen. ‘Tepenin Ardı’ ndan ‘Kurak Günler’e filmleriyle Türkiye’de de dünyada da ilgi görmüş bir isim. Son filmi Kurtuluş’un ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nde yaptığı konuşmaya çok atıf yapılıyor. Başta Batı ülkeleri dünyanın çoğunun uzun süre görmezden geldiği Gazze ile ilgili soykırım tespitini orada yaptığı konuşmayla kayıtlara geçirdi: Bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz, Filistinlileri yüzüstü bıraktık’…Emin Alper haklar konusunda eleştirisini-sözlerini hiç esirgememiş bir isim. Bunları dile getirdiğinde ‘İslamcı aydınların’ ‘bizi Batı’ya şikâyet ediyorsunuz ama Batı’nın ikiyüzlülüğünü seslendirmiyorsunuz’ tezlerine atıf yaptıklarını hatırlatarak bir tespitte bulunuyor:  Kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar sadece Müslüman dünyadaki hak ihlallerine değil önce ülkedeki, kendi ülkelerindeki hem Kürtlerin hem Türklerin maruz kaldığı hak ihlallerine ses çıkarabilseler…

Emin Alper ile Berlin’den döner dönmez görüşüp bu söyleşiyi yaptım. Şu cümlesini de ekleyerek sizi söyleşi ile baş başa bırakıyorum:

"Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hale geldik. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hale geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hale geldik."

Emin Alper ve Murat Sabuncu
- Bu yıl 76'ncısı düzenlenen Berlin Uluslararası Film Festivali, diğer adıyla Berlinale, Gazze tartışmalarıyla anılacak. Açılış gecesinde jüri başkanı Alman yönetmen Wim Wenders'in bir soru üzerine Gazze ile ilgili verdiği cevabın "sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız" sözleri de pek çok eleştiri aldı. Siz hem filminiz sonrası hem de basın toplantısında ‘bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz, Filistinlileri yüzüstü bıraktık’ dediniz. Bu konuşmadan sonra neler yaşandı?

2024’ten beri zaten gözler Berlinale üzerinde biraz. Her ne kadar Berlinale kısmen özerk bir yapı olsa da Alman hükümetinin finansal desteğini alıyor ve onun açık baskısı altında. Bunu bizzat gözlemledim ben. Yani aslında Berlinale yöneticileri çok daha bu konuda açık fikirli olmalarına rağmen dengeleri gözetmeye çalışıyorlar. Alman hükümetinin baskısına maruz kalıyorlar. Bu yüzden de 2024’ten beri çeşitli boykot çağrıları oldu. Biz de bunu yakından takip ediyorduk. Şimdi 2026’ya geldiğimizde şöyle bir karar verdik. Berlinale konusunda boykot çağrısı yapan belli başlı kurumlara baktık. Bunların en önemlisi  Film Workers on Palestine ve Palestine Film Institute adlı iki oluşum. Bunlar  Filistinli sinemacıların sesini duyurmaya çalışan Instagram sayfaları ve 2026 için şöyle bir çağrı yaptılar; ‘boykotu tabii ki destekliyoruz ve tavsiye ediyoruz. Ama boykot yapmayan sinemacılar da gitsinler orada bizim sesimiz olsunlar’ dediler. Yani bu konudaki en yüksek ahlaki otoriteye sahip kurumların sinemacılara çizdiği tek bir muhalefet yolu yok. Ya gitmeyin ya da gidin ama konuşun diyorlar. Sonuç olarak biz de şöyle bir karar verdik. Bizim Berlinale’ye film göndermememizin hiçbir etkisi olmayacaktı. Bunu yaparsak kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Dolayısıyla gidip orada politik olduğuna inandığımız filmi gösterelim, bizzat bu konuyla ilgili olduğunu düşündüğümüz filmi bir politik duruş olarak sergileyelim ve orada lafımızı söyleyelim dedik. Bu kararımızı zaten en başından beri almıştık. Daha sonra süreçte Wenders açıklamasıyla iş biraz daha kızıştı. Dolayısıyla bizim kararlılığımız daha da arttı. Wenders’in söylediğine onun sözüne karşılık bizim de sözümüz olduğunu, bizim de söz hakkımızı kullanmamız gerektiğini söyleyerek hem basın toplantısında uzun uzadıya Gazze’deki soykırımdan bahsettim. Hem de filmden sonra bu konuda hazırladığım metni okudum.

Şu noktanın altını bir kez daha çizeyim. Boykot ancak güçlü bir irade ortaya konulduğunda, iyi hazırlandığında ve kolektif bir biçimde yapıldığında anlamlı ve etkili bir mücadele yöntemi. Böyle bir kolektif irade 2024’ten beri Berlin’de oluşmadı. Bunun oluşması için de yapılması gereken şey sinemacıların bir araya gelmesi, bir metin imzalaması, tartışması, konuşması ve büyük bir çağrıyla çıkmasıydı. Maalesef bu yapılamadı, yapılması da kolay gözükmüyor. Dünyanın dört bir köşesinden gelen, farklı siyasi görüşteki sinemacıları bir araya getirmek, böyle bir irade oluşturmak çok zor. O zaman geriye bir bireysel protesto hareketi olarak katılmamak kalıyor. Söylediğim gibi etkisiz bir bireysel katılmama inisiyatifi kullanmak yerine biz orayı bir kürsü olarak kullanmayı tercih ettik.

- Bu dönem sanatını konuşurken, tartışırken nasıl bir yorumla bakacağımızı da sizden duymak isterim. Çoğunlukla ötekini görmezden gelen, dönemine, gerçeklere değil de daha çok güce ya da gücün gösterdiği alana bakan gören bir şey. Bunu şundan dolayı soruyorum. Mesela aynı festival başkanı Wenders o festivalin siyasal gücü ve siyasallaşmasının önemini vurgulayan bir konuşma yapmıştı birkaç sene evvel. Ama bu sene baktığınız zaman belli bir güç dengesine göre kuruyor cümlelerini. O güç dengesinin bir yerinde Almanya var, Amerika var, İsrail var. Bir tarafta daha az sesi duyulabilen bir halk var. Dolayısıyla bu sanatın, festivalin ya da sanatçının olduğu durumu nasıl tarif edeceğiz?

Bence Wenders’in durumu biraz özel bir durum gerçekten. Onu biraz Almanlıkla açıklamak gerekiyor. Wenders geçmişte politik de işler yapmış ve geçmişte “sinema politiktir” türünde önermelerde de bulunmuş bir isim. Bugün bu yaptığını gerçekten Almanlıktan başka hiçbir şey açıklayamaz. Çünkü Wenders Almanya'da çok saygı gören bir insan ve lafları iktidara göre pozisyon almakla falan da tam açıklanamaz. Bu gerçekten onun da belli ki muzdarip olduğu bir Alman hastalığı. Bu tarihsel suçluluk psikozu diyeceğim bir şey. Yasalara da dönüşmüş. Yani Alman yasalarında İsrail’i korumak bir yasal görev. Antisemitizm yasaları zaten çok katı. Ve bu durum yasal düzenlemenin ötesinde neredeyse millî kimliğin bir parçası olmuş durumda. Bugün Alman millî kimliğini dört beş maddede sayacak olursanız onlardan bir tanesinin de Holokost konusunda suçluluk duymak ve İsrail’i ne olursa olsun desteklemek olduğunu söylerim. Dolayısıyla bunu dönüştürmek o kadar zor ki. Bu çok zaman alacak bir şey. Nasıl Almanya'nın Nazi soykırımıyla yüzleşmesi, 1945’te başlayan bir süreç olarak 1970’lere kadar sürdü. Belki bunun da geçmesi yıllar sürecek. Wenders’inki de bu aslına bakarsanız. Yani mesela Claudia Roth’u da hatırlar mısınız bilmiyorum. 2024’te kendisini çok zor duruma düşüren açıklamalar yapmıştı. Claudia Roth’u da az çok bilen birisi olarak söylüyorum. No Other’s Land belgeseli, Berlinale’de belgesel ödülü aldığı zaman ‘ben İsrailliyi alkışladım Filistinliyi alkışlamadım’ gibi korkunç bir açıklama yapmıştı. Ama onun da çeşitli kaynaklardan çok ağır baskı altında olduğunu gördüm, duydum. Yani Alman kamuoyundan gelen yoğun bir baskı var. Eskiye nazaran yine de bu konuda sınırlı bir değişim oldu özellikle son üç senede. Ama hâlâ dediğim gibi Alman kültürünün bir parçası olmuş bir antisemitizm paranoyası var ve bundan kurtulmaları gerçekten zaman ve mücadele gerektirecek.

- Ama yine de yaşananlara sessiz kalabilmek ya da bunun ifade edilmesine karşı gelebilmek, bunun geçiştirilmesi izah edilemez geliyor bana.

 Doğru söylüyorsunuz. Bizde de Ermeni soykırım konusuna bakın mesela. Yani biz de Ermeni soykırımı konusunda ağır bir hava var. Ama bir sürü aydın, sanatçı çıkıp “hayır soykırım olmuştur” diyebiliyor. Yani sonuçta Wenders’in de bu kadar ağır bir tabu konusunda konuşmasını beklemek tabii ki hakkımız. Ama sadece bunun bir Alman hastalığı olduğunu vurgulamak istedim bir iktidarın yanında pozisyon alma çabasından ziyade.

- 2023’de Hrant Dink anmasında bir konuşmanız var sizin. Orada insanlığın hikayesinin değişmek zorunda olduğundan ve düşmanlaştırmalara karşı masum insanlara karşı, kışkırtanlara dur demekten bahsediyorsunuz. ‘Nefretin sadece bizi değil seni de bitiriyor dediğiniz’ bir cümle var orada. Şimdi dünyanın her tarafında aslında popülist liderler tarafından bir şekilde kışkırtılan bir nefret var, dinsel, kimliksel ve pek çok alanda. Bunun önündeki herhalde en önemli duruş noktalarından bir tanesi sanat. Yani sanat yoluyla insanlara birlikteliği, bir arada olmayı, durmayı da göstermek gerekiyor. O yüzden özellikle ben bunu sorguluyorum. Yani hani sanat da, sanatçı da  uyarsa bu işe, bu işin bir noktasında olursa onu görmezden gelirse olayın boyutları büyüyecek diye. Özellikle bunu söylüyorum.

Tabii ki yani sanatçılar, akademisyenler, bilim insanları, entelektüeller konuşmazsa bunu kim konuşacak?

- Peki sinema yani sizin sinemanız da başta olmak üzere halkların dayanışmasına bir alan açma noktasında önemli bir araç mıdır, unsur mudur?

Tabii ki öyle ama mütevazılığı elden bırakmadan. Yani tek başına bir film değil ama birçok film, bir dizi sanatçı, onların bir arada duruşu çok şey değiştirebilir. Bizim yapabileceğimiz bu anlamda küçük bir katkı, duvara küçük bir tuğla. Ama bu iş gerçekten kolektif bir iş, hep birlikte yapılırsa ses getirecek bir iş.

- Konuşmanız ile Gazze’deki soykırımı dile getirdikten sonra nasıl tepkiler aldınız? Hem sanat camiasından hem diğer çevrelerden Gazze ile ilgili çerçeveden sonra?

Geneli çok olumlu tabii ki. Çok duygusal tepkiler aldık. Özellikle orada yaşayan muhalif Almanlardan “sonunda birileri konuştu” tarzında  gelip sarılanlar falan oldu. Bir grup tabii ki eleştirmeyi sürdürdü. Yani onlar niye gidiyorsunuz diye eleştiriyorlardı. Konuştuktan sonra da gitmemeliydiniz diye eleştirmeye devam ettiler. Oysa dediğim gibi gitmemenin çok daha cılız bir politik etkisi olurdu.

Bu arada festivale gittiğim ilk gün İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmini izledim. Bizi, ülkemizde yaşadığımız korkunç günleri anlatan çok cesur bir film. Son derece de politik. İyi ki film oradaydı ve iyi ki sadece ben değil binlerce Alman gördü diye düşündüm. Filmlerimizi birbirimize ve dünyaya sunduğumuz platformları bir mücadele alanına dönüştürmeden elimizin tersiyle itmek yapılabilecek en akılsızca davranış.

Bu arada küçük bir parantez: insanlar bu konudaki tek söz sahibinin yönetmen olduğuna dair yanlış bir kanıya sahipler. Filmimizin beş ortak yapımcısı var. Filme destek olan çok sayıda kurum var. Bir filmin arkasında onlarca insan var. Onların fikrini sormadan benim tek başıma bir karar almam mümkün değil. O yüzden zaten böyle festivallerde çok iyi bir örgütlenme, hazırlık ve çalışma yapmadan boykottan sonuç elde etmeniz mümkün değil.

- Berlin’deki konuşmanızda şöyle bir cümleniz var: Sadece kendimize ve dünya halklarına güvenmeliyiz, uyanık olmalıyız, birlikte ayağa kalkmalıyız ve değişimin gücü olmalıyız diyorsunuz. Burada biraz şunu da sormak istiyorum. İktidarlar ve iktidar mensupları değişik gerekçelerle ortak oldu, sessiz kaldı. Ama halkların tepkisi yeterli miydi? Acılara karşı kimlik, dil, ülke bazında seçici mi davranılıyor sizce?

Batı bazı konularda biliyorsunuz çok duyarlı. Bazı insan hakları ihlalleri konusunda son derece seçici davranıyor. Ama aynı şey Batı dışı dünya için de geçerli. Yani Çin, İran, Rusya, Türkiye hem sicilleri kötü hem de onlar da işlerine geldiği zaman hak ihlalinden bahsediyor. Türkiye'deki siyasetçiler her fırsatta Batı’nın ikiyüzlülüğünden bahsederler ama aynaya bakıp kendi ikiyüzlülükleriyle yüzleşmek istemezler. Bir yandan kendi vatandaşlarını baskı altında tutup dünyanın çeşitli yerlerinde ezilen halklar için güya hak savunuculuğuna soyunurlar. Bu dünyanın her yeri için hemen hemen geçerli. Dolayısıyla gerçekten dünyada güvenebileceğimiz, ezilen halklarla dayanışma içerisinde olan insanlardan, halklardan başka, güvenebileceğimiz kimse yok. Tabii ki çok zor bir şey halkların örgütlenmesi. Yani devletlerin örgütlenmesinden, devletlerin bir araya gelmesinden çok daha zor. Devletlerin bir kere çok daha güçlü yaptırımları var. Bizim elimiz çok daha zayıf. Ama yine de çok şey yapabiliriz ve yapıyoruz da. Bu arada ben Gazze’deki soykırımın durdurulmasında dünya kamuoyunun etkili olduğunu düşünüyorum. Bu konuda hiç karamsar değilim. Yani Amerika Birleşik Devletleri’ne ve Trump’a kalsa ne delilikler yapabileceğini zaten kendi açıklamalarından takip ediyoruz. Düpedüz bir etnik temizlik operasyonunu bir Riviera yaratma hayaliyle allayıp pullayarak, bize bir proje olarak satmaya çalıştı. Fakat her geçen gün artan itirazlar, hem Avrupa'dan yükselen protesto sesleri yavaş yavaş Avrupalı siyasetçileri dönüştürmeye başladı. İspanya öncülük yaptı, sonra Macron, sonra Almanya bile silah satmayacağını duyurdu artık. Ve en sonunda Amerikan kamuoyundaki dönüşüm, sürekli yapılan kamuoyu yoklamaları ve kamuoyunun artık İsrail aleyhine dönmeye başladığını gösterdikten sonra Trump da nihaî adımını attı ve orada artık bir ateşkesi zorladı. Benzer bir şeyi bence birkaç hafta önce Rojava’da da gördük. Güçlü kamuoyu tepkisi hem Batı’da hem Türkiye'de hem Türkiyeli Kürtlerin tepkisi, Türkiye'nin tavrını yumuşattı. Dolayısıyla protestoların kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Siyasetçiler ne zaman oy kaybedeceklerini anlarlar, ne zaman ahlaki meşruiyetlerini kaybedeceklerini anlarlar, bu konuda harekete geçmeye başlarlar. Yoksa bu iş onlara bırakılamayacak kadar ciddi meseleler.

- Çünkü yine siz diyorsunuz ki ‘öyle bir dünyada yaşıyoruz ki insanlar dengesiz, tutarsız kişileri seçiyorlar, seçebiliyorlar’. Herhalde Trump da bunların başındakilerden bir tanesi. Çünkü yetkisini anayasa ya da mahkemeyle değil ahlakiyle sınırladığını söylüyor biliyorsunuz. Ve dolayısıyla bu liderleri bir noktaya çekebilecek halkların güçleri var diye düşünüyorsunuz.

Kesinlikle. Bu arada tam da bizim filmimiz Kurtuluş bunu anlatıyor. O yüzden bu cümleleri kurdum. Bizim filmimizin hikayesi biraz bununla da ilgili. Ama evet, Trump gibi son derece narsist, dengesiz tam da dediğiniz gibi kendisinden başka hiçbir şeyin onu durdurmayacağını iddia eden insanı bile aslında durdurabiliyoruz. Bir kere Minneapolis’te artık geri adım atmak zorunda kaldı ve artık ilk kez Trump geri adım attı dedik. Bu arada bu ilk kez açık geri adım atışı. Yoksa sessiz geri adım atıyor. Mesela Grönland’da da geri adım attı. Sessiz sessiz geçiştiriyor. Ve bunlara geri adım attıran gerçekten de ortak tepkiler. Mesela Grönland’da da herkes başta Avrupalılar dedi ki tabirimi bağışlayın ‘yalakalık yapmayı bırakın dik durun bu adamın karşısında’ dedi ve ne zaman ki Avrupalılar dik durmaya başladı Grönland’da geri adım atmaya başladı. Yani bu tip liderlerin anlayacağı iki şey var. Ya gerçekten karşısında dik duracaksınız ve ciddi bir maliyetle onları yüz yüze bırakacaksınız ya da ‘içeride oy kaybedeceksin ve bir daha iktidara gelemeyeceksin’in işaretlerini vereceksiniz.

- Grönland’da Avrupa etkisiyle tavır değişmiş gözüküyor. Şimdi İran’a karşı bir savaş beklentisi var ve pek ihtimal olacak o savaş da. İran’daki rejimin yaptıklarını biliyoruz, orada yaşayanlara, baskıları, zulmü. Ama bir taraftan da dünyanın öbür tarafından gelip bir ülkenin pek muhtemel yine kendi çıkarları etrafında şekilleyeceği bir düzen değişikliğini sağlayacak olması da problemli değil mi?

Bunlar her zaman gerçekten cevap vermesi çok zor konular. Pusulamızın yine halklar olduğunu söyleyeceğim. Yani İranlılar ne düşünüyor, İran halkı ne düşünüyor? Ona bakmamız lazım. Çünkü bazen birtakım jeopolitik hesapların halkların isteklerinin ve çıkarlarının önüne geçtiğini görüyoruz. Yani sanki satranç tahtasında işte Amerika'nın bir mevzi kaybetmesi bazıları için halkların refahından daha önemliymiş gibi gözüküyor. Burada gerçekten bakmamız gereken İran halkı ne diyor, onlar ne arzu ediyor? Onları bilmek ve onlara kürsüyü bırakmak çok önemli. Tabii ki böyle bir müdahalenin hem kabul edilmesi zor çok yanı var ve hem de çok büyük felaketlerle sonuçlanma riski var; ama o rejime de bir gün tahammül edilemez. Yani halkına acımasızca kıyan, binlerce insanı birkaç gün içiresinde öldüren bir rejime de tahammül etmek zor. Dediğim gibi yine halkların dayanışması belirleyici olacak ve İran’da yaşayanların kendi ülkeleri için ne istediklerinin özgürce ifadesi pusulamızı belirleyecek.

- Berlin’de ilk gösterimini yaptığınız Kurtuluş filmini konuşalım biraz da. Siz öteki üzerine çok düşünen, filmlerinizde göndermeler yapan birisisiniz. Türkiye'de çok uzun süre ki hala da öyle Kürtler ötekileştirilmeye çalışıldı. Son dönemde Kürt sorununun çözümü için düşüncelerin, çalışmaların olduğu bir süreç de yaşanıyor. Sizin filminizde bir korucu köyüyle diğer köy arasında geçen gerilim anlatılıyor. Elbette çok spoiler vermeden filmden bahseder misiniz?

Filmimizin hikayesi aslında 2009 yılında gerçekleşmiş Bilge Köyü katliamından hareket ediyor. Filmin iki boyutu var. Bir tanesi tabii ki lokal boyutu. Koruculuk meselesinin yol açtığı korkunç sonuçları küçük bir köy örneğinden ele alıyor. Ama hikayenin ikinci bir boyutu da var. O da şu sorunun peşinden gidiyor. Yani nasıl olur da bir grup insan bu kadar radikalleşip canavarlaşabilir? Bu kadar kötücül bir eylemi rahatlıkla işleyebilir? Bu sorunun cevabını aramanın benim için çok önemi var. Aslında bu hikayenin dünyaya ve tarihe açılan kısmı da bu. Çünkü bu dünyada işlenen katliamların, soykırımların küçük bir mikro ölçekte yeniden canlandırılması anlamına geliyordu bu soruların sorulması benim için. Ben bu yüzden bu filmi çektim. Dolayısıyla bu iki düzeyi birbirinden ayıramam. Ondan öte tabii ki Kürt meselesi konusunda yıllarca bu ülkenin aydınları olarak barışçıl, demokratik bir çözüm için mücadele ettik. Herkes kendi çabası ölçeğinde bir şeyler yaptı. Ben mesela ‘Barış Akademisyeni’ olduğum için KHK tehlikesi ile karşı karşıya kaldım, bir ceza aldık Anayasa Mahkemesi’nden döndü. Bakanlık fonları o dönemden bugüne bize kapatıldı. Ve çok çeşitli yerlerden eleştiriler almak pahasına bu ülkede daha önce gerçekleştirilmiş, gerçekleştirilmeye çalışılmış açılımları da destekledik. Ama çok büyük hayal kırıklıklarıyla sonuçlandı bu süreçler. Şu son yaşadığımız dönemin gerçekten barışla sonuçlanması çok arzu ettiğim bir şey. Çok büyük bir güvensizlik vardı sürece yönelik. Hatta işte geçen haftalarda Rojava konusuyla birlikte bunun artık sona ereceğine dair bir umutsuzluğa da kapıldık. Neyse ki süreç bir şekilde devam ediyor. Ama bu sürecin gerçekten tam anlamıyla kazanımla sonuçlanabilmesi için bir kere AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, hapisteki Kürtlerin, bütün Kürt siyasetçilerinin dışarı çıkması ve gerçekten başta Kürtler olmak üzere bütün toplumsal muhalefetin önündeki muhalefet kanallarının açılması gerekiyor. Bunun herhangi bir taraf için bir tür yenilgi olarak değil bütün tarafların kazanımıyla sonuçlanmış bir barış olarak tarihe geçmesi için bunun yapılması gerekiyor ve şu anda yapmamız gereken de bunun için mücadele etmek.

Kurtuluş filminden bir kare

- Yani bunu sadece iktidarın bir alanı  olarak görmeyip herkesin bir şekilde bunu bir yerinde olup sonuca götürmeye çalışması gerekir diyorsunuz? 

Zaten bütün güvensizlik buradan kaynaklanıyordu en baştan itibaren. Bunun iktidarın iktidar süresini uzatmak için gerçekleştirdiği bir manevra hamlesi olduğu düşünülüyordu. İşin bu tarafını hiçbir zaman ihmal etmemek de lazım. Bu her zaman için çok ciddi bir tehlike. Ama yine bu işi en başından beri konuştuğumuz gibi iktidarın oyun alanından çıkarıp bizlerin halkın söz söyleyebileceği bir alana taşımamız gerekiyor.

- Filminizde ana merkez Kürt köyleri. Kürtçe film mi bu yoksa Türkçe mi?

Türkçe ağırlıklı ama karakterler elbette yer yer Kürtçe de konuşuyorlar.

- Şundan dolayı söyledim. Yani tamamen Kürtçe düşünülebilir miydi?

Ben Kürtçe bilmediğim için bunu yapmam çok zordu. Çünkü yönetmenlik özellikle oyuncu yönetimi demek konuşmaya hâkim olmak, tonlamaya hâkim olmak demek. Diyalog gerçekçi mi değil mi bunu bilmek demek. Biz bunu çok çalışıyoruz Türkçe diyaloglarla da, diyalog kulağınıza kitabi mi geliyor gerçekçi mi geliyor? Nasıl bir aksanla nasıl bir şiveyle söyleniyor. Dolayısıyla hiç bilmediğim bir dilde film çekmem imkansızdı. Bir de zaten o bölgeye gittiğimiz zaman şunu da görüyoruz, yani köylülerin realitesinin önemli bir kısmı da zaten böyle. Yani günlük hayat yarı Türkçe yarı Kürtçeye dönmüş durumda. O anlamda realiteye çok aykırı değil filmdeki.

- 21 Şubat yani söyleşinin yayınlanacağı gün ‘anadil günü’. Son dönemde yumuşama da olsa uzun süre Kürtçe üzerinde baskı vardı. 

Zaten Kürt dilinin görünmezliğini kırmak için ben kendi filmimde neredeyse dörtte bir oranında Kürtçe kullanımı yaptım. Tam da amacım bunu kırmaktı. Yani haklı bir eleştiri olurdu böyle bir köyde hiç Kürtçe kullanılmaması. Kürtçenin yok sayılması pratiğine benim de ortak olmam anlamına gelebilirdi. Dolayısıyla bu nedenle filmde elimizden geldiğince Kürtçe kullandık. Benim Kürtçe bilmemem engelini de şöyle aştım. Kürt oyuncularımız var. Oyuncu kadromuzun yarısından fazlası Kürt. Onlar Kürtçe biliyorlar. Bunun yanında danışmanlarımız vardı. Sinemacı arkadaşım Tayfur Aydın bana her noktada yardım etti. Yine oyuncularımızdan şive ve Kürtçe konusunda Selim Akgül başta olmak üzere çok ciddi yardım aldık. Tabii ki Kürt meselesinin temel sorunu bir kimlik ve dil inkarı. Kimlik inkarının en başta gelen özelliği zaten dil inkarı. Artık bu noktalarda çok daha ileri bir noktadayız tabii ki benim çocukluğumun geçtiği yıllara nazaran. Maalesef Kürtler sadece bu coğrafyada değil dört ayrı coğrafyada Irak, Suriye, İran’da aynı mücadeleyi veriyorlar. Dillerini kültürlerini kabul ettirme mücadelesini veriyorlar. Dolayısıyla Kürtlerin dilini tanımak, yaygınlaştırmak, konuşmalarını teşvik etmek bu anlamda bizim en temel görevlerimizden biri.

- Tekrar filmin hareket noktası Bilge Köyü’ne dönmek istiyorum. 2009 yılında yüzleri maskeli, kamuflaj giysileri olan kişiler meydanda süren düğüne uzun namlulu silahlar, bombalarla saldırmıştı. 44 kişi katledilmişti. Nasıl işlediniz bu konuyu?

Bilge Köyü meselesi bir hareket noktası. Onun dışında ne karakterler ne olayların gelişimi ve ne aileler arasındaki husumetin kaynağı gerçekten ziyade büyük ölçüde benim kurguladığım bir şey. Filmde geçen aşiret isimleri de tarikat da tamamen kurgu. Meseleyi biraz evrenselleştirirken takip etmek istediğim yollar vardı. Mesela iki kardeşin rekabeti, bir iktidar mücadelesi var köyde. Bunlar tamamen hikâyeyi evrenselleştirirken, hikâyeyi okurken “a bu şu liderin yükselişine benziyor, a bu falanca iktidarın yükselişine benziyor” dedirtecek bir global benzerlik yaratmak için hikâyeye koyduğum şeyler.

- Ama tabii başlangıç noktasının bile Bilge Köyü’ndeki katliam olması bir hafıza tazelemesi, bir yüzleşme. Çünkü Türkiye'nin en zorlandığı alanlardan bir tanesi de yüzleşme. Toplumsal yüzleşmelerden kaçıyor toplum, bunları inkâr ediyor.

 Kesinlikle öyle. Yani hem yüzleşme kültürümüz hem de memlekette sürekli o kadar hızlı o kadar kötü şeyler oluyor ki, bir önce yaşadığımız kötü şeyi çok çabuk unutuveriyoruz. Ben filmi yaparken de o kadar şaşırdım ki… Bilge Köyü dediğim zaman konuştuğum insanların neredeyse yarısı neydi o, hatırlamıyoruz falan dedi. Buna Kürt arkadaşlarımız da dahil. Ben hatırlatınca “ha evet ” diyenler oldu. Bazıları hiç hatırlayamadılar. Yani böyle bir olay nasıl unutulabilir? Ama bu sadece gerçekten bir yüzleşme eksikliği mi? Gerçekten memlekette o kadar travmatik şey yaşıyoruz ki art arda. Bir sonra gelen travmatik şey bir önceki travmatik olayı unutturuyor gibi galiba.

- Bir taraftan da Türkiye'de belki de hiç bitmeyen, hiç bitmesi istenmeyen bir seküler- muhafazakar kutuplaşması da var. Dizilerden siyasi dile gerekli görüldüğünde yeniden üretilmeye çalışılıyor ve bu dil vasıtasıyla da o siyasi gücün ya da oyun sürdürülmesi hedefleniyor. Bu da çok ciddi bir risk değil mi?

Öyle tabii. Birbirini anlayamayan birbiriyle konuşmayan iki toplumuz uzun süredir. Çok ironik mesela Yeni Şafak’ın hakkımda yaptığı olumsuz onlarca haber var. Gazze’deki konuşmayı alkışlayan bir haber yaptı geçen gün. İlk kez herhalde Yeni Şafak övücü bir haber yapıyor benimle ilgili. Bu ironik. Daha önce muhafazakar birtakım sinemacı arkadaşlar şöyle şeyler söylüyordu. Sürekli ‘bizi Batı’ya şikâyet ediyorsunuz’ diyorlardı. Kafalarındaki imaj öyle yani bizim insan hakları savunuculuğumuz onların gözünde ülkeyi Batı’ya şikâyet etme. ’Ama Batı’nın ikiyüzlülüğünü seslendirmiyorsunuz’ diyorlardı. Biz onlara diyorduk ki, biz Batı’nın ikiyüzlülüğünü çok iyi biliyoruz ve seslendiriyoruz merak etmeyin. Siz kendi ikiyüzlülüğünüzle yüzleşin. Bu ülkede hak ihlallerine karşı çıkın bir şeyler söyleyin diyorduk. Cevap veremiyorlardı. Şimdi bir kez daha bunu kanıtlamış olmak da ayrıca beni rahatlatıyor. Batı’nın ikiyüzlülüğünün ne olduğunu bu ülkenin solcuları yıllardır, solcu oldukları günden beri bilirler. Bizim buradan ders almaya ihtiyacımız yok. Ama keşke aynı dürüstlüğü İslamcı aydınlar, kendine demokrat diyen İslamcı aydınlar da sergilese ve sadece Müslüman dünyadaki hak ihlallerine değil kendi ülkelerindeki hem Kürtlerin hem Türklerin yaşadıkları hak ihlallerine ses çıkarabilselerdi.

- Bıraktığınız yerden şunu sorayım. Uluslararası bir film festivaline, Berlin’e bu gidişinizdeki konuşmanızda özellikle Batı’da çok fazla seslendirilmeyen bir konuda bir sanatçı olarak konuştunuz. Bir evvelki filminizin galasında Cannes film festivalinde de Türkiye'yi daha çok ilgilendiren, Gezi davasıyla özgürlüğünü kaybeden Çiğdem Mater’i anarak, hapisteki durumunu eleştirerek gündeme gelmiştiniz konuşmanızla. Mayıs 2022’ydi siz o konuşmayı yaptığınızda. Şimdi Şubat 2026’dayız. Dolayısıyla o günden bugüne Çiğdem Mater’i de sormak istiyorum. Meslektaşınızla nasıl bir haberleşme, diyalog içindesiniz?

Görüşmecileri aracılığıyla haberleşiyoruz tabii. Annesi Nadire Mater aracılığıyla da arada mesajlaşıyoruz. Yani gerçekten hapishanedekileri düşündükçe kahroluyorum. Hatta Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hale geldiğimizi konuştuk. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hale geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hale geldik. Ve durum giderek de maalesef kötüleşiyor. Biz elimizden geleni yapacağız tabii ki. Buradayız ve burada kaldığımız sürece de elimizden geleni yapıp direnmeye devam edeceğiz. Bu dönemde morale ve dayanışmaya ihtiyacımız var ve ben de çok duygulanıyorum insanların bu şekilde sergilediğimiz dayanışmadan kendilerine moral bulduklarını gördükçe.

- Dayanışmanın kitleselleşmesi de önemli tabii. Şu bu çok yaygın değil. Dönemsel olarak birtakım zorlukları görmeyi reddetme ya da “kendini birey olarak koruma” güdüsü mü yoksa çok fazla olaya karşı tepki verememe hali mi? Bu bir vicdani vazgeçiş mi yoksa hızlanan dünya düzenindeki bir durumla hakikaten unutma hali mi?

Galiba ikisi de. Yani ikincisi birinciyi kolaylaştırıyor. Çünkü gerçekten yaşadıklarımızla baş etmek çok zor. Ben özellikle 2016’dan beri Türkiye'de politik olarak yaşadığımız baskıyı düşündükçe şunu hatırlıyorum. Yani ‘artık ülke yaşanmaz oldu’yu yüz, iki yüz kere söylemiş olabilirim. Ama buna rağmen yaşamaya devam ediyoruz. Travmatik anları bir şekilde ancak unutarak yaşamaya devam ediyor belki de kitleler. Sağlıklı unutmanın yanında her zaman bir sağlıklı hatırlamayı da galiba eklememiz gerekiyor onun yanına yeri geldiğinde.

- Siz dünyaya da Türkiye’ye de baktığınız zaman nasıl bir umut görüyorsunuz?

Yeterince ders alabilsek, yeterince hatırlayabilseydik daha 20. yüzyılın ortalarında yaşanmış büyük vahşeti hatırlatabilsek ve yeni kuşaklara anlatabilseydik şu an içinde bulunduğumuz gidişata belki dur diyebilirdik. Ama maalesef hem biz unutuyoruz hem kendi deneyimlerimizi yeni kuşaklara galiba aktarmakta çok zorlanıyoruz. Şu karamsar bir sonuç olur tabii. Her kuşak yeniden felaketleri yaşayarak mı öğrenecek? Yani umarım böyle olmaz. Umarım felaketleri yaşamadan bu durumdan döneriz. Biz tecrübelerimizi yeni kuşaklara aktarabiliriz. Türkiye’ye dair umut etmemi sağlayan en önemli şey genç kuşağın duruşu. Bu iktidar artık muhafazakar gençler arasında da sempati ve onay üretmekte zorlanıyor.

- Bir de tabii Epstein skandalına baktığımız zaman dünyanın politik, ekonomik güçlülerinin bir kötülük etrafında nasıl bir araya gelebileceğini de bir taraftan görüyoruz. Siz kötülük üzerine de düşünen, çalışan bir yönetmensiniz. Bu kötülüklerin de esasında yine toplum tarafından açığa daha çok çıkartılması talebi, takibi bir şekilde mücadele edilecek bir dönem de olabilir.

 Tabii ki. Hele ki kötülüğün en önemli kaynaklarından bir tanesi dokunulmazlık hissi ve duygusu. Her alanda öyle. Savaşlarda da öyle. Yani yaptığınız eylemlerin karşılığında hesabını vermeyeceğinizi bilmek ve düşünmek maalesef katliamların en önemli harekete geçiricisi her yerde. Buna benzer bir şekilde Epstein hikayesinde de yaptığınız bütün suistimallerin hesabının sorulmayacağını, arkanızın çok güçlü olduğunu düşünmenin insanlara böyle korkunç şeyler yaptırdığını görüyoruz. Dolayısıyla yine çare haklar ve demokraside. Haklarımız bizim ne kadar gelişirse, demokrasi kültürü ne kadar gelişirse dokunulmazlık kültürü de o kadar zayıflar. Ve bu insanlardan, başta güçlüler olmak üzere hesap sorarız.

İlgili İçerikler