Pakistan’ın gölgesinde kalan Türk-Hint ilişkileri

Pakistan’ın gölgesinde kalan Türk-Hint ilişkileri

1990’lardan sonra dünyadaki değişikliklerle birlikte bütün dengeler alt üst olmuştur. Türkiye, Orta Asya’daki soydaşlarımızla ilişkilerini geliştirirken buna en çok ilgi duyan ülkelerden biri Hindistan’dır.  Kendi çıkarlarımızı da düşünerek Hindistan-Pakistan ilişkilerine daha ılımlı ve dengeli bir şekilde bakamaz mıyız?

Pakistan’ın gölgesinde kalan Türk-Hint ilişkileri

Dışişleri Bakanlığı’ndaki 40 yıllık görevim sırasında hem Pakistan hem de Hindistan’da görev yapmış bir diplomat olarak, son dönemde Türkiye’nin bu ülkelere ilişkin politikası hakkında ileri sürülen görüşlerle ilgili olarak bir değerlendirmede bulunma gereğini hissettiğimi söylemeliyim.

Pakistan’da bulunduğum 1975-1977 yılları arası Zülfikar Ali Bhutto’nun başbakan olduğu dönemdir. Bu döneme kadarki Türk-Pakistan ilişkileri, Alt Kıta’daki Müslümanlarla Osmanlı Devleti’nin özel yakınlığından başlayan ve daha sonra Bağdat Paktı ve CENTO ile perçinlenen bir ittifaktı. Bu zincire daha sonra ekonomik alanda RCD (Bölgesel Kalkınma için İş birliği) Örgütü de ilave olacaktı.

Aynı dönem içinde Hindistan, Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucularından biri olmakla beraber, siyasi ve özellikle ekonomik açıdan Sovyetler Birliği’ne bağlı bir politika sürdürmek durumundaydı. Bir taraftan Pakistan’ın ABD ile ittifak ilişkisi içinde olması, diğer taraftan 1962 ÇİN-Hint savaşı Hindistan’ı böyle bir politika yürütmek zorunda bırakıyordu.

Bu denklem içinde Türkiye açısından Pakistan’ın o dönemdeki önemi aşikardır. Pakistan’la bir ittifak ilişkisi mevcuttur. Ayrıca iki ülkenin silahlı kuvvetlerinin siyasete müdahil olmaları, zaman zaman yönetimi ele geçirmeleri birbirlerini anlayışla karşıladıkları olaylardır.

Bu vesileyle bir anımdan bahsetmek isterim. 1977 yılında İslamabad’da Maslahatgüzar iken, doğrudan Pakistan askeri makamlarından aldığımız bir notada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İç Hizmet Yasası’nın meşhur 35’inci maddesinin İngilizce tercümesini talep etmişti. Hatırladığım kadarıyla gizli bir değerlendirmeyle keyfiyeti Ankara’ya bildirmiş ve Pakistan’da bir darbe olma ihtimalinden bahsetmiştik. Nitekim, aynı yıl içinde Bhutto bir askeri darbeyle iktidardan uzaklaştırıldı ve daha sonra trajik şartlar altında idam edildi.

1990’la geldiğimizde Alt Kıta’daki dengelerin tamamen değiştiğini görüyoruz. Bu değişikliğin temel nedeni Sovyetler Birliği’nin dağılmasıdır. Haziran 1991’de başbakan olan Narasimha Rao, Maliye ve Hazine’nin başına Manmohan Singh’i getirmekle Hindistan tarihinin en önemli dönüm noktasını oluşturmuştur. Yeni Maliye Bakanı vasıflı ve de yetenekli bir uzman olarak büyük bir süratle Hindistan’ı dünyaya açmaya başladı. O zamana kadar tamamen kapalı ve sosyalist bir ekonomiyle yönetilen Hindistan, aynı bizim 24 Ocak kararları gibi süratle çıkan yasalarla piyasa ekonomisine dönüşmeye başladı.

Nitekim rahmetli Turgut Özal’ın Hindistan’a ilgisi bu yıllarda başlamıştır. Türkiye o dönem Hindistan’ın Asya ve hatta dünya açısından önemini kavramış, Cumhurbaşkanı ve Başbakan seviyesinde karşılıklı ziyaretler yapılmış, muhtelif şehirlerde Başkonsolosluklar açılmıştır. Tatil için Türkiye’ye geldiğimde Sayın Özal beni özellikle çağırarak Hindistan’daki gelişmeleri öğrenmek istemiş ve ilave talimatlar vererek ilişkilerin geliştirilmesi konusundaki hassasiyetini vurgulamıştır.

Bugün Hindistan o günlerden çok daha önemli konumdadır. Dünyanın en kalabalık ülkesi olması dışında, Endonezya’dan sonra dünyanın ikinci büyük Müslüman nüfusuna sahiptir. Asya ve Pasifik’te pek çok anlaşmaya imza atmış olan Hindistan, ABD, Avrupa ve Rusya tarafından aranan bir partner konumundadır. Gerek dünyaya sunduğu pazar gerek teknoloji alanındaki başarıları nedeniyle prestiji yüksek bir ülkedir. Biz de dahil, pek çok ülkenin ilgisini çeken BRICS ve Sanghay İşbirliği Örgütü’nün etkili üyelerindendir.

Son zamanlarda basınımızda Türkiye’nin Pakistan ve Hindistan politikalarının mukayesesi yapılmaya çalışılmakta ve bizim Pakistan’la tarihi dostluğumuz dile getirilmektedir. Bu arada şunu belirtmek isterim ki hemen hemen bütün ülkelerin büyükelçilerinde görülen bir sendrom vardır. Görev yaptıkları ülkelerin politikalarını anlamaya ve kendi makamlarına izah etmeye çalışırlar. Bu bir dereceye kadar anlaşılabilir. Zira bulundukları ülkede popüler olmak ve sevilmek isterler. Ama emekli olunca işlerin değişmesi gerekir. Objektif olmak ve ülkenin çıkarlarını düşünmek esas alınmalıdır.

Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, 1990’lardan sonra dünyadaki değişikliklerle birlikte bütün dengeler alt üst olmuştur. Türkiye, Orta Asya’daki soydaşlarımızla ilişkilerini geliştirirken buna en çok ilgi duyan ülkelerden biri Hindistan’dır. Kazakistan ve Kırgızistan ile askeri eğitim ve tatbikatlar yapan Hindistan, diğer Orta Asya ülkeleriyle özellikle dijital teknoloji üzerinde çalışmalar yürütüyor.

Yukarıda belirttiğim şartlar altında, kendi çıkarlarımızı da düşünerek Hindistan-Pakistan ilişkilerine daha ılımlı ve dengeli bir şekilde bakamaz mıyız? Yaraya tuz basmaya gerek var mı?

 

İlgili İçerikler